Share This Article
Konsantre olma kabiliyetimde ciddi bir düşüş, hızlı sıkılma eğilimimde belirgin bir artış var. Yalnız değilim; “artık kitap okuyamıyorum, bir filmi sonuna kadar izleyemiyorum” diyenlerin bini bir para. Bunlar önü alınmazsa okuma alışkanlığını kökünden dinamitleyecek değişimler.
Bir yandan da yapay zekâ araçlarını kullandıkça okuduğunu iyi anlayan, kendini iyi ifade edebilenlerin bu araçlardan ne kadar daha iyi faydalanabileceğini görüyorum. Yapay zekâ alanında çalışan liderler de –Microsoft baş bilim insanı Jaime Teevan gibi- derin okumayı, analiz yapmayı ve iyi yazmayı merkeze alan “liberal arts” eğitimine giderek daha çok ihtiyaç duyulduğunu söyleyip duruyor, bu becerilerin öneminin altını çiziyor.
O zaman bu açmazın içinden çıkmak için sizlere bir teklifim var: Antolojiler. Edebiyatın son yıllarda ihmal edildiğini düşündüğüm küskün çiçekleri… Antolojiler bir kanonu ya da bir edebi türün tarihsel gelişimini göstermek üzere seçilen şiir, hikâye gibi kısa formlardan oluşan derlemelerdir. Bir tema etrafında toplanan ya da bir ülkenin öykücülerini tanıtan antolojiler de var.
İşte kısa kısa okunabilen, birbirinden görece bağımsız parçalardan oluşan antolojiler, bizi “scroll” etmek, Whatsapp gruplarında laf yetiştirmek alışkanlıklarımızdan koparabilecek, dikkat ekonomisinden paçayı sıyırmamızı destekleyecek, zihnimize nefes aldırabilecek, ekrana bakmadan hayaller kurdurabilecek faydalı kitaplar. Konsantrasyonumuzu ve okuma zevkimizi geri kazandırabilecek köprüler.
Antolojileri sevdiren antolojiler
2000’lerden önce antolojilerin sanki hayatımızda daha bir yeri vardı. Ben Türk şiiri ile ilişkimi Varlık Yayınları’nın Ülkü Tamer tarafından hazırlanan Varlık Şiirleri Antolojisi 1933-1983 isimli kitabına borçluyum. Bu kitap sayesinde, sıkılmadan, yavaş yavaş okuyarak, hangi şairleri, ne tip şiirleri sevdiğimi keşfetmiştim. Özdemir Asaf’ı, Ümit Yaşar Oğuzcan’ı, Sennur Sezer’i, Refik Durbaş’ı burada ilk kez okuduğumu zannediyorum.
Sonra kendime İlhami Soysal’ın 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi’ni de almıştım. Türk şairlerini tanıyıp, içimde şiir sevgisi kök salınca yabancı şairlere gözlerimi çevirdim. Cevat Çapan’ın Çağdaş Amerikan Şiirleri Antolojisi‘ni edindim. Antolojinin tadını alınca, yani kısa kısa okuyup, “tempoyu düşüreceğim, bir şeyleri unutacağım” kaygısı gözetmeden bir kitabın keyfini çıkarınca, sıra tematik antolojilere geldi.
Mesela gene Cevat Çapan’ın derlediği Dünya Yazınından Seçilmiş Aşk Şiirleri. Serde ergenlik var, geziyor başımızda pembe bulutlar, bu şiirler cuk oturdu. Denize meraklı olduğumdan Kaptanın Şiir Defteri’ni de çok sevdiğimi anımsıyorum (Cevat Çapan – Erdal Alova). Öykü antolojilerinde ise Murathan Mungan’ın hazırladıkları favorim. Bunlardan birkaçı: Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, Kadınlığın 21 Hikayesi ve Çocuklar ve Büyükleri. İyi bir antoloji iyi seçilmiş eserler demektir. Dolayısıyla antolojinin hangi yayınevinden çıktığını, kimin derlemeyi yaptığını önemsemeyi de zaman içinde öğrendim.
Antolojiler artık popüler değil mi?
Bana antolojiler popülerliğini yitirdi gibi geliyor; ama acaba gerçekten öyle mi diye düşündüm, internette biraz gezindim. Şunu gördüm: Esasında dünyada bu türde bir düşüş hem var hem yok. Eski usul kalın, tarihsel antolojilere ilgi hakikaten gerilemiş görünüyor. Bugün dünyada kanonların yıkılması ya da en azından sorgulanması gerekliliği çok tartışılıyor. Ne de olsa kanon dediğimiz şeyi ekseriyetle Batılı beyaz erkekler oluşturagelmiş. Antolojiler de bu tepkiden pay alıyor olabilirler.
Benim üniversite eğitimimde önemli bir başvuru kitabı Norton Yayınevi‘nin dünya edebiyatı antolojisiydi. Hem edebiyat tarihini hem de dünya coğrafyasını kapsama iddiasındaki bu kapkalın antoloji ne alemde, diye şöyle bir araştırdım. Norton’un yıllar içinde epey eleştirildiğini öğrendim. Temel eleştiri de kadınların, beyaz olmayanların, türlü marjinalize edilmiş seslerin Norton antolojilerinde yeterince temsil edilmemesi üzerine. Norton bu eleştiriler doğrultusunda içeriğini her sene güncellemeye çalışıyormuş.
Güzel bir gelişme ise şu: Bir tema etrafında toplanan seçkilere ilgi artıyor. Mesela iklim kurgu ya da kuir korku gibi. Bağımsız kuir yayınevi Umami’den çıkan Öykü Antolojisi: Kuir Olasılıklar İçin Spekülatif Öyküler bu bağlamda ilgimi çekti; bu kitabı edinmek istiyorum. Bu ilgi artışı hem kimlik politikalarının baskın olduğu günümüzde insanların sürekli bir bakış açısına göre içerik tüketmek istemeleri ile alakalı, hem de hep aynı bakış açısının (Batılı, erkek, hetero) esas geçerli bakış açısı olarak dayatılmış olmasına bir tepki olabilir.
Neticede insanın okurken de dünya görüşlerine yakın ya da kişisel duruşlarını dışa vuran seçimler yapması doğal. Ancak algoritmalar bu eğilimi aşırı destekliyor, yankı odaları doğuruyor. Peki o zaman nasıl çıkacağız konfor alanlarımızdan, bilginin sınırlarını nasıl genişleteceğiz? Okuduğumuz, takip ettiğimiz her şey, hep bizim dünya görüşümüzü pekiştirirse vay halimize. Öyle bir hayat, yoksul bir hayat elbette. Konforsuz alanlar ise özgürleştiriyor. Keşke bu geniş antolojiler daha kapsayıcı olabilse, daha niş seçkiler de alabildiğine çeşitlense. Yani elimizde hem haritalar olsa hem de içine dalabileceğimiz değişik kapılar bulsak.
Gelin teklifimi değerlendirin: Antolojiler eksilen dikkatimizi geri kazanmak, bir tema, bir yazar, bir tür, bir dönem etrafında okuma hobisi geliştirmek, yapay zekâ çağında gerekli derin okuma antrenmanı yapmak için iyi bir başlangıç noktası. Beni soracak olursanız, bende deniz ve ada sevgisi berdevam. Şu an elimde Adil İzci’nin hazırladığı O Ada Senin Bu Ada Benim (Oğlak Yayıncılık) isimli öykü derlemesi var. Burada Arife Kalender, Bercuhi Berberyan isimli daha evvel hiç okumadığım yazarlar var. Bakalım bu yeni tanıştığım yazarlardan hangisi gönlümü çelecek, hangisinin bir öyküsünden bütün bir külliyatını okumaya heves edeceğim.

