Dominic Pettman, ‘Libido Zirvesi’nde hazzın ve arzunun azalışıyla tüketimin hızlanışı ve çevre tahribatı arasında güçlü bir bağ kuruyor. Temasa ve ilişkiye değil de tüketime yönlendirilen libidonun izinde…
Bosna Savaşı sırasında 8 binden fazla Boşnak sivilin Sırp askerler tarafından katledildiği Srebrenica Katliamı üzerinden tam 29 yıl geçti. 11 Temmuz 1995’te başlayan ve 8 bin 372 Boşnak sivilin Ratko Mladic emrindeki Sırp askerler tarafından hunharca öldürüldüğü bu katliam, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak nitelendiriliyor. Dağılan kardeşliğin 33’üncü yılında,…
“1945 sonrası inşa edilen ve 2000’lerin ortalarına dek bir şekilde işleyen liberal siyasetin iflasın eşiğine gelmesi, solun büyük oranda liberalleşmesi ve ortaya çıkan boşluğun otoriter sağ tarafından doldurulması, bugün Avrupa’da yaşananların en önemli nedenlerinden. Diğer bir ifadeyle yüz yıl sonra “Avrupa’da sağ radikalizm” endişesi yeniden dillendirilmeye başlıyor.”
Bundan tam 32 yıl önce Saraybosna’nın hafızası Ulusal Kütüphane, Bosnalı Sırplar tarafından yok edildi. 25 Ağustos 1992’yi 26 Ağustos’a bağlayan gece yaşanan olayda, Radovan Karadzic ve General Ratko Mladiç komutasındaki Bosnalı Sırplar, hiçbir askeri önemi olmayan Ulusal Kütüphane neden hedef almıştı? Bu eylem bir ülkenin kitaplarının onun külturel kimliği açısından ne derece önemli olduğunu gösterdi.…
Amerigo Vespucci’nin ismiyle anılan kıtaya dair tarihsel yanılgının peşine düşen Stefan Zweig, “Amerigo”da önemli bir tartışmanın, tesadüflerle ve komediyle örülü hikâyesini anlatıyor.
Mayıs 1990’da Yugoslavya liginde oynanan bir maç ülkenin yıkılışında nasıl bir rol oynadı? Dağılan kardeşliğin 33’üncü yılında “savaş başlatan maç”tan aklımızda kalanlar.
Maalouf, kaleme aldığı “Labirent-Batı ve Hasımları”nda, Batı’nın düşman belledikleriyle beraber çıkmaz sokaklara hapsolduğunu hatırlatırken hem meydan okumaların tarihini hem de uyumsuzluğa kapılmamak gerektiğini anlatıyor.
“Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi ellerimle tutarak değil alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur,” Tito, 1978 yılında bunu söylemişti. Aradan geçen yılların ardından omuz omuza Faşizme karşı mücadele veren insanların arasına etnik kimlikler, dini mezhepler…
Maja Lunde, arıların davranışlarını anlamaya uğraşanlardan arı ölümlerinin nedenlerini araştıranlara ve onların yok oluşundan sonra yeni bir tarım biçimi geliştirenlerden, yeni bir üretim ve beslenme şekli kurmaya çalışanlara dek uzanan bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza.
İran İslam devriminin anatomisine odaklandığımız bu serimizde, 1951 yılında göreve gelen, toplumcu reformlarıyla ön plana çıkan ve Anglo-İran Petrol şirketini millileştiren Muhammed Musaddık’ın batılı devletlerin hazırladığı bir darbeyle devrilmesini ve ardından yaşanan siyasal kırılmaları hatırlatmak istedik.
Can Cemgil ve Ömer Turan, ‘Kapitalizm ve Demokrasi’de demokrasiyi ve kapitalizmi birbirine yakın, hatta aynı kökten çıkma gibi gösterenlerin tezlerini çürütüyor. Başka bir deyişle kapitalizmin demokrasiyi nasıl aşındırdığını ortaya koyan düşünürlerin fikirlerini hatırlatıyorlar…
Kevin J. Wetmore Jr., “İnsan Yiyen Canavarlar Hakkında Mitler ve Hikâyeler” alt başlığıyla yayımlanan “Ölü Yiyiciler”de, Antik Yunan’dan İran’a, yeryüzündeki çeşitli katliamlardan tarihteki kimi yamyamlıklara, mitolojiye ve popüler kültüre, sanattan Tibet’teki geleneklere dek pek çok örneğe uzanıp bahsi geçen korkuya ve tedirginliğe dair çözümlemeler yaparak yeme cesaretini ve yenme dehşetini gözler önüne seriyor.
Türkiye siyasal ve ekonomik anlamda ABD’nin istediği rotaya, 1980 darbesinin ardından sokuldu. Fakat bu rota aslen 5 Ocak 1979 günü Guadeloupe Adası’nda toplanan “Guadeloupe Zirvesi”yle belirginleşti. Peki ama bu zirvede neler oldu? Türkiye’nin kaderini değiştiren zirvenin arka plânı…
Karşı-sanat tarihçisi olarak Georges Didi-Huberman, “Ateşböceklerinin Var Kalma” Mücadelesi’nde neoliberal zamanların kendine özgü bir faşizm türettiği fikrinden hareketle, Pier Paolo Pasolini’nin bu konuda kimilerince karamsar bulunan ve “artık ateşböcekleri zamanın ruhuna yenilmiştir” ifadesiyle şekillenen görüşlerini de es geçmeden, politik ve sanatsal bir mücadele kültürünün kaybolup kaybolmadığını tartışmaya açıyor.
2008 kriziyle birlikte, finans sektörünün yüzde 80’inden fazlasını oluşturan Glitnir, Kaupthing ve Landsbanki isimli bankalar batınca Kıta Avrupası, İzlanda’yı “satılık ülke” olarak gördü. Yabancı yatırımcıların fink attığı, “güler yüzlü tefecilerin çöplüğü hâline gelen” ve batmaktan kurtulan İzlanda nasıl örnek bir ülke haline geldi?
Rebecca Solnit, kadınların sessizleştirilmesine, şiddete uğramasına ve erkek egemen bir dünyada yaşamaya zorlanmasına karşı çıktığı metni Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’da da, hem kadınlara dair hikâyeler anlatıyor hem de mevcut sistem yerine, eşitlik ve özgürlük hayalini dillendiriyor. Başka bir deyişle eril ezberi bozma yolunda sağlam adımlar atmak için öneriler getiriyor.
John Fowles, Ayrıntı Yayınları tarafından, Süha Sertabiboğlu çevirisi ile basılan “Günce 1949-1965” kitabında, Oxford’daki öğrencilik yıllarından itibaren tutmaya başladığı günlüklerinde, gözlemciliği kadar dünyayla tatlı-sert hesaplaşmalarını koyuyor ortaya. Konuşacak pek kimse bulamadığı o günlerde kaleme kâğıda sarılıyor, dünyayı ve doğayı izliyor. Boş laflardan sıkılıyor ve kendini bulmaya uğraşıyor, kendisinden sıtkı sıyrıldığında şiire yöneliyor.
Türkiye, 2021 sonbaharından itibaren uygulanan ekonomi politikalar nedeniyle sıklıkla Latin Amerika’nın en istikrarsız ülkesi Arjantin ile kıyaslanıyor. Arjantin’de enflasyon 2003 yılında yüzde 3,7 iken 2022’de yüzde 95’e tırmandı, 1 dolar geçtiğimiz yıl 130 pesoya ulaştı. Dünyanı sarsan ekonomik krizler dosyamızda bu hafta Arjantin’i derinden etkileyen ekonomik krize odaklanıyoruz.
İnsanlar arasında olup biteni anlar, karşılaşmaları kaleme alır, kalıpları ve alışkanlıkları eğip bükerken münzeviliğini koruyan; Emil Michel Cioran’ın ifadesiyle “yeraltında kalma inatçılığından taviz vermeyen” Samuel Beckett, dünyayı bir yazboz kâğıdı olarak görmüştü. Anlaşılması güç fakat içine girmeyi başardığınızda pek çok kapı açan; “absürdü, umutsuzluğu, boş gökyüzünü, iletilemeyeni ve ezeli yalnızlığı anlattığı” şiirsel bir üslup geliştirmişti.
Aşkın varlığıyla dolup taşan, hemcinslerinin bedenine ve güzelliğine duyduğu aşkla özgürleşen Annemarie Schwarzenbach, gittiği ülkelerde kalemini ve fotoğraf makinesini elinden düşürmeden kimilerince “hasta” diye nitelenen queerlerin uğradığı ayrımcılığı ve yaşadığı güçlükleri kayda geçiriyor. Mutlu Vadi, ünlü İsviçreli yazarın kendisi gibi yalnızlığı tadışıyanları ve onunla aynı duyguları paylaşanları anlattığı bir novella.
