Sayılara, maliyet hesaplarına, kâra ve tüketime indirgenen zamanımızdaki yaşam yerine, tüketimin asgâriye indirilmesinden (küçülmeden), tabiatın sesini işitmekten ve doğanın insanlarla paylaştıklarını görmekten bahseden Robin Wall Kimmerer, alternatif bir ekonomik model sunmuyor, mevcudu bununla değiştirmeyi öneriyor.
Guillaume Pitron, ‘Dijital Cehennem’de bıraktığı noktadan ‘Nadir Metaller Savaşı’nda devam ediyor; “yenilenebilir” denen kaynaklardan enerji sağlayarak teknolojik ürünlerin imalatında kullanılan, kayalarda ve yaygın metallerin içinde yer alan nadir metallere olan ihtiyacın yanı sıra bunların çıkarılarak işlenmesi sırasında tabiata verilen zararı anlatıyor.
Can Alkor’un arayış yolculuğunun bir parçası olan ve Bilge Alkor’un “Can’dan Can’a” için kaleme aldığı yazıda duyurduğu metinler, dizeler ve çeviriler “Kül Tadı: Bulunmuş Taslaklar” başlığıyla yayımlandı. Can Alkor’un 1960’lardan ölümüne dek üzerinde çalıştığı şiirler ve çeviriler ile birlikte okuma notları, sanata ve şiire dair yazıları kitapta yer alıyor.
Alain Corbin bu çalışmasında, hem otların tarihini hem de insanların otlarla kurduğu ilişkiyi ve onları algılama biçimini incelerken olup bitene dikkat kesilmesinin yanında yazarlara, şairlere ve ressamlara başvuruyor.
Sahip olma ve tüketme, eşya dağı ile birlikte çöp adaları meydana getirerek çevreye ve insana zarar verip hızın ve kolay erişimin maddi maliyetini ve ruhsal bozuklukları artırıyor. Chip Colwell, Ne Çok Eşya’da neoliberal kapitalizmin sürdürülebilirliği uğruna körüklenen kitlesel tüketimin tarihini anlatıp açmazlarını sıralarken eşyasızlığı ve tüketimin kesilmesini değil, satın almanın azaltılmasını ve yavaşlamayı öneriyor.
Sevim Ak, “Gökkuşağı Yazı”nda, okuru bir romanın sayfalarından başlayıp çocukluğun, hafızanın ve insanın iç dünyasının birbirine açılan patikalarında dolaşmaya çağırıyor; kelimelerin izinde, görünmeyen duygulara ve sessizce büyüten deneyimlere yeniden bakmaya davet ediyor.
“Mutluluğu” ve “doğru yaşamı” arayan birey, küresel endüstride ve pazarlamada hayli özel bir yere sahip olan “kişisel gelişim” vaizleri tarafından çevrelenerek “daha iyi bir yaşam”, daha iyi ve başarılı bir insan” stratejileriyle kafakola alınıyor. Thierry Jobard, Kişisel Gelişime Karşı’da bu ticareti ve aldatmacayı anlatırken “kendin ol” diyenlerin projelerine eleştirel bir gözle bakıyor.
Judith Schalansky, bozulma ve yıkılmalar, dolayısıyla unutuş ve yok oluş üzerine bir çalışmaya imza atmış Kayda Geçen Kayıplar’da. Sadece kaybolan ve yok olanlar ile ilgilenmiyor; aynı zamanda izlere ve arta kalanlara da odaklanıyor.
Konsantre olma kabiliyetimde ciddi bir düşüş, hızlı sıkılma eğilimimde belirgin bir artış var. Yalnız değilim; “artık kitap okuyamıyorum, bir filmi sonuna kadar izleyemiyorum” diyenlerin bini bir para. Bunlar önü alınmazsa okuma alışkanlığını kökünden dinamitleyecek değişimler. Bir yandan da yapay zekâ araçlarını kullandıkça okuduğunu iyi anlayan, kendini iyi ifade edebilenlerin bu araçlardan ne kadar daha iyi…
Frédéric Gros, ‘Utanç Devrimci Bir Duygudur’da hem Kıta Avrupası felsefesindeki kavramlaştırmaları hem de zamanımızda olup bitenleri ve insanın vicdanını köreltip benliğini örseleyen durumları eleştiriyor.
David Graeber, ‘Korsan Aydınlanma’da Madagaskar kıyılarındaki korsanların mülkiyet, doğrudan demokrasi ve halk meclisleri uygulamaları üzerinden bilindik olandan daha farklı bir Aydınlanma modeli ortaya koyuyor.
Aşkın ve sevginin hayatî düğümlerini çözerken insan ruhunun en derin dehlizlerine inen Stephen Grosz; ‘Sevgi Emeği’nde içsel savaşlarımıza, gölgede kalmış korkularımıza ve sessiz yaslarımıza ayna tutuyor.
Corto Maltese’nin izini sürerken yalnızca bir çizgi roman evrenine değil, mit ile hakikatin birbirine karıştığı büyüleyici bir anlatının içine davet ediyoruz sizi…
Kelimelerle oynayan, büyümeye biraz mesafeli duran çocukların sesleri bu kez tek bir soruda buluşuyor: ‘Ne olmak istemem?’
Propaganda, yalnızca tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir kavram değil; her gün tükettiğimiz haberlerin, izlediğimiz görüntülerin ve hatta benimsediğimizi sandığımız fikirlerin içine sinmiş, görünmez bir el. Alexandra Bleyer ‘Propaganda’ adını verdiği kitabında, bu elin izini sürerken bilginin iktidarla kurduğu o kadim ittifakı, geçmişten günümüze nasıl taşındığını masaya yatırıyor.
Müziğe oldum olası ilgi duyarım ve neredeyse her gün yeni seslerle yeni yüzlerle karşılaşmayı bir ödev bilirim ama bazı kırılma noktaları vardır ki sadece o günü değil sonrasındaki arayışlarımı da belirlemiştir. Gezi direnişi zamanlarında müziksever bir büyüğümden hasbelkader öğrendiğim Çekirdek Sanat Evi, 2010’lu yıllar boyunca benim için mistik, erişilemez bir olguydu. 2020’ler ise Çekirdek üzerine…
Ludwig Wittgenstein’ın ‘Cambridge Dersleri’nde felsefi tartışmalarından oluşan seminerlerin birer kaydına rastlıyoruz.
Marina van Zuylen, “Bolca Dikkat Dağınıklığı”nda modern dünyada kusur sayılanları (tembellik, yavaşlık ve hayal kurma) felsefî düşünme için hareket noktasına dönüştürmekten bahsederken filozoflara ve sanatçılara başvuruyor.
Genevieve Lloyd, Spinoza’yı Antroposen’de Okumak başlıklı incelemesinde, gezegeni ekolojik krize sürükleyen tahakküm arzusuna karşı tabiatın “efendisi” değil ancak organik bir parçası olduğumuzu hatırlatan Spinozacı ahlak anlayışı ile insanın doğadan kopuşu arasında derin bir bağ kuruyor.
“Üniversiteler Nasıl Ölür?” alt başlığıyla yayımlanan Karanlık Akademi’de Peter Fleming, neoliberal politikalarıyla yüksek öğrenim kurumlarının piyasaya kurban edilişini ve özel üniversitelerin tam manasıyla ticarethâne hâline getirilişini mercek altına alıyor.
