Tekno-Faşizm tüm dünyayı yok etmeye geliyor!

Share This Article
Kyle Chayka | Çeviren: Hediye Yaman
Ocak ayında, Silikon Vadisi’nin en üst düzey yöneticileri—Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Elon Musk ve Google’ın CEO’su Sundar Pichai—Başkan Trump’ın göreve başlama töreninde bir araya geldiğinde, birçok gözlemci bunu yalnızca kurumsal çıkarların bir araya gelmesi olarak değerlendirdi.
Ultra zengin CEO’lar, muhtemelen deregülasyon, vergi indirimleri ve “woke” karşıtı kültürel değişimlerin yaşanacağı bir dönemi desteklemek için oradaydı. Ancak tarihçi Janis Mimura, bundan daha tehditkâr bir şey gördü: sanayi ve devlet gücünün birleşerek liberal normları hiçe sayan agresif bir sanayi politikası oluşturduğu yeni ve proaktif bir birliktelik. İkinci Trump yönetimiyle birlikte, Silikon Vadisi’nin önde gelen isimleri, Mimura’nın çalışmalarının merkezinde yer alan tarihi bir figürü anımsatacak şekilde siyasete giderek daha fazla nüfuz ediyordu: Japonya’yı İkinci Dünya Savaşı’na sürükleyen seçkin bürokratlar.
“Bunlar, teknolojik bir bakış açısına ve mühendislik geçmişine sahip uzmanlar; şimdi ise hükümet içinde özel bir role sahipler,” dedi Mimura. Böyle bir rejimde teknolojinin “her şeyin itici gücü” olarak kabul edildiğini söyleyen tarihçi, şöyle devam etti:
Hükümetin ve toplumun tüm yönleri adeta teknikleştiriliyor.
Tekno-faşizm test edilen bir politik program
1930’larda Japonya, Çin’in kuzeydoğusundaki Mançurya’yı işgal etti ve bölgeyi tekno-faşizmin bir deneme sahasına dönüştürdü. Japonya Ticaret Bakanlığı bürokratlarından Nobusuke Kishi, 1936’da Mançurya’daki sanayi programının başına getirildi ve “zaibatsu” olarak bilinen Japon holdinglerinin yeni nesliyle iş birliği yaparak, yerel halkın sömürülmesine dayanan zorunlu bir sanayileşme politikası uyguladı. 1939’da Japonya’daki ulusal siyasete geri döndüğünde, Mançurya’da görev yapmış diğer Japon teknokratlarla birlikte benzer şekilde devlet güdümlü sanayileşme politikalarını hayata geçirdi. Bu süreç, özel sektörün çıkarları ve işçi hakları pahasına yürütüldü.
Bu faşist rejim, Mussolini’nin ya da Hitler’in tek bir karizmatik liderin elinde yoğunlaşan yönetim modeline doğrudan benzemiyordu. Ancak Kishi, 1920’lerde Almanya’ya gitmiş ve Nazi hareketinin yükselişine tanık olmuştu. Mançurya’daki sanayileşme projeleri için Alman sanayi politikalarından ilham aldı. Mimura’ya göre Japonya, faşizme bir anda geçmek yerine “yavaş yavaş kaydı.” Bürokratlar, yetkilerini perde arkasında genişleterek, Japon imparatorunun himayesinde faaliyet gösteren bağımsız ve hesap vermeyen devlet organları ve ajanslar oluşturdu. Bugün Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) hareketi, Trumpçı sistemde bunun bir karşılığı olarak görülebilir.
20. yüzyıl Amerikan şirketlerinin devlet ve sanayi gücünün birleşmesiyle olan ilişkisi çerçevesinde, iş insanı Henry Ford, devletin kitlesel üretim ve tüketimi garanti altına almak için ekonomiye müdahale ettiği bir sanayi organizasyonu sistemi olan “Fordizm”i ortaya çıkarttı.
1930’larda IBM, Alman yan kuruluşu aracılığıyla Nazi hükümetiyle iş yaptı ve 1933 nüfus sayımı gibi projelerde teknolojisini sağladı. Bu nüfus sayımı, ülkedeki Yahudilerin tespit edilmesine yardımcı oldu. The Guardian’da Becca Lewis tarafından yayımlanan yakın tarihli bir makaleye göre, Silikon Vadisi onlarca yıldır sağ eğilimli bir yapı sergiliyor ve başarıya ilişkin ataerkil ve hiyerarşik tutumları benimsiyor.
Gazeteci Michael S. Malone, 1990’ların sonlarında teknoloji endüstrisindeki “IQ ayrımcılığı” ve dijital devrimi ilerletirken “zayıf ve yaralıları yolda bırakmaya” istekli insanların varlığı konusunda uyarılarda bulunarak yükselen “tekno-faşizm” hakkında ilk işaretleri vermişti. Ancak bugün, internet girişimcileri ile günlük devlet yönetimi arasında yeni bir birliktelik ortaya çıkmış durumda.
Amerikan tekno-faşizmi artık Silikon Vadisi’nin zaman zaman deneyimlediği felsefi bir soyutlama değil; anayasal sınırları şu anda test edilen bir politik program haline geldi. Musk’a bağlı, deneyimsiz mühendislerden oluşan DOGE ekibi, federal hükümetin içinde dizginlenemez bir şekilde ilerliyor.
Silikon Vadisi, devletin yerini almaya hazırlanıyor
Musk, federal çalışanların sayısını büyük ölçüde azalttı, kendi otoritesine meydan okuyan devlet kurumlarını kapattı ve yapay zekayı kesintileri belirlemek için kullandı. Kendi yapay zeka şirketine ait olan GROK gibi sohbet robotlarıyla yönetilen bir devlet vaat etti. DOGE, Amerikalıların özel verilerine erişim sağladı ve tüm federal hükümete aynı anda e-posta gönderebilecek araçlar geliştirdi.
Musk, bu dijital megafonu kısa süre önce çalışanlardan haftalık başarılarını listelemelerini istemek için kullandı. Mimura’ya göre, “Teknik kavramları ve rasyonaliteyi insanlara ve topluma uygulamaya çalıştığınızda, neredeyse totaliter bir yapıya giriyorsunuz.”
Tekno-faşist fırsatçılık yalnızca Musk ile sınırlı değil; diğer teknoloji girişimcileri ve yatırımcıları da Trumpizm ile Silikon Vadisi kapitalizmi arasındaki ittifaktan faydalanmak için sabırsızlanıyor. Ulusal çapta altyapı projeleri hayata geçiriyorlar. OpenAI’ın CEO’su Sam Altman, Trump yönetimiyle 500 milyar dolarlık bir veri merkezi projesi olan “Stargate” dahil olmak üzere kendi anlaşmalarını yaptı.
Apple ise önümüzdeki dört yıl içinde ABD’de 500 milyar dolarlık bir yatırım kampanyası duyurdu ve Teksas’ta yapay zeka sunucuları inşa etmeyi planladığını açıkladı. Bu projelerin detayları henüz netleşmese de büyük ölçekli iş birliği ruhunu yansıtıyor. Trump, Truth Social hesabında Apple’ın planlarını “YAPTIĞIMIZ ŞEYE DUYULAN GÜVENİN KANITI” ifadesini kullanarak övgüyle karşıladı.
Washington Üniversitesi’nde Silikon Vadisi üzerine çalışan coğrafyacı Erin McElroy, Batılı teknoloji şirketlerinin dış kaynak sağladığı San Francisco veya Romanya’daki Cluj-Napoca gibi yerlerin Silikon Vadisi ideolojisine göre yeniden şekillendirilmesini ifade eden “Silikonlaşma” terimini kullanıyor.
McElroy’a göre, Washington’daki mevcut “Silikonlaşma” sürecinin ilk işaretleri kısmen Barack Obama yönetimine kadar uzanıyor. Obama, Facebook gibi sosyal medya platformlarını hükümet iletişiminin bir aracı olarak benimsemişti. O dönemde dijital platformlar, demokratik yönetimi destekleyen birer toplumsal megafon gibi görünüyordu.
Ancak on yıl içinde teknoloji, hükümetin kurumsal otoritesinin yerini almaya başlamış gibi görünüyor. McElroy, “Devlet bir kriz içinde” diyerek Silikon Vadisi’nin “devlet gücünü aşındırarak hızla kendisini onun yerine koymaya çalışacak” ifadesini kullanıyor.
‘Onları durdurmazsak tüm dünyayı yok edecekler’
Silikon Vadisi, kurucularının ve mühendislerinin dünyayı herkesten daha iyi anladığı fikrine dayanır: Bilgi yayma konusunda, bir ofis tasarlamada, uydular geliştirmede ve uzay yolculuğunu ilerletmede daha başarılı olabileceklerine inanırlar. Aynı mantıkla, siyasetçilerden ve devlet memurlarından daha iyi yönetim yapabileceklerini de varsayarlar.
Silikon Vadisi‘nde moda haline gelen “seasteading” (deniz üzerinde bağımsız yaşam alanları oluşturma) ve “ağ devletleri” gibi kavramlar, teknoloji prensipleriyle işleyen bağımsız, kendi kendine yeten toplumlar öngörür. Ancak bu tür girişimler ya başarısız olmuş ya da yalnızca bir marka yaratma çabası olarak kalmıştır. Örneğin, Akdeniz’de kurulması planlanan teknoloji odaklı yeni bir şehir projesi olan girişim şirketi Praxis gibi.
Ancak yeni Trump yönetimiyle birlikte ABD hükümeti bir tür deneme tahtasına dönüşmüş durumda. McElroy’un ifadesiyle:
Artık devletin başında Musk olduğuna göre, bu küçük denizaşırı baloncuklara eskisi kadar ihtiyaç duymayabilirler.
Bu tür teknoloji odaklı toplum vizyonları, ilk Trump yönetimini şekillendiren “Amerika’yı Yeniden Yücelt” (MAGA) popülizminden ayrılıyor. MAGA yanlısı radikallerden biri olan Steve Bannon, teknolojik ilerlemeye şüpheyle yaklaşıyor. Gazeteci James Pogue’un açıkladığı gibi, bu kesimin amacı, “küreselci teknokrasi” olarak gördükleri şeyin onlarca yıl boyunca yok ettiği Amerikan kültürünü geri kazanmaktır.
Bannon, Silikon Vadisi ideolojisini “tekno-feodalizm” olarak nitelendirmiş ve Musk’a karşı savaş açmıştır. Ona göre bu ideoloji insanlığa karşıdır ve Amerikan vatandaşlarını, özgürlüğü teknoloji şirketleri tarafından sınırlandırılan “dijital serflere” dönüştürmektedir.
Ocak ayında The New York Times köşe yazarı Ross Douthat ile yaptığı bir röportajda Bannon, “Durdurulmaları gerekiyor. Eğer şimdi durdurmazsak, sadece bu ülkeyi değil, tüm dünyayı yok edecekler,” dedi. MAGA sağ kanadı, geçmişi (veya geçmiş olduğuna inandıkları dönemi) yeniden inşa etmeye çalışırken, teknoloji yanlısı sağ kanat, Mark Zuckerberg’in sözleriyle, “bir şeyleri yıkmak” istiyor.
The Times’ın röportajında Bannon, Musk’ı “en önde gelen hızlandırıcılardan biri” olarak nitelendirerek, kaosu kaçınılmaz gören bir diğer teknoloji merkezli siyasi ideoloji olan “Hızlandırmacılığa” (accelerationism) gönderme yaptı.
‘Musk, sistemini dayatabilmek için devlet yapısını yıkmak zorunda’
Hızlandırmacılık, son on yılda Britanyalı filozof Nick Land tarafından popüler hâle getirildi. Land, eski bir programcı ve blog yazarı olan Curtis Yarvin gibi figürlerin yer aldığı “neo-tepkisel” (neo-reactionary) veya “Karanlık Aydınlanma” (Dark Enlightenment) hareketinin bir parçasıdır. Yarvin’in Amerikan monarşisi kurma önerileri, Trump’ın ikinci döneminde yeniden ilgi görmeye başladı. Chapman Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan ve hızlandırmacılık üzerine çalışan Andrea Molle, bu ideolojinin temel anlayışını şöyle özetliyor:
Bu çöküş kaçınılmaz—o hâlde bandajı hızla çekip koparalım.
“Hızlandırmacılık”, Karl Marx’ın kapitalizmin çelişkileri yeterince belirginleştiğinde proleter devrimin tetikleneceği ve daha eşitlikçi bir toplumun doğacağı fikrinden türemiştir. Ancak Molle, Elon Musk’ın savunduğu “teknolojik hızlandırmacılığın” (techno-accelerationism) farklı bir amaca sahip olduğunu belirtiyor.
Bu anlayış, mevcut düzeni yıkarak mühendislerin en üstte yer aldığı, tamamen teknolojik ve hiyerarşik bir sistem inşa etmeyi hedefliyor. Molle’ye göre, “Musk, önceden var olan tüm devlet yapısını yıkmak zorunda, böylece kendi sistemini dayatabilir.” Böyle bir yönetimin işleyişi, Tesla araçlarını çalıştıran kablosuz güncelleme sistemi gibi olabilir:
Belirli bir hareket alanınız var, ama nihayetinde kontrol hâlâ onların elinde. Gidişat, verimliliği en üst düzeye çıkarmak için istenen yöne gitmezse müdahale edebilirler.
Tekno-faşizmin, soğukkanlı bir şekilde verimliliği en üst düzeye çıkarma çabası, siyasi yelpazenin her iki tarafı için de sonunda bir tür yabancılaşma durumu yaratabilir. Eğer Japonya bir örnek teşkil ederse, teknokratlar ile sağcı politikacılar arasındaki iş birliğinin sonsuza kadar sürmeyeceği söylenebilir.
‘Yeni Düzen’ hareketi
1940 yılında Japonya Başbakanı, hükümet yapısını kökten değiştirmeyi amaçlayan Yeni Düzen (New Order) hareketini ilan etti. Tarihçi Mimura, bu dönemin günümüzle benzerliğine dikkat çekerek, “Şimdiye biraz benziyor: Her şeyin bir anda düzeltilmesi gerekiyor. Bu tarihsel karşılaştırmayı yapmak biraz ürkütücü; bu, Amerika’daki Yeni Düzen olabilir,” diyor. Ancak Japonya’da teknokratların gücü zamanla azalmaya başladı.
Savaşta işler kötü gitmeye başlayınca, ordu, teknokratların mantıklı bulduğu noktadan daha ileriye gitmek için baskı yaptı. Mançurya’daki teknokratik sistemin mimarı olan Kishi, 1944’te hükümetten ayrıldı. Yine de teknokratlar, teknofaşist programlarından ötürü hesap verecek bir siyasi partiye veya kitle desteğine sahip olmadıkları için, ironik bir şekilde, siyasete geri dönmeyi başardılar.
ABD, Japonya’yı yeniden inşa etmek istediğinde—bunu bölgedeki Sovyet etkisine karşı bir denge unsuru olarak yaptı—Kishi ve ekibi, ülkenin sanayileşmesini tekrar başlatan kişiler oldu. Mimura’ya göre, seçimle iş başına gelmemiş teknokratlar oldukları için, “ellerinde kan olmadan” yeniden siyasete dönebildiler. 1955’te Kishi, yeni bir siyasi parti kurulmasına öncülük etti ve birkaç yıl sonra Japonya Başbakanı oldu.
Bu yazı, The New Yorker’da yayımlanan Techno-Fascism Comes to America başlıklı yazıdan çevrilmiştir.
