Aşkın ve sevginin hayatî düğümlerini çözerken insan ruhunun en derin dehlizlerine inen Stephen Grosz; ‘Sevgi Emeği’nde içsel savaşlarımıza, gölgede kalmış korkularımıza ve sessiz yaslarımıza ayna tutuyor.
Frédéric Gros “İlk Hikâye” başlıklı romanında, Azize Tekla’nın tarihteki yeri ve önemini anlatırken Konya’da başlayıp Antakya’ya ve Silifke’ye uzanan bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
Günümüzdeki problemleri, hem filozoflara hem de zamanın ruhuna bakarak çözümlemeye uğraşan Todd May, ‘Varolma(ma)nın Felsefesi’nde “Nasıl bir insanlık?” ve “Nasıl bir dünya?” soruları etrafında, insanın hem türdeşleriyle hem de yeryüzüyle kurduğu ilişkiye yoğunlaşıyor.
Propaganda, yalnızca tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir kavram değil; her gün tükettiğimiz haberlerin, izlediğimiz görüntülerin ve hatta benimsediğimizi sandığımız fikirlerin içine sinmiş, görünmez bir el. Alexandra Bleyer ‘Propaganda’ adını verdiği kitabında, bu elin izini sürerken bilginin iktidarla kurduğu o kadim ittifakı, geçmişten günümüze nasıl taşındığını masaya yatırıyor.
Federico Campagna, ‘Akdeniz’in Hayal Gücü’nde mitlerle, felsefeyle ve tarihle oluşan kültürel havayı anlatırken edebî ve şiirsel bir yolda ilerleyip coğrafya insanının kriz zamanlarında âdeta bir sığınak hâline getirdiği hayali ve düşünceyi çözümlüyor.
Ludwig Wittgenstein’ın ‘Cambridge Dersleri’nde felsefi tartışmalarından oluşan seminerlerin birer kaydına rastlıyoruz.
Marina van Zuylen, “Bolca Dikkat Dağınıklığı”nda modern dünyada kusur sayılanları (tembellik, yavaşlık ve hayal kurma) felsefî düşünme için hareket noktasına dönüştürmekten bahsederken filozoflara ve sanatçılara başvuruyor.
Genevieve Lloyd, Spinoza’yı Antroposen’de Okumak başlıklı incelemesinde, gezegeni ekolojik krize sürükleyen tahakküm arzusuna karşı tabiatın “efendisi” değil ancak organik bir parçası olduğumuzu hatırlatan Spinozacı ahlak anlayışı ile insanın doğadan kopuşu arasında derin bir bağ kuruyor.
“Üniversiteler Nasıl Ölür?” alt başlığıyla yayımlanan Karanlık Akademi’de Peter Fleming, neoliberal politikalarıyla yüksek öğrenim kurumlarının piyasaya kurban edilişini ve özel üniversitelerin tam manasıyla ticarethâne hâline getirilişini mercek altına alıyor.
Renata Salecl, “Yerinde Saymak”ta neoliberal öznenin açmazına, sıkışmışlığına ve derdine yoğunlaşırken meseleye sadece ekonomik değil, psikolojik ve politik açıdan yaklaşıyor.
Wittgenstein, filozofların birbiriyle selamlaşması için bir öneri getirmişti: “Kendine zamanın ola!” Felsefecinin hâlinden felsefeci anlar misali, Wittgenstein’ın tavsiyesinden esinlenip “Can Alkor’u okuyacak zamanınız ola!” diyerek doksanıncı doğumgününde selamlıyorum Can ağabeyimizi.
Modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, “Yaşlanma Üzerine”de insanın en önemli problemlerinin başında, zamanın ve onun geçişinin bulunduğunu masaya yatırıyor. Diğer bir ifadeyle var oluşun, zamanın akışıyla karşı karşıya gelmesi demek bu…
Claudio Magris, Sonsuz Yolculuk’ta tarihsel ve coğrafi bir seyahate çıkıyor. Avrupa’nın doğusu başta olmak üzere gittiği her yerde gördüklerini ve karşılaştıklarını yorumlayarak birer deneme hâline getirirken sınırların, tarihin ve kimliklerin harmanlanışı gibi edebî türleri birbirine dönüştürüp metinler bütünü oluşturuyor.
Élisabeth Roudinesco, “İçimizdeki Karanlık Yan”da zamana, kültürlere ve toplumlara göre farklılıklar gösteren sapkınlıkların tarihini ve “sapkınlara” karşı durarak toplumsal yaşamın nasıl inşa edildiğini anlatmaya koyuluyor.
‘Zafer’ ve ‘bunalım’ ile yaratılan bölünmenin kaynağına indikçe çeşitli yanılgıların ve manipülasyonların karşımıza çıktığını anımsatan yazara göre kişi (ve toplum), ‘kendi iyiliğine inancını yıkıcı biçimde yitirince’ uzaklaşmaya ve yaşamından çıkarmaya çalıştığı depresyona daha fazla tutuluyor.
İsmail Gezgin, Kharon’un Kayığı’nda “ölümden sonraki yaşam” düşünün ve söyleminin politikleştirilme aşamalarını anlatıyor.
Sean McMeekin, ‘Dünyayı Alaşağı Etmek’te de komünizmin geçirdiği evrimi, daha doğrusu farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını, komünist yönetimlerin gerçekleştirdiği ve uzağına düştüğü vaatleri ortaya koyuyor.
1991’den itibaren ölüm korkusuyla ve cinayet işlemenin sıradan hâle gelişiyle bambaşka bir yere dönüşen Yugoslavya ve özellikle Bosna’daki çocukluğuna ve sonrasında ülkeden ayrılışına dair otobiyografik romanı “Saraybosna Radyosu”nu kaleme alan Tijan Sila, kendisi gibi pek çok insanın hatırlamanın ağırlığından mustarip olduğunu gösteriyor.
Ekolojik felaketler bir günde ortaya çıkmadığı gibi onların habercileri ve tehlikeyi duyuran uyarılar da son raddede belirmiyor. Doğa okur-yazarlığının yanı sıra tabiata uygun yaşama şiarı romantikleştirilip neoliberal pazara düşürülerek egemen iktisadi dile ve eylemlere kurban edilince hem ekolojik krizleri hem de bunlara dair uyarıları görüp işitmekten hızla uzaklaşıyor felaketlerin öznesi insan. Daha çok tüketerek, pansuman…
İran’da yükselen dalgalar, geçmişin yankılarıyla bugünün gerilimini aynı anda taşıyan bir hikâye anlatıyor. Devrimin bıraktığı izler, zamanla değişen aktörler ve dönüşen itiraz biçimleri arasında, dünle yarın arasındaki ince hat giderek daha görünür hâle geliyor. İran’da olup bitene uzaktan bakarken, gelişmelerin ardındaki tarihsel gerçekliğe bir göz atalım.
