Share This Article
“Sapkın” terimi çoğunlukla “norm karşıtı”, yazılı ve yazısız kurallara aykırı davranan, toplumla ve “genel ahlak”la uyuşmayan gibi anlamlarda kullanılıyor. Dahası, kanun tanımazlık ve sıra dışılık gibi manaları da var. Başka bir deyişle sapkınlık, toplum tarafından belirlenip sınırları çizilen “normal”in karşısında konumlanan “anormal” olarak da tanımlanıyor. Bu bağlamda “bilinçli kötülük” ile sırf toplumsal değerlerle çelişiyor diye “kötülük” olarak nitelenen eylemler ve davranışlar, zamanın ruhuna ters düşerken bazen de sanatı ve kültürü besleyen edimler sapkınlık şeklinde adlandırılabiliyor. Öte yandan, insanları gözünü kırpmadan toplu ölüme gönderenler, kişileri özgürlüğünden yoksun bırakanlar, cinsel ve fiziksel saldırıda bulunanlar sapkın diye nitelenebiliyor.
Élisabeth Roudinesco; zamana, kültürlere ve toplumlara göre farklılıklar gösteren sapkınlıkların tarihini ve “sapkınlara” karşı durarak toplumsal yaşamın nasıl inşa edildiğini anlatıyor İçimizdeki Karanlık Yan’da.

İnkâr ve cazibe arasında salınan tarihsel bir yolculuk
Roudinesco, sapkınlığın zarar verme, acı çektirme ve insanlık dışına çıkma tarafına yoğunlaştığı çalışmasında, sapıklık ile sapkınlık ayrımını ortaya koyarken girdiği suları şöyle tarif ediyor:
Daha çok, insanın üstünü örtmeye çalıştığı ama bütün bir zulmü içerisinde onun yerini sonsuzca gösteren bir kâbusa dalacağız.
Sapkınlığı kötülük yapanlar ve yüce iyiliği arayanlar diye iki kategoriye ayıran Roudinesco, onun ne menem bir şey olduğunu da yorumluyor:
İster kötülükten keyif alma ister en üst düzeydeki iyiliği arama tutkusu olsun, sapkınlık insan türünün gerçeğidir: Hayvan dünyasında sapkınlık olmadığı gibi suç da yer almaz. Her kültürde var olan bir insan gerçekliği olmakla kalmaz sapkınlık, aynı zamanda öncesinde sözün, dilin, sanatın, hatta cinsellik ve sanat üzerine bir söylemin varlığını da gerektirir. (…) Başka türlü söylersek sapkınlık, varlığın doğanın düzeninden kopmasıdır. O andan başlayarak sapkınlık, öznenin sözü aracılığıyla ayrıştığı doğayla alay etmek için doğaya öykünür. İşte zaten bu yüzden sapkın söylem hep katı bir ikiliğe dayanır, varlığını borçlu olduğu gölge payını dışlıyormuş gibi görünür. İyiliğin mutlaklaşması, kötülüğün çılgınlaşması, kötücüllük ya da erdem, lanetlenme ya da kurtulma. (…) Tıpkı cinayet, ensest ilişkiler ve ölçüsüzlüğün arzulanırlığı gibi sapıklık da sadece bir yasaya karşı gelme ya da yasadışı bir durum değildir, sınırsız keyfin büyük lanetinin hep dile geldiği, kendi kendisinden nefret eden, karanlık bir söylemdir.
Eski Yunan mitlerinden başlayarak yakın geçmişe uzanan bir çizgi çeken Roudinesco; inkâr ve cazibe arasında salınan bir tarihe doğru yolculuğa çıkıyor. Tanrılarla, insanlarla, ahlakla ve toplumla derdi olanlar da kötülük yapmaktan keyif alanlar ve kurallara karşı çıkanlar da bu tarih içinde konumlanıyor. Kadınlar için ölüm fermanı çıkaran erkekler, ataerkil toplumda kadınları “temiz” görmeyenler, soyluluğunu kendinden aşağı sınıflar için bir güç gösterisi hâline getirenler, acı çektirerek bedenleri arındıracağını düşünenler bu tarihin bir köşesinde bulunurken dini ve dinî figürleri arzuları için kullananların da aynı tarihte yerini aldığını hatırlatıyor yazar:
Tıbbın insanlara ne doğru dürüst baktığı ne de iyileştirdiği bir dönemde, hayat ve ölüm Tanrı’ya aitti; sonradan sapkınlık olarak görülecek farklı deneyimler, kirlenmeler, kendini yok etmeler, kırbaçlamalar ya da inzivalar mistikler için İsa’nın tutkusuyla özdeşleşmeyi sağlayan değişik tarzlardı. Gerçek kutsallığa ulaşmak isteyenler için gönüllü kurbanlar olarak kendilerini bedenin acılarıyla dönüştürme söz konusuydu: Uyumadan, beslenmeden, açık havaya çıkmadan yaşamak, cinsellik taşıyan bedene pislik olarak bakmak, onu sakatlamak, onu dışkılarla kaplamak vs. bütün bu deneyimler onları sahneye koyanı, Tanrı’ya adanan bir sefanın egemenliğini kendi üzerinde uygulamaya götürüyordu.
Cezalandırma, arınma ve arzu arasında gidip gelen, yücelik ve kötülük sınırındaki sapkınlık; Roudinesco’nun anımsattığı üzere bazen ciddi travmalara bazen cinayete varan sonuçlar doğuruyor. Bunlar, kurala karşı yenilerini ortaya koyma veya ruhun ve bedenin kurtuluşu için normları ezip geçme ya da eğip bükme manasına geliyor. Roudinesco, tam bu noktada toplumda geçerli olan ve kanıksanan yasayı tersine çeviren Marquis de Sade’ın adını anıyor. Sade’ın ezip geçtiği veya eğip büktüğü bir şey ise Aydınlanma:
Sade’daki anlamıyla doğa öldürücüdür, tutkuludur, aşırıdır ve ona hizmet etmenin en iyi şekli, onun örneklerinin peşinden gitmektir. Sade, aydınlanmacıların yolunu saptırırken ‘bir ölüm dansı içerisinde, bir suç ve hovardalık felsefesi oluşturur.’ Dünyayı akıl aracılığıyla ve bilgi ve tekniklerin bir sunumuyla açıklamaya çabalayan ansiklopedicilere karşı, Sade bir kötülük ansiklopedisi geliştirmiştir, bunun temelinde sınırsız bir hazza dayalı sert bir pedagoji zorunluluğu vardır.
‘Ödev’ ve ‘görev’ ahlakıyla gelen kötülükler
Sapkınlık ve sapıklık tamımlarında hep ihlale atıf olduğunu hatırlatan Roudinesco, bir eylemi “ihlal” diye nitelemenin veya yorumlamanın kişiden kişiye, toplumdan topluma ve dönemden döneme değiştiğini söylerken vakti zamanındaki uygulamaları anımsatıp bunun öncüsünün ismini veriyor:
Beden, kendini ortaya koymakta zorluk çıkaran bir hastalığın izini sürebilmek için doktorun başvurduğu tek tanığa dönüştüğünden eşcinselliği tanımlamak amacıyla bedenin cinsel bir patoloji olarak ele alınıp zehrini yaydığı ‘delikleri’ iyiden iyiye incelemek gerekir. Bu yüzden gerek hukuk gerek tıp literatüründe, gitgide eşcinseller cinsel ilişkiye girdikleri yerde izlenmeye başlanacaktır. Suçüstü yakalanıp uzmanlar tarafından incelendikten sonra bedenleri, toplumdan ve bilimden sakladıkları kötülüğü en sonunda açık edecektir. Başka bir deyişle eşcinselin maskelerini düşürmek için tıp-hukuk karışımı bir söylem, eşcinseli bir transseksüelle, bir pornografla, bir fahişeyle, bir fetişistle, kısacası yabancılaşmış bir cinsel sapıkla, suçlu ya da caniyle karıştıracaktır. Demokratik devletin kendisinden korunmak istediği, ‘sapkın’ adı verilen bir cinselliğin yol açacağı kötülükleri sonsuzca dile getirmeyi apaçık hedef hâline getiren bu tür pozitivist akıl hastalıkları söyleminin en sapık temsilcisi hiç kuşkusuz, ünlü Fransız doktoru Ambroise Tardieu olmuştur.

“Élisabeth Roudinesco, sapkınlığın zarar verme, acı çektirme ve insanlık dışına çıkma tarafına yoğunlaştığı çalışmasında, sapıklık ile sapkınlık ayrımını ortaya koyarken girdiği suları şöyle tarif ediyor: ‘Daha çok, insanın üstünü örtmeye çalıştığı ama bütün bir zulmü içerisinde onun yerini sonsuzca gösteren bir kâbusa dalacağız.'”
İnsanlara haksız yere “sapık” diyenlerin sapıklıklarına dair tarihsel örnekler sıralayan Roudinesco, “bilim” kisvesi altında yapılan kötülükleri, insanlık dışı uygulamaları ve bunların sadık takipçilerini ifşa ediyor. Dahası, kutsallaştırma yoluyla insanların yaşamına müdahale edilmesinin de kişilerin kategorilere ayrılmasının da hakiki sapkınlığa ve sapıklığa birer örnek olduğunu gösteriyor bize:
On dokuzuncu yüzyılın sonunda ve bütün yirminci yüzyıl boyunca (…) ne kadar biyolojik, kalıtımsal, organik kökenli bir patoloji olarak tanımlanıp kutsallığından uzaklaşıyorsa uygarlık için o kadar gereksiz görülüyordu. Sapık güruh, cinsel sapıklar kataloğunun bitip tükenmez canlandırmalarına konu olup hasta, yarı deli, yozlaşmış, dejenere diye gösterilip tehlikeli sınıfların proleterleri gibi sayılmıştır: Kötü bir ırk. O dönemde sapıklar, daha önce de belirttiğim gibi eğer doğru dürüst davranmazsa sadece kentlerden değil, insanlıktan da men edilme tehdidiyle karşılaşmıştır.
Kötülükten keyif almanın ve onu yüceltmenin, kelimenin tam anlamıyla bir sapıklık olduğunu tarihsel örnekler yardımıyla anlatmaya uğraşan Roudinesco; Nazilerin, Almanya ve Avrupa’nın geri kalanında 1930’ların başından 1945’e dek giriştiği eylemleri anımsatıyor. İnsanın nesneleştirilme ve sayılara indirgenme; daha doğru ifadeyle şeyleştirilme nüvelerinin pozitivizmle ortaya çıktığını, sonrasında kitleler hâlinde totalitarizmin biyolojik planlamalarının kurbanına dönüştürüldüğünü Adorno’ya ve Horkheimer’a atıflar yaparak belirtiyor yazar. “Ödev” ve “görev” ahlakı veya buyruğu gereği hareket edenlerin yarattığı, üstelik sorumluluğu tarihe ve kendilerine emir verenlere attığı bu sapıkça eylemlerin kötülükten haz almanın, duygu noksanlığının, makineleşmenin ve acımasız mantığın bir örneği olduğunu bu kez Arendt’e gönderme yaparak ifade ediyor. Roudinesco’nun bir başka yorumu ise şöyle:
Auschwitz suçu, türlerin doğal seçimini evcilleştirme amacını güdüyordu gerçekte, bunun yerine insanlığın sözüm ona biyolojik bir yeniden yapılandırılmasına temellendirilen bir ırk bilimi ikame ediliyordu. Bunun sonucunda Naziler dünya adlı gezegende kimin oturup oturmayacağına karar verme hakkını küstahça kendilerine vermişlerdir. Bu yüzden kökten kötülük, insanın insan olarak önemsiz görülebileceği bir sistemin meyvesiydi.
Yalnızca Auschwitz değil, 1933-1945 arasında Nazilerin tüm eylemlerinin Almanya ve Avrupa’yı kasıp kavurmasının akla tapınmacılığın, görevin ve ödevin şiddetle harmanlanmasıyla gerçekleştiğini belirtiyor Roudinesco. Ardından meselenin bam teline vuruyor:
Nazizm, bir devletin, aydınlanma ideallerinin ters yönünde giderek nasıl olup da sapıttığını, kökten kötülüğe batarak, bilimi araç olarak kullanıp insanlığı nasıl yok edebileceğini göstermiştir. Bu yüzden de Batı uygarlığının sürekli karşı gelerek savaştığı, evcilleştirmeye çalıştığı tutkular, içgüdüler ve bedenlerin bastırılmış, yeraltına itilmiş içgüdülerin bir gerçekliğini yeniden ortaya çıkarmıştır. Sapık olarak gördüğü halkı, bunların arasında en sapık olarak bildiği Yahudileri yok etmeyi hedefleyen sapık bir sistemdir.
Roudinesco, sapkınlık ve sapıklık meselesine edebî, felsefi, tarihsel, politik ve psikolojik açıdan baktığı çalışmasında, insanın ruhunun ve zihninin karanlık noktalarını ortaya koyarken hem “sapık” ve “sapkın” sıfatlarını kullananların hem de bunlardan mustarip olanların penceresinden bakıyor olup bitene. İnsanın yücelik takıntısını da kötülüğe yatkınlığını da bu bağlamda yorumluyor.
İçimizdeki Karanlık Yan, Élisabeth Roudinesco, Çeviren: Nami Başer, Sel Yayıncılık, 200 s.

