Marina van Zuylen, “Bolca Dikkat Dağınıklığı”nda modern dünyada kusur sayılanları (tembellik, yavaşlık ve hayal kurma) felsefî düşünme için hareket noktasına dönüştürmekten bahsederken filozoflara ve sanatçılara başvuruyor.
Genevieve Lloyd, Spinoza’yı Antroposen’de Okumak başlıklı incelemesinde, gezegeni ekolojik krize sürükleyen tahakküm arzusuna karşı tabiatın “efendisi” değil ancak organik bir parçası olduğumuzu hatırlatan Spinozacı ahlak anlayışı ile insanın doğadan kopuşu arasında derin bir bağ kuruyor.
“Üniversiteler Nasıl Ölür?” alt başlığıyla yayımlanan Karanlık Akademi’de Peter Fleming, neoliberal politikalarıyla yüksek öğrenim kurumlarının piyasaya kurban edilişini ve özel üniversitelerin tam manasıyla ticarethâne hâline getirilişini mercek altına alıyor.
İlhan Özgen, “Futbol Tarihi 101” kitabında meşin yuvarlağın geçirdiği büyük dönüşümü, akıcı ve katmanlı bir anlatıyla yeniden inşa ediyor.
Renata Salecl, “Yerinde Saymak”ta neoliberal öznenin açmazına, sıkışmışlığına ve derdine yoğunlaşırken meseleye sadece ekonomik değil, psikolojik ve politik açıdan yaklaşıyor.
Wittgenstein, filozofların birbiriyle selamlaşması için bir öneri getirmişti: “Kendine zamanın ola!” Felsefecinin hâlinden felsefeci anlar misali, Wittgenstein’ın tavsiyesinden esinlenip “Can Alkor’u okuyacak zamanınız ola!” diyerek doksanıncı doğumgününde selamlıyorum Can ağabeyimizi.
Modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, “Yaşlanma Üzerine”de insanın en önemli problemlerinin başında, zamanın ve onun geçişinin bulunduğunu masaya yatırıyor. Diğer bir ifadeyle var oluşun, zamanın akışıyla karşı karşıya gelmesi demek bu…
‘Sihirli Mozart’ın yayımlanışının 20. yılında, yazar ve müzisyen Göknil Özkök ile romanın sahneye uzanan serüveninden çocukların sanatla kurduğu ilişkiye kadar pek çok başlık üzerinden, sanatın dönüştürücü ve birleştirici gücünü konuştuk.
Claudio Magris, Sonsuz Yolculuk’ta tarihsel ve coğrafi bir seyahate çıkıyor. Avrupa’nın doğusu başta olmak üzere gittiği her yerde gördüklerini ve karşılaştıklarını yorumlayarak birer deneme hâline getirirken sınırların, tarihin ve kimliklerin harmanlanışı gibi edebî türleri birbirine dönüştürüp metinler bütünü oluşturuyor.
‘Zafer’ ve ‘bunalım’ ile yaratılan bölünmenin kaynağına indikçe çeşitli yanılgıların ve manipülasyonların karşımıza çıktığını anımsatan yazara göre kişi (ve toplum), ‘kendi iyiliğine inancını yıkıcı biçimde yitirince’ uzaklaşmaya ve yaşamından çıkarmaya çalıştığı depresyona daha fazla tutuluyor.
İsmail Gezgin, Kharon’un Kayığı’nda “ölümden sonraki yaşam” düşünün ve söyleminin politikleştirilme aşamalarını anlatıyor.
Yekta Kopan, Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem üzerinden hikâye anlatıcılığının sesle, bellekle ve kuşaklar arası bağlarla nasıl derinleştiğini anlatıyor. Ejderhalardan yapay zekâya, bir zeytinden ağaç eve uzanan bu hikâye; çocuklukla yaşlılık, teknolojiyle duygusal temas arasındaki görünmez hatları incelikle yokluyor. Okurunu hem gülümseten hem durup düşünmeye çağıran Yekta Kopan ile Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Ejderhalar,…
Sean McMeekin, ‘Dünyayı Alaşağı Etmek’te de komünizmin geçirdiği evrimi, daha doğrusu farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını, komünist yönetimlerin gerçekleştirdiği ve uzağına düştüğü vaatleri ortaya koyuyor.
1991’den itibaren ölüm korkusuyla ve cinayet işlemenin sıradan hâle gelişiyle bambaşka bir yere dönüşen Yugoslavya ve özellikle Bosna’daki çocukluğuna ve sonrasında ülkeden ayrılışına dair otobiyografik romanı “Saraybosna Radyosu”nu kaleme alan Tijan Sila, kendisi gibi pek çok insanın hatırlamanın ağırlığından mustarip olduğunu gösteriyor.
Büyümek, çoğu zaman sayılarla ölçülen bir ilerleme gibi anlatılır; oysa bazı şeyler büyüdükçe eksilir. Gri kıyafetlerin arasından sızan renkler, susturulmuş “neden” soruları ve içimizde sessizce bekleyen çocuk bu… “Sakın Büyüme” dünyaya alıştığımız yerden değil, ilk kez görüyormuş gibi bakmayı öğütlüyor.
Ekolojik felaketler bir günde ortaya çıkmadığı gibi onların habercileri ve tehlikeyi duyuran uyarılar da son raddede belirmiyor. Doğa okur-yazarlığının yanı sıra tabiata uygun yaşama şiarı romantikleştirilip neoliberal pazara düşürülerek egemen iktisadi dile ve eylemlere kurban edilince hem ekolojik krizleri hem de bunlara dair uyarıları görüp işitmekten hızla uzaklaşıyor felaketlerin öznesi insan. Daha çok tüketerek, pansuman…
Georges Perec, düşünmenin oyunla, hatırlamanın düzenle, dağınıklığın ise beklenmedik bir anlamla nasıl yan yana durabildiğine tanıklık etmeye davet ediyor bizi.
Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce’de “epistemoloji krizi”ni incelerken hakikat arayışının gerekliliğine dikkat çekip bilime ve özellikle de felsefeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.
İsmi geniş kitlelerce bilinen yazar ve eleştirmen John Fowles’un günlüklerinin ikinci cildi olan ‘Günce 1966–1990’da, onun her şeyi süzgeçten geçiren bakış açısıyla, seyahatleriyle ve doğadan asla vazgeçemeyişiyle karşılaşıyoruz.
Martin Heidegger’in Der Spiegel’e verdiği söyleşiyle açılan bu içsel kapı, hem bir düşünürün kendi hatalarıyla yüzleşmesini hem de düşüncenin sınırlarında gezinen bir ruhun çalkantılarını duyulur kılıyor.
