Share This Article
Pablo Castano | Çeviren: Taylan Alpagut
Madrid hükümeti, Pentagon’un İspanya topraklarındaki Rota ve Morón askeri üslerini operasyon kapsamında kullanmasına izin vermedi. İspanyol hükümeti, söz konusu “tek taraflı eylemin” uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunurken, aynı zamanda İran’daki baskıcı rejimi de açık bir dille kınadığını vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın bu karara yanıtı ise gecikmedi. Sert bir tepki gösteren Trump, İspanya ile diplomatik ilişkileri kesmek ve ticari ambargo uygulamakla tehdit etti. Ancak hem İspanya hükümeti hem de Avrupa Birliği (AB) yetkilileri, İspanya’nın AB ortak ticaret bloğunun bir parçası olması nedeniyle, ABD’nin bu ülkeye yönelik özel gümrük tarifeleri uygulama yetkisinin bulunmadığını hatırlattı.
Sánchez liderliğindeki Sosyalist Parti (PSOE) ve sol koalisyon ortağı Movimiento Sumar’dan oluşan Madrid hükümetinin ABD-İsrail saldırısına verdiği tepki, diğer Avrupa başkentlerinden ve AB’nin genel yaklaşımından köklü bir biçimde ayrışıyor. Sürecin başından itibaren çelişkili çıkışlarıyla dikkat çeken Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, ilk bombardımanların ardından “uluslararası hukuka saygı” çağrısında bulundu. Ancak von der Leyen, saldırının hukuk dışı niteliği konusunda sessiz kalmayı tercih etti ve İran’ın misilleme hamlesini “kabul edilemez” olarak nitelendirdi.
Öte yandan İngiltere’de Keir Starmer hükümeti, saldırının hukuki meşruiyetine dair soru işaretleri nedeniyle, cumartesi günü gerçekleşen ilk ABD hava operasyonlarında Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssünün kullanılmasına başlangıçta onay vermedi. Londra yönetimi kısa süre sonra bu tutumunu değiştirse de bu geri adım Trump’ı sakinleştirmeye yetmedi. İngiltere Başbakanı’ndan “büyük hayal kırıklığı duyduğunu” ilan eden Trump, üsleri kullanmaya devam etse de Washington’daki “imparator”un, emirlerinin yerine getirilmesinde yaşanan gecikmelere tahammülü olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu.
Trump önünde diz çöken Avrupalı liderler
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise bu süreçte, Fransa’nın nükleer cephaneliğini genişletme planlarını duyurarak dikkatleri üzerine çekti ve “savunma amaçlı” olduğunu iddia ettiği bir nükleer uçak gemisini Doğu Akdeniz’e sevk ettiklerini duyurdu. Macron, ABD’nin gerçekleştirdiği saldırının “uluslararası hukukun dışına çıktığına” dair eleştirilerini ancak Sánchez’in çıkışları ve Trump’ın İspanya’ya yönelik tehditlerinden sonra dile getirdi; böylece uzun süren sessizliğini bozmuş oldu. Ancak bu sert söylemlere rağmen Macron, ABD ve İsrail öncülüğündeki harekat için Fransız askeri üslerinin kullanılmasına yeşil ışık yakarak, söylem ve eylemleri arasındaki o kronik çelişkiyi bir kez daha gözler önüne serdi.
Avrupa cephesindeki asıl çarpıcı gelişme ise Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in tutumu oldu. Salı günü Beyaz Saray’da Donald Trump ile bir araya gelen Merz, görüşme sonrası yaptığı açıklamada, İran’daki rejimin devrilmesi hedefi konusunda ABD Başkanı ile tam bir “fikir birliği” içinde olduğunu ve bu sürecin süratle tamamlanması gerektiğini belirtti. Oysa uluslararası analizlerin büyük bir çoğunluğu, İran İslam Cumhuriyeti gibi köklü ve kompleks bir yapının yalnızca hava bombardımanlarıyla tasfiye edilmesinin imkansız olduğu konusunda fikir birliği içinde. Dahası, bizzat Trump’ın bile bunun nihai hedef olup olmadığı konusundaki belirsiz tavrı ortadayken; gerçeklik Merz için ikincil gibi görünüyor.
Sözde “Avrupa’nın bağımsızlığı” vizyonunu savunan bir lider profili çizen Merz, Trump’ın İspanya’ya yönelik hakaret ve tehditlerini savurduğu sırada oradaydı. Buna rağmen Alman Şansölyesi’nin tek tepkisi, Pedro Sánchez’i ABD’nin savunma harcamalarını artırma taleplerine boyun eğmeye ikna edeceğini söylemek oldu. Böylece Merz de son dönemde Beyaz Saray’ı ziyaret eden pek çok Batılı liderin sergilediği o bildik “itaat ritüellerinden” birini tekrarlamış oldu.
İspanya Dışişleri Bakanlığı, bu kadar yakın bir müttefikin İspanya’yı savunmaması nedeniyle Alman mevkidaşına resmi bir protesto notası iletti. Madrid hükümeti bu yalnızlaştırılma çabasına rağmen, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa gibi az sayıda Avrupalı liderden destek alabildi.
Aslında İspanya’nın sergilediği duruş, sanıldığı kadar radikal bir nitelik taşımıyor. Madrid’in tutumu özünde; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı türden tek taraflı ve sebepsiz saldırıları kesin bir dille yasaklayan uluslararası hukukun savunulmasından ve krizlerin diplomasiyle çözülmesi gerektiği ilkesinden ibaret. Sánchez çarşamba günü yaptığı açıklamada, bu yaklaşımın “Ukrayna ve Gazze konusundaki ilkeli duruşlarıyla aynı olduğunu” ileri sürdü. Ancak bu kıyaslama bütünüyle isabetli değil: İspanya, Rus işgaline karşı kendisini savunması için Ukrayna’ya milyarlarca dolarlık askeri yardım gönderirken; Gazze meselesinde İsrail’e yönelik yalnızca sınırlı bir silah ambargosuyla yetindi.
Yine de İspanya’nın görece tutarlı sayılabilecek bu politikası; Trump’ın teveccühünü kazanmak için birbiriyle yarışan diğer Avrupa ülkelerinden biri olmayı reddetmesi olarak gürülebilir. Avrupa’nın, Ukrayna savaşında ABD desteğinin devamını sağlama arzusu bu teslimiyetçi tutumu kısmen açıklasa da asla meşrulaştırmıyor. Üstelik bu strateji, Trump’ın Ukrayna desteğini garanti altına almaya da yetmiyor; zira ABD Başkanı, Avrupalıların tavrından bağımsız olarak bu desteği her an tek taraflı bir kararla sonlandırabilir.
Avrupa’nın stratejik körlüğü
Avrupa Birliği (AB), küresel sahnede kendisini sıklıkla “ahlaki bir güç” olarak konumlandırmayı tercih etse de, son yıllarda uluslararası arenada yaşadığı derin itibar kaybı şaşırtıcı değil. Bir yanda Ukrayna ile sergilenen yüksek perdeden retorik ve pratik dayanışma vurgusu; diğer yanda Gazze’deki İsrail soykırımına verilen açık ya da örtük destek, ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahaleleri, Nicolás Maduro’nun kaçırılması ve şimdi de İran’ın bombalanması… Tüm bu tablo, Brüksel’in söylemleri ile fiili politikaları arasındaki derin uçurumu ve bariz ikiyüzlülüğü bir kez daha gözler önüne seriyor.
Henüz iki ay bile geçmeden, Donald Trump’ın bir AB üyesi olan Danimarka’ya ait Grönland üzerindeki doğrudan tehditlerinin, Avrupa elitlerini nihayet o “stratejik uykularından” uyandırdığı sanılmıştı. Bu gelişmenin Washington’ın artık güvenilir bir müttefik değil, aksine öngörülemez bir rakip olduğuna dair Avrupa başkentlerini ikna ettiği düşünülmüştü. Hatta Avrupa Parlamentosu, Trump’ın Temmuz 2025’te İskoçya’daki bir golf sahasında Ursula von der Leyen’e adeta dayattığı o “aşağılayıcı” ticaret anlaşmasının uygulanmasını askıya alarak bir direnç göstermişti.
Ancak bu direncin bir “seraptan” ibaret olduğu kısa sürede anlaşıldı. Hem Avrupa Komisyonu Başkanı hem de kıtanın önde gelen liderleri, kendilerini ABD’nin emperyalist ajandasından kurtarmakta hâlâ büyük bir acziyet sergiliyor. Dahası, Trump’ın askeri müdahaleciliğine verilen her destekle, aslında en nihayetinde bumerang gibi dönüp Avrupa’yı da vurabilecek bir “canavarı” kendi elleriyle beslediklerini fark edemiyorlar. Avrupa’nın bu stratejik körlüğü, kıtayı kendi bağımsız politikalarını üreten bir güç odağı olmaktan çıkarıp, Washington’ın oyun sahasındaki edilgen bir aktöre dönüştürmeye devam ediyor.
AB’nin içindeki ayrıktotu
Pedro Sánchez liderliğindeki Madrid hükümeti, Avrupa Birliği içindeki o meşhur “felaketle sonuçlanan ortak mutabakat”tan ilk kez sapmıyor. İspanya, stratejik kararlarda Brüksel’in aksine kendi rotasını çizmeye devam ediyor. Gazze’deki insani dram ve soykırım iddiaları konusunda Sánchez, Batılı liderler arasında “soykırım” ifadesini telaffuz eden ilk isimlerden biri olarak oldukça sert bir söylem benimsedi. Ancak, toplumsal hareketlerin ve koalisyonun sol kanadındaki ortaklarının ısrarlı taleplerine rağmen, İsrail’e yönelik somut boykot adımları atma noktasında uzun süre tereddüt etti. Hükümet nihayet geçtiğimiz eylül ayında “kısmi silah ambargosu” uygulamayı kabul etti. Bu adım, her ne kadar sembolik bir jest olarak nitelendirilse de, İspanya’yı Avrupa Birliği içerisinde İsrail’e en mesafeli duran ve desteği en asgari düzeyde tutan ülkelerden biri konumuna getirdi.
Sánchez, askeri harcamaların artırılması konusunda da ana akım çizgiden ayrışmayı bildi. İspanyol hükümeti, NATO’nun 2014’te belirlediği ve savunma bütçesinin Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 2’sine çıkarılmasını öngören taahhüdüne sadık kaldı ve geçtiğimiz ağustos ayı itibarıyla bu hedefe ulaştı. Ancak aynı ay düzenlenen NATO zirvesinde Sánchez, Trump’ın askeri harcamaları GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarma yönündeki “astronomik” talebine direnen tek hükümet başkanı oldu.
Trump’ın bu talebi, Avrupalı müttefikler için yıllık 500 milyar Avro ek harcama anlamına geliyordu. Bu devasa miktar, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2015 verilerine göre, 2030 yılına kadar dünyadaki açlığı tamamen sonlandırmak için gereken maliyetin yaklaşık iki katıydı. Trump, bu itiraza gümrük tarifeleriyle karşılık vereceğini söylese de, İspanya’nın AB ticaret bloğu koruması altında olması bu tehdidin pratik karşılığını ortadan kaldırdı.
Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahaleci politikaları ve Nicolás Maduro’nun alıkonulması süreci, İspanya’nın Washington’a biat etmek yerine uluslararası hukuku tercih ettiği bir diğer dönüm noktası oldu. Avrupa Komisyonu, ABD’nin yasa dışı müdahalelerine karşı etkisiz ve “içi boş” açıklamalar yayımlamakla yetinirken; Sánchez, rotasını Latin Amerika’ya çevirdi. Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika ve Uruguay gibi bölge ülkeleriyle birlikte hareket eden Madrid; askeri müdahaleyi ve Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılmasını kınayan ortak bildiriye imza atarak diplomatik bir barikat kurdu.
İspanya duvarı
Sánchez’in Trump ile yaşadığı ardı arkası kesilmeyen gerilimler, uluslararası basında sıklıkla kişisel bir “kahramanlık öyküsü” olarak servis ediliyor. Bu anlatıda Sánchez; Mar-a-Lago merkezli devasa güce karşı her türlü bedeli göze alan, tek gayesi uluslararası hukuku ve barışı korumak olan modern bir “Davut” gibi tasvir ediliyor.
Elbette bir siyasetçinin kararlarında etik değerlerin mi yoksa pragmatik hesapların mı ağır bastığını kesin olarak kestirmek güçtür. Ancak söz konusu figür, siyasal manevra kabiliyetiyle tanınan Sánchez olduğunda, “hesap” unsurunun her zaman masada olduğu göz ardı edilemez. Dünyanın en güçlü figürüne karşı bayrak açmak şüphesiz cesaret gerektirir; fakat İspanya iç siyasetindeki bazı kritik dinamikler, Sánchez’in uluslararası arenadaki bu radikal konumlanışını anlamayı kolaylaştırıyor.
Sánchez, Movimiento Sumar adlı sol koalisyonla iklimlenen bir hükümete liderlik ediyor. Bu koalisyon, Trump’ın müdahaleci politikalarına ve İsrail’in saldırılarına karşı hükümetin daha sert ve radikal tutumlar benimsemesi için sürekli bir basınç oluşturuyor. Özellikle Tel Aviv’e yönelik uygulanan -her ne kadar sınırlı olsa da – silah ambargosunun, Çalışma Bakanı ve Movimiento Sumar’ın kilit ismi Yolanda Díaz ile kabinedeki müttefiklerinin zorlaması olmadan hayata geçmesi pek mümkün görünmüyordu.
Buna ek olarak, Filistin halkıyla dayanışma amacıyla düzenlenen kitlesel halk eylemlerinin gücü de hükümet üzerinde belirleyici bir etki yarattı. Hatırlanacağı üzere, İsrailli bir takımın yarışta yer almasını protesto etmek amacıyla düzenlenen ve La Vuelta (İspanya Bisiklet Turu) son etabının durdurulmasına kadar varan eylemler dünya çapında büyük ses getirmişti.
Sánchez hükümetinin parlamentodaki hassas çoğunluğu, hem ulusal hem de bölgesel düzeyde faaliyet gösteren diğer partilerin desteğine göbekten bağlı. PSOE’nin (Sosyalist Parti) solunda yer alan bu partiler, Sánchez’in partisine kıyasla çok daha net bir anti-emperyalist ve pasifist çizgi izliyor. Oysa PSOE, Avrupa’daki geleneksel muhafazakâr ve sosyal demokrat partilerle paralel olarak, tarihsel süreçte her zaman güçlü bir transatlantik ittifaktan yana tavır almıştı.
Aslına bakılırsa Sánchez, geçmişte Avrupa’ya yön vermiş olan François Mitterrand veya Jacques Chirac gibi Fransız liderlerden bile daha “Amerikancı” bir figür olarak tanımlanabilir. Ancak günümüzde Avrupalı liderlerin sergilediği aşırı teslimiyetçi ve boyun eğen tutum, Sánchez’in mevcut duruşunu olduğundan çok daha radikal ve aykırı gösteriyor.
Sánchez, kolektif hafızayı tetiklemeye çalışıyor
İspanyol solunun bugünkü direnci, kökleri derinlere uzanan bir anti-Amerikancı geleneğe dayanıyor. Bu duruş, sadece bugünün bir yansıması değil; ülkenin demokrasiye geçiş sürecindeki sancılı tercihlerinin bir mirası.
1986 yılında yapılan NATO üyeliği referandumunda “evet” kararı, dönemin karizmatik sosyalist lideri Felipe González’in yoğun siyasi sermaye harcamasıyla ancak kazanılabilmişti. O dönem bu tercih, Franco sonrası İspanya’nın “modernlik ve ilerleme” ile eş anlamlı görülen Avrupa kulübüne kabulü için ödenmesi gereken zorunlu bir bedel olarak nitelendirilmişti. Ancak seçmenlerin yüzde 43’ü o gün “NATO’ya hayır!” demişti. İspanya’nın radikal sol kesimi, o tarihten bu yana ittifaktan ayrılmayı ve topraklarındaki ABD üslerinin kapatılmasını savunmaktan vazgeçmedi. Bugün Sánchez ile Trump arasındaki krizin merkezinde de tam olarak bu askeri üslerin statüsü yer alıyor.
Sánchez için tüm siyasi rüzgarların lehine estiğini söylemek zor. Son anketler hükümete olan desteğin zayıfladığını ve parlamentoda muhafazakâr-aşırı sağ blokun üstünlüğü ele geçirebileceğini gösteriyor. Bu noktada Sánchez, Trump ile girdiği çatışmayı kendi tabanını konsolide etmek için stratejik bir araca dönüştürüyor. Tıpkı Meksika’da Claudia Sheinbaum veya Kolombiya’da Gustavo Petro’nun yaptığı gibi; Sánchez de “bayrak etrafında kenetlenme” etkisinden faydalanmayı amaçlıyor.
Güncel veriler bu stratejinin toplumsal bir karşılığı olduğunu kanıtlıyor: İspanyolların yüzde 80’i Trump’ı küresel barış için bir tehdit olarak görüyor. İlerici seçmenlerde bu oran yüzde 90’a fırlarken, muhafazakâr Partido Popular (PP) seçmenleri arasında bile yüzde 70 seviyelerinde seyrediyor. Sánchez kendisini ulusal egemenliğin savunucusu olarak konumlandırırken, ana muhalefetteki muhafazakârlar bu rüzgara karşı nasıl bir pozisyon alacaklarını belirlemekte güçlük çekiyor.
Bazı analistler, Sánchez’in bu toplumsal desteği fırsat bilerek bir erken seçim hamlesi yapabileceğini öngörüyor. Başbakan’ın konuşmalarında sıkça No a la guerra (Savaşa hayır) sloganına başvurması tesadüf değil. Bu slogan; 2003 yılında milyonlarca İspanyol’un, dönemin muhafazakâr başbakanı José María Aznar’ın ülkeyi sürüklediği Irak işgaline karşı sokaklara döküldüğü tarihi eylemlerin simgesiydi. Aznar’ın ardından koltuğa oturan José Luis Rodríguez Zapatero’nun ilk icraatı askerleri Irak’tan çekmek olmuş ve bu hamle ülkede büyük bir anti-emperyalist gurur dalgası yaratmıştı. Sánchez, bugün tam olarak bu kolektif hafızayı tetiklemeye çalışıyor.
Sebebi ister iç siyasi hesaplar isterse hukuki ilkeler olsun; İspanya Başbakanı, Trump’ın şekillendirdiği bu yeni jeopolitik dönemde Washington’a koşulsuz boyun eğmenin tek seçenek olmadığını kanıtladı. Avrupa’daki diğer liderler Sánchez’in açtığı bu yoldan gitmekte ne kadar gecikirlerse, kıtanın uluslararası itibarı o kadar aşınacaktır. Zira “kaba güç” yerine “kurallara dayalı bir dünya düzenini” savunan bağımsız bir Avrupa vizyonu, ancak bu tür kararlı duruşlarla ciddiye alınabilir.
Bu yazı, Jacobin’de yayımlanan “Spain Shows Europe How to Oppose Trump’s Illegal War in Iran” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.


