Share This Article
Bilge-yazar John Fowles; yarattığı kahramanların yanı sıra kurguladığı mekân ve olaylarla, hayata temas edişiyle ve fantastik öğelerle oradan uzaklaşarak fizikten metafiziğe geçişiyle nam salan, doğanın tüm güzelliğini ve gücünü yansıtan, ellerimizle kurduğumuz hapishaneleri tabiatın heybetini arkasına alarak eleştirirken konuşkanlığın, suskunluğun ve gözlemin de anlatmaya dâhil olduğunu gösteren metinleriyle selamlamıştı bizi. Zaman zaman rotalar çizdiği okurun kaybolmasını istemişti.
Tüm bunları yaparken 1940’ların sonundan itibaren günlükler tutmuştu Fowles. Günce 1949-1965 başlığıyla yayımlanan ilk ciltte Fowles’un yazarlığının öncesine, ailesine ve öğrencilik dönemine, üniversite yıllarına ve öğretmenlik tecrübesine, gezginliğine, sinema merakına, doğa aşkına, kitap ve kuş sevgisine rastlamıştık. Bu günlükler, bizi sıkılgan ve asosyal bir öğrenciyle, öfkeli ve meraklı biriyle, düşünme üzerine düşünürken “felsefi akarsu arayan” ince bir ruhla ve yazarları inceleyen bir eleştirmenle tanıştırmıştı. Öte yandan orada, yazarın kült kitaplarının nüveleriyle ve Elizabeth’le karşılaşmıştık. Kısacası kendisini bir okur, yazar, gezgin, doğa âşığı, entelektüel ve düşünür olarak inşa eden Fowles’la yüzleşmiştik.
Günlüklerinin ikinci cildi Günce 1966-1990’da ise Fowles’un ismi geniş kitlelerce bilinen bir yazar ve eleştirmen olarak her şeyi süzgeçten geçirişiyle, seyahatleriyle ve doğadan hiç vazgeçemeyişiyle karşılaşıyoruz. Beri yandan daima bir arayışta olan ve günlüklerini de tıpkı kitapları gibi edebî bir yaklaşımla ve zevkle kaleme alan bir yazarla karşılaşıyoruz.

İş ve iç dökümü
Oxford metinlerinin devamı niteliğindeki Günce 1966-1990’da Fowles; kendini sorgularken yazarlığını pekiştirme sürecini satırlarına yansıtarak yaşamındaki gelgitleri, hayatını çileli hâle getiren şeyleri tüm naifliğiyle ortaya koyuyor. Bazen de bıkkınlığını not ediyor:
Kitaplardan bıkkınlık, düşünceler ve kitaplar, akımlar ve kültürler, günümüz entelektüel yaşamı hakkında konuşmalar… Bir sel, bir doğa felaketi gibi. Bir sürü insan sesi. Hepsi birbirine karışıp evrensel bir çığlık oluyor sonunda.
Elizabeth’in de sıkıntıları dâhil bu günceye; Fowles’un yazarlığından, taşradan ve kaldıkları evden hayli hoşnutsuz olduğunu görüyoruz. İkili arasında zaman zaman gerginlikler baş gösterirken Fowles buna içerliyor:
Eliz’le fırtınalı günler, havanın hâliyle tam bir tezat. Kadın nefret ediyor ‘sessizlikten, genişlikten, boşluktan’; benim sevdiğim her şeyden, ne yazık ki.
Bu ortamda ve bu ruh hâli içinde Fowles yazmaya, gözlemlemeye ve düşünmeye devam ediyor; hem günlüklerinin sayfalarını dolduruyor hem de kitaplarının hazırlıklarını sürdürüyor. Öte yandan kendisini bir eleştiri öznesine dönüştürüyor; tüm ürettiklerinden azade biçimde benliğini ve davranışlarını, daha doğrusu var oluşunu sorguluyor. Bu sırada yazarlığı devreye giriyor ve âdeta bir filozof misali kavramları yerli yerine oturtmaya uğraşıyor. Sonra da Elizabeth’in beğenmediği fakat kendisini dünyanın rezilliklerinden uzak tutan kasabada yaşamanın verdiği huzurdan bahsediyor.
Aynı günlerde, Büyücü’yü beyaz perdeye aktarma hazırlıkları devam ederken Fowles da sürekli seyahat hâlinde. Elbette doğa gezintilerini ve bahçe işlerini de pas geçmiyor. Birbirinden ayrı iki hayat yaşadığını not ediyor bu dönemde; birinde mutluyken diğerinde hiçbir şeyi birbirine uyduramıyor ve kendini tıkanmış hissediyor.
Günce 1966-1990, bir tarafıyla Fowles’un iş dökümü, diğer yanıyla iç dökümü. Senaryo hazırlıkları, film setleri ve kitap yazım süreçleri bir yanda, Elizabeth’le anlaşmazlıkları, iç sıkıntıları ve üretme kaygıları öbür yanda.
Eleştirmen tarafının ağır bastığı günlüklerinin ikinci cildinde Fowles; gerek kitapları ve filmleri gerek insanların birbiriyle ilişkilerini inceliyor. Vardığı sonuçların çoğu ise ona kaygı veriyor. Kaygılarını artıran bir başka şey ise yeni kitabıyla ilgili olumsuz yorumlar:
‘Fransız Teğmenin Kadını‘ yüzünden depresyona girdim, nedendir anlamıyorum. Diğer iki kitaptan genel olarak çok daha iyi eleştiriler aldı. Ama çok dalgalı bir denizdeki kaya duygusu veriyor. Bir an göründü, şimdi sonsuza dek suyun altında. Elimde kalan sadece eleştiriler ve insanların yazdığı üç dört mektup ve kitabın hiç de iyi satmadığı kanısı.
Fowles’un küçük mutlulukları da güncedeki yerini alıyor; “okuma ve yaratma yaşantısı yeterli geliyor ama bundan mutlu olmam kötü” diyor. Okumaya ve yazmaya devam ediyor; sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen vakitlerine dek okuyup yazıyor.
Zamanı durduran ölüm
Metinler ve düşünceler arasında gezindiği gibi ülkelere ve şehirlere de seyahat ediyor Fowles; ABD’ye gidiyor, oradan Fransa’ya yollanıyor ve İngiltere’ye dönüyor mesela. Kentlerin dokusunun korunamaması ise kültürel keyiflerini bozuyor.
Fowles’un Elizabeth’le ilişkisinde bazı zamanların yanı sıra kitap yazma süreçleri ve metinlerinin senaryolaştırılma aşamaları birer küçük felaket hâlini alıyor. Özellikle 1970’lerin ortalarının Fowles için hep gerilimle geçtiğini görüyoruz. Onun da Elizabeth’in de depresyonu bitmek bilmiyor. Bu depresiflikten mi, yoksa işlerinin yoğunluğundan mı bilinmez Fowles, 22 Eylül 1977 ile 24 Eylül 1980 arasında günlüğüne tek satır yazmıyor. Kaleme kâğıda yeniden sarıldığında ise hem zihninin doluluğunu hem de yolculuklarını kaydediyor günlüğüne. Sonra yine karanlık bir tünele giriyor; 1981 ona iyi gelmiyor:
Mutlu bir yıl değil bu. Haftalardır hep keyifsiz bir halde uyanıyorum, sonra gün içinde ‘normallik’ yavaş yavaş biraz kurtarıyor beni. Nedeni kısmen film ve onunla ilgili bir sürü tanıtım, yani boynuma asılmış bir değirmen taşı gibi kariyer; kısmen de Eliz’le, bir düşmanlık ya da kavga falan olmadan, ters bir ozmotik süreçle birbirimizden kopmamız. Onun uzaklaşmasının (dışsal) nedeni bu eve, Lyme’a, benim ‘uyuşturucularıma’ (yani yerel tarihe, eski kitaplara, doğaya falan) -yani bugünden kaçmak için kullandığım her şeye- karşı bir nefret meselesi.
Ardından Fowles, içindeki çatışmaya dair satırlar kaleme alıyor:
Hayatımı işgal eden bir sürü şey var ve yıllardır böyle. Bütün kararlılığımı yitirdim ve günler bir gülün dökülen yaprakları gibi kayıp gidiyor, başlamadan bitiyor. İçimdeki paganla püritenin savaşı yaş ilerledikçe şiddetleniyor.

John Fowles
Koşturmaktan, yazmaktan ve kitaplarının filmleştirme çalışmalarından fırsat buldukça kendisini dinleyen, orada da üstüne gelen şeylerle yüzleşen bir adamla karşılaşıyoruz günlüklerde. Sonra yine işlerine dümen kırıyor Fowles; yaptıklarını, yapamadıklarını ve etrafında olup bitenleri kendisiyle tartışıyor. Fowles, günlük tutmanın absürt hayatına benzediğini ve bölük pörçük kaydettiği şeylerin geçmişe dönük bir hâl aldığını yazarken vakitsizlikten yakınıyor, şüphelere kapılıyor ve kaygılanıyor:
Başımdan o kadar çok şey geçiyor ki bunları kaydetmeye asla vakit yok. Kaydetmeye değip değmediğinden giderek kuşkulanıyorum. Bir şekilde, kısmen, ölümün sinsi gölgesi bu; tatilin son günlerine çok fazla şey tıkıştırmak gibi bir şey ve kısmen de enstantane çekmede, amatör fotoğrafçılıkta başından beri nefret ettiğim şeye –yani bir yerde, bir mekânda, bir zamanda bulunduğunu, kısacası, var olduğunu kaydetmek arzusuna– duyduğum küçümseme.
“Çok tembel bir yazarım ben” diyen Fowles, günlüğünde ürettiklerini, düşündüklerini ve kitaplarının oluşumu anlatırken bu cümlenin ironikliğini ortaya koyuyor âdeta. Söz konusu cümle, bir yanıyla da onun zihnindekileri hayata geçirmeye yetişemediği manasına geliyor. Hastalıklar, depresyonlar ve can sıkıntısı da bu “tembelliği” besliyor. Elizabeth’in ölümü ise âdeta zamanı durduruyor Fowles için:
Onun ebediyen gittiğini fark ediyorum. Ölümün gaddarlığı, müthiş gaddarlığı bu; insan bunun hakkında bir şeyler okuyabilir, bunu hayal edebilir, düşünebilir fakat onların hepsi feci şekilde solda sıfır kalıyor bu gerçeğin yanında.
Günce 1966-1990; kendisiyle uğraşan, kaybedene dek Elizabeth’le gelgitli bir ilişkisi olan ve onun ölümüyle hayli sarsılan, ürettiği kadar üretememekten dert yanan, edebiyat ve sanat ortamındaki gelişmeleri yakından izleyen Fowles’u çıkarıyor karşımıza. Başka bir deyişle ruhsal gerilimlerinin ve çöküşlerinin arka planda bulunduğu edebî ve sanatsal eleştirilerini kayda geçiren bir yazarla yüzleşiyoruz günlüklerin bu cildinde.
Günce 1966-1990, John Fowles, Çeviren: Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları, 458 s.

