Share This Article
Geçtiğimiz yılın bir bahar gününün akşamüstü vaktinde Turna Ezgi Toros ile Blind’ın kapısında karşılaştık. Seyyah’tan söz etti, grupla çalıştığını ve konser hazırlıkları olduğunu söyledi. O günün yoğunluğu, ertesi günkü iş-güç derken açıkçası pek odaklanamadığım bir müzik olayını yaklaşık bir yıl sonra neredeyse ‘fanboy’ edasıyla benimseyeceğimi bilemezdim. Onları dinledikçe hiç gitmediğim köylere gitmiş, çoktan göçmüş komşularla, yurttaşlarla zaman geçirmiş gibi oluyorum. Aslında onları dinlemeye şehrin göbeğinde vapurla, M2 metro hattıyla gitmek, türkülerin hayatımıza organik bir şekilde daldığını hissetmek de ayrı bir keyif.
Halk müziğine çok yakın olduğum için halk müziğinin nasıl yaşatıldığına da az çok aşinayım ama Seyyah’ın başlıkta da öne çıkardığımız cümlesi duygularıma tercüman bellerken türküleri sıradan icraların ötesine taşıyan, sadece müzikal değil fikirsel olarak da emek ortaya koyan isimlere, topluluklara yönelik heyecanım başka oldu. Seyyah’ı, özellikle de Uçan Da Kuşlara albümüyle birlikte aşırı biçimde keyiflenerek dinlemeye, takip etmeye başladım. Onlarla tanışmak için bahanem de bu söyleşi oldu. Şimdi sorular bizden olsa da esas söz onlarda…

‘Biz köksüzlüğümüze bir çare arıyorduk, kendimizi yolda bulduk’
Bundan dokuz yıl önce Strazburg’da başlayan yolculuğunuzda, kendimi de dahil ederek, birçok müzikseverin sizi son bir-iki yılda daha yakından tanıdığını gözlemledik. Uçan da Kuşlara albümü çıktıktan sonra sanki bu tanınırlık daha da belirgin hâle geldi. Sizi geç de olsa tanıma fırsatı bulmuş müzikseverler için Seyyah’ın yola çıkış hikâyesini kısaca dinleyebilir miyiz?
Seyyah, grup üyelerinden Ceren ve Ozan’ın Fransa’ya taşındığı 2017 yılında kuruldu. Orada gurbet hissiyle mücadele etmeye çalışırken köklerimizle bir bağ kurmak bize ev hissini yeniden hatırlattı. Ama bu tabii yola çıkış noktası. Seyyah son albümünde, ekibin de bu halini almasıyla en köklendiği döneminde. Hem repertuarın tamamen Anadolu’yu merkeze almasıyla, hem de yıllar içinde yolu birlikte yürüme şansı bulduğu dinleyicileriyle kurduğu ilişkinin derinleşmesiyle, bugün en gerçek en kendi haliyle sahnede Seyyah.
Müzik gruplarının isimlerinin hikâyesi de çok merak edilir. Seyyah haliyle hem kendini belli ediyor hem de merak uyandırıyor. Yolda olmak başka, bir arayışla yolda olmak daha başka… Sizin motivasyonunuz, arayışınız, yolculuğunuz ne üzerine kurulu?
Biz köksüzlüğümüze bir çare arıyorduk, kendimizi yolda bulduk aslında. Hem sorumluluklarımızı hem alkışı eşit bölüştüğümüz bir yol arkadaşlığıyla, kolektif biçimde şekillendiriyoruz yolculuğumuzu. Hem birbirimizle hem dinleyiciyle kurduğumuz ilişkide gerçek bir karşılaşma alanı yakalamanın, gurbet hissine kısa anlarda çareler bulmanın peşindeyiz.
Gelenekten beslenen, ona bugün hangi noktadaysak oradan bakan, iddiasını samimiyetten alan bir yolun arkasındayız. Adı Seyyah oldu, aslında orada turistle seyyah arasındaki o farkı düşünmüştük. Kültüre fotoğrafı çekilesi bi nesne olarak bakmayan, onun yaşayan ve her an yeniden şekillenen bir organizma olarak gören, kendisini de bu canlılığın bir parçası olarak gören bir yapı Seyyah.
’60’lardan bugüne farklı dönemlerin müzikal yaklaşımlarından besleniyoruz’
Albümün genelinde bir bütünlük hissi var ama bunu TRT ya da koro disiplini gibi statik bir şekilde değil, samimi ve duygusal geçişkenliklerin dinamik olduğu bir biçimde yapıyorsunuz. Türküleri modern ve “kentli” bir estetikle buluştururken böyle bir mizaç ortaya koymak işin gerçekliğini de artırıyor. “Gençler türkü dinlemiyor” gibi can sıkıcı ama klişe olsa da gerçek bir durumu sizin kitleniz özelinde gözlemlemiyoruz. Bu bağı kurmayı, şehrin sokaklarında ve evrensel sesleri buluşturan mekânlarında keyifli, yoğun konserler gerçekleştirmeyi nasıl mümkün kıldınız?
Bunun sebebi tam anlamıyla halk müziği geleneğini sürdürmemiz. Bahsedilen bu modern kentli yaklaşım; şu an kentlerde yaşayan, çeşitli dünya müzikleri dinleyen ve bir yandan da geleneksel yerel müzikler dinleyen halkın bir yansıması. O yüzden zorlama bir tarzlar arası birliktelik yerine daha akışkan ve doğal bir müzik ortaya çıkıyor ve bu da dinleyicilerimizin yaptığımız müzik ile bir bağ kurmasını sağlıyor.
1938’de Mesut Cemil’le başlayan, ardından Muzaffer Sarısözen, Sadi Yaver Ataman gibi isimlerin katkılarıyla gelişen ve bugün kabaca “TRT tarzı” dediğimiz üslup, çok büyük bir repertuvar ve birikim yarattı. Çok kapsamlı derlemeler yapıldı. Ancak bu yaklaşım, kaçınılmaz olarak biraz tektipleştirici ve tekdüzeleştirici oldu. Zaten belli bir çerçeve içinde ortaya çıkmıştı. Cumhuriyet’in erken döneminde halk müziğinden beslenen bir ulusal batı müziği yaratma hedefi vardı, fakat bunun kolay olmadığı anlaşılınca daha “modern” bir sunumla, tek sesli koro pratiklerine yönelindi.
Oysa Anadolu’da toplu söyleme geleneği zaten vardı; fakat bu gelenek çok daha canlı ve heterofonik bir zenginlik taşıyordu. TRT koroları ise daha monofonik ve resmi bir üslup benimsedi. Bu büyük bir miras bıraksa da, özellikle bizim kuşak için bir mesafe de yarattı. Ben kendi adıma gençliğimde bu üsluba epey uzak hissettiğimi hatırlıyorum. Hem görsel olarak fazla resmi, devletli bir sunum olması, hem de müzikal olarak neşeli türkülerin bile soğuk bir şekilde icra edilmesi dinleyiciyle bağı zayıflatıyordu.
Buna karşılık örneğin Yunanistan’da halk müziği daha “cool”, daha halktan ve biraz isyankâr bir yerde kalabildiği için gençler tarafından tekrar tekrar sahiplenilebiliyor. Türkiye’de ise bu damar kendine daha zor alan buluyor. Bunun bir nedeni de hızlı kentleşme ve buna bağlı kültürel/sınıfsal dönüşümler. Köyden kente hızlı geçiş, bazı insanların geçmişlerinden uzaklaşma isteği ve halk müziğine karşı mesafelenme yaratabiliyor.
Biz Seyyah olarak bu karmaşık ilişkiyi aşmaya çalışıyoruz. Hepimiz farklı yerlerden halk müziğiyle bağ kurduk ama ortak noktamız samimi bir tutku. Amacımız yeni bir şey icat etmekten çok, var olan birikim üzerinden bugün ne söylenebilir sorusunu sormak. 60’lardan bugüne farklı dönemlerin müzikal yaklaşımlarından besleniyoruz.
Bu yüzden bizim için sadece müzik değil; sunum, sahne, anlatı ve aranjman da çok önemli. Türkünün hikâyesini doğru aktarmak, duygusunu kaybetmemek ve bunu canlı bir şekilde ifade edebilmek üzerine çok düşünüyoruz. Bazen müzikal olarak hoşumuza giden fikirleri bile, bütünlük bozulmasın diye eleyebiliyoruz.
Sonuçta derdimiz şu: Halk müziği bir müze müziği değil. Yaşayan, değişen ve hayatın içinde olan bir müzik. Biz de bu canlılığı yeniden kurmaya ve dinleyiciyle daha güçlü bir bağ oluşturmaya çalışıyoruz.
Bu güzelliği görmeyen kalmasın. Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta halk müziği kültürünün gurme web sitesi Repertükül’den de faydalanarak icra ettikleri, Selanik göçmeni kadın tütün işçilerinin imece türküsü:
‘Ulusal müzik dediğimiz şey yaklaşık yüz yıllık bir kurgu”
Albümlerinizde Yunanca, Ermenice, Makedonca, Kürtçe, Boşnakça eserler de var. Bir önceki soruda komşunun komşuya bile yabancılaştığını söylemiştim. Ulusal ve küresel alandaki kutuplaşma maalesef daha derin. Böyle bir ortamda kültürel zenginliğe, ortaklıklara odaklanmak siz ve dinleyiciniz arasındaki etkileşimi nasıl etkiliyor? Özellikle farklı kültürlerden dinleyici ya da müzisyenlerle ilişkiniz nasıl?
Ulusal müzik dediğimiz şey aslında görece yeni, yaklaşık yüz yıllık bir kurgu. Bunu tamamen reddetmek de doğru değil; çünkü uluslaşma süreçleriyle birlikte yeni kimlikler ve kültürler oluştu, bazı bağlar da koptu. Farklı dinlerden ve dillerden insanlar ayrıştı. Ama buna rağmen bu coğrafyada müzikal bağların derin şekilde sürdüğünü görüyoruz.
Özellikle Balkanlar, Ege, Kafkasya, İran ve Kürt-Arap coğrafyasına baktığımızda bu ortaklıklar çok net. Aynı köklerden gelen, birbirine çok benzeyen ama zamanla ulusal sınırlar ve müzik piyasalarıyla farklılaşan üsluplar var. Yani hem güçlü bir ortak miras hem de belirgin farklılıklar birlikte var oluyor.
Bizim yapmaya çalıştığımız şey, bu farklılıkları yok saymak değil; onları da içeren bir yerden benzerliklere dikkat çekmek. Aslında biz yeni bağlar kurmuyoruz, var olan bağların altını çiziyoruz. Çünkü bu müzikler doğası gereği geçişken; tarihsel olarak da hiçbir zaman bugünkü kadar keskin sınırlar içinde olmadılar.

“Aslında biz yeni bağlar kurmuyoruz, var olan bağların altını çiziyoruz. Sonuçta bu müzikler zaten ortak bir mirasa dayanıyor. Biz de bunu görünür kıldığımız ölçüde, dinleyiciyle kurduğumuz bağın da güçlendiğini hissediyoruz.” Fotoğraf: Irmak Yılmaz.
Bugün ise özellikle sosyal medyanın etkisiyle, eskiden zor kurulan ilişkiler çok daha kolay kurulabiliyor. Bu da yeni etkileşimlerin ve müzikal birlikteliklerin önünü açıyor. Biz de bu imkânları kullanarak farklı kültürlerden dinleyici ve müzisyenlerle daha doğal ve akışkan ilişkiler kurabiliyoruz.
Sonuçta bu müzikler zaten ortak bir mirasa dayanıyor. Biz de bunu görünür kıldığımız ölçüde, dinleyiciyle kurduğumuz bağın da güçlendiğini hissediyoruz.
Biz Seyyah olarak aslında tam da bu kutuplaşmanın tam tersi bir yerde konumlanmış durumdayız. Her şeyden önce biz birbirlerinde ortak noktalar bulmuş farklı kültürlerden gelen insanlarız. Bu da dinleyicilerimiz tarafından görülüyor tabi ki. Birbirimizle farklı olsak da sahip olduğumuz ortaklıklar dinleyicimize de kendi yerlerini bulmaları için alan açıyor ve herkesi bu ortaklığın bir parçası haline getiriyor. Kimse kendinden kısmıyor ve paylaşarak büyüyoruz.
Kayıt süreçleri, parçaların düzenlenmesi ve şeklini alması bağlamında nasıl ilerliyor? Provalar, kayıtlar, doğaçlamalar vs. hepsini düşünürsek Seyyah nasıl bir üretim biçimine sahip?
Albüme başlamadan önce hepimizin ikinci albümde hayali olan şarkılar ve türküler hep vardı, ama bu albümü ilk albümden ayıran en net özellik aylar öncesinden repertuarı bir liste yapıp dinlemeye ve geliştirmeye başlamamızdı. Önce zihnimizde içselleştirdik sonra kulağımızda bütünleştirdik, fikirler için bağımsız çalışmalar sürdürdük. Daha sonra iki hafta beraber vakit geçirebileceğimiz bir ev ortamında yaşam alanı oluşturup sadece albüme odaklandık, fikirleri tartıştık ve uzunca çaldık, “Seyyahlaştırmak” dediğimiz şey bizim için bir kültür haline geldiği için kolektif çalışmanın rahatlığıyla çalışmamızı armonik ve ritmik enstrümanlar, melodik enstrümanlar ve vokaller olarak gruplara bölüp eserler üzerinde ince dokumalar yaptık.
Çıkan üretim topluca icra edilip ufak bir kayıt alınıp inzivaya çekiliyor, hem zihnimiz için hem de şarkının ihtiyacı olan zamanı bırakıyorduk. Tüm bu sürecin sonunda eserler demo şeklinde kayıt altına alınıp dinlenip gerçek kayıtlara referans olacak hale geliyor, daha sonra ekibimizin bel kemiği Ozan Demir’in güzel fikirleri ve pratik kayıt tecrübeleriyle esas kayıtlar başlıyor. Her eser tamamlandığında şarkılar için editler ve ses tasarımları tamamlanıp uzun uzun dinlemelerle sizlerin karşısına sunuluyor.
Muhabirin notu: Tam burada Seyyah’ın Apaçık Radyo’nun 23. Radyo Şenliği’ne konuk olduğu programı ısrarla öneriyoruz.
‘Türkiye’de ve dünyada halk müziği için emek veren sayısızca insan var’
Nerede geleneksel bir müzik modern bir mizaçla harmanlansa ortaya hemen ‘sentez’ kelimesi çıkıyor. Bu bağlamda değil ama farklı bir örnekte harika bir sentezden söz edeyim. Bahçalara Geldi Bahar’ın zurna solosu olarak Binali Selman’dan Yol Havası olarak, çeşitli yörelerde de Cenk Havası olarak bildiğimiz; İstanbul’daki düğünlerde de “baba evinden gelin çıkarken” çalınan o geleneksel melodiyi işitiyoruz. Bu göndermeler planlı ve bilinçli mi yoksa üretim sürecinin ortaya çıkardığı sürprizlerden biri mi?
Seyyah kurulduğundan bu yana Anadolu coğrafyası ve dünyanın farklı yerlerinde icra edilen halk müziklerine meraklı ve araştırmacı bir grup oldu. Jam sessionlar, plansız buluşmalarda sayısız müzisyenle hem bireysel hem grup olarak çalma şansı yakaladı.
Dolayısıyla bu buluşmalar ve beraber çalmalar seyyahın yol rehberi oldu, herhangi bir parçayı birbirine bağlamak farklı bir dünya halk müziği çalarken başka bölgeler ve oyun müzikleriyle geçişler yapmak seyyahın imzası haline geldi. Aslında plansız bir üretim denemesi, ilk albümde “Bulut Gelir” şarkısında Kırıkkale halk kültüründe “Arzu ile Kamber” diye adlandırılan halk oyunu, eser çalışılırken ekibin doğal akışının içine yerleşti. Tabii ekip üyelerinin halk müziği ve halk danslarıyla olan organik ve profesyonel bağı buna fazlasıyla yön veriyor.
Halk müziğinin Türkiye’de çok popüler isimleri, yöreleri, eserleri var. Bugün belki herkesin ezbere bildiği türküler var ama evrensel alanda saygı görmüş, alanının duayeni, ustası olduğu halde kitleselleşememiş ‘niş’ isimler de var. Seyyah bence halk müziğine yakın ilgi duyan, halk müziğine vaktini, fikrini, gönlünü vermiş dinleyicilere hitap eden bir müzik yapıyor. Sizi en çok besleyen isimler, ekoller kimlerdi, nelerdi?
Türkiye’de ve dünyada halk müziği için emek veren sayısızca insan var, her birinin değeri ve önemi gerçekten mühim. Başta bizim bu yolda kulaklarımızın temeli Aşık Veysel, Nesimi Çimen, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali, Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Mahsuni Şerif gibi sayısızca aşık ve ozanlarımız, daha sonra Türkiye’de etnik müzik adına farklı yaklaşımlar yapan Arif Sağ, Zülfü Livaneli ,Kardeş Türküler gibi müziğin hem dünya halklarıyla kolektif bir şekilde hem de farklı dillerde nasıl yapıldığının örneğini bize yansıtmış ve rehber olmuştur.

