Share This Article
Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley‘in torunu, ünlü biyolog Sir Juilan Huxley‘in kardeşi Aldous Huxley’nin (1894-1963) annesi, şair ve denemeci Matthew Arnold‘ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Aldous Huxley‘in dünya görüşünün temellerini atmasını sağladı. 1908-1914 arası yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton’da öğrenciyken onu neredeyse kör eden göz hastalığı ve kardeşinin intiharı, Huxley’in hayatında silinmez izler bıraktı.
1916-1920 arası, daha çok Fransız simgecilerinden esinlendiği şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı. Ancak Aldous Huxley ismi, okurların zihninde hemen Cesur Yeni Dünya adlı distopyayı canlandırıyor. Hiçbir bireyin denetimden kaçamadığı ve teknolojinin iktidarının hüküm sürdüğü bir ortamı anlatan bu distopya, bir klasik sayılmasının yanı sıra Huxley’i dünyaya tanıtan eserdi. Onun eleştirel biçeminin en üst noktasını yansıtan kitap, yazara büyük bir ün kazandırdı ve geleceğin dünyasına ilişkin fikirler üreten herkesi etkiledi.
Ömrünün sonlarında Doğu düşüncesi ve mistisizme yönelen Huxley’in, kaleme aldığı Algının Kapıları ile onun devamı niteliğindeki Cennet ve Cehennem, yazarın o döneminin ürünüydü.

Gerçeklik âlemindeki değişiklik
Algı Kapıları’nın kökeninde Alman farmakolog Ludwig Lewin’in meskalin araştırmaları yatıyor. Meskalin, peyote denilen bir tür kaktüsün kök ve çiçeklerinden elde edilen, bireyin duygu durumu ve kişilik yapısında kimi farklılaşmalara neden olan bir madde. Yarattığı halüsinojenik etki, çoğunlukla görsel ve ender biçimde işitsel olan meskalinin elde edildiği peyote, Yeni Dünya’ya ayak basan İspanyolların ifadesiyle “Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için tanrısal bir öneme sahipti.” Bunun başlıca nedeni yapılan deneyler sonunda keşfedildi: Peyoteden sağlanan meskalin, bilincin niteliğini derinden etkiliyordu.
Kendisi de meskalini deneyen Huxley, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
İlacı yuttuktan yarım saat sonra ağır ağır dans eden altın renkli ışıkları fark ettim. Biraz daha geçince belli bir düzen içerisinde hiç durmadan değişen bir canlılıkla titreşen parlak ve güçlü bir enerjiyle dolup şişen, sonra da patlayan, görkemli kırmızı yüzeyler görmeye başladım. Bir ara gözlerimi kapayınca gri renkli karmaşık yapılar ortaya çıktı; içlerinde, büyük bir yoğunlukla, soluk mavimsi renkte küreler beliriyor, belirdikten sonra da sessiz sedasız yukarı doğru kayarak görüşümün dışına çıkıyorlardı. Ama insan ve hayvan yüzleri ya da şekilleri hiç yoktu. Ne bir manzara, devasa mekânlar, ne sihirli bir şekilde büyüyen ve şekil değiştiren binalar gördüm; drama ya da mesel namına hiçbir şey yoktu. Meskalinin beni götürdüğü diğer dünya ise görüntüler dünyası değildi; orada varlığını sürdüren, açık gözlerimle görebildiğim bir dünyaydı. Esas büyük değişiklik nesnel gerçeklik âleminde olmuştu. Öznel evrenimde neler olup bittiği ona kıyasla önemsizdi.
Huxley’in belirttiğine göre meskalin deneylerinin doğurduğu sonuçlardan en önemlisi, algının güçlenmesi, zaman ve mekâna olan ilginin sıfırlanması ile algılananların kavramsallaştırılamamasıydı. Şekersiz kalan beyin, zaman ve uzama dair ilgisini yitiriyor, duyuüstü algılamalar başlıyordu. Öte yandan meskalin, renklere yüksek güç ve derinlik katıyor; insanın, daha önce ayırt edemediği ince tonları algılamasını sağlıyordu.
Huxley’in yorumlarına bakılırsa meskalin, kişilik yapısında kullanılan doza göre farklı etkiler gösteriyor. Görsel yetileri güçlü olan insanların, meskalin sayesinde hayalperest hâle geldiğini söyleyen yazar, tam bu noktada şizofren ile meskalin kullanıcısı arasında bir karşılaştırma yapıp bir bağlantı kuruyor:
Şizofrenik kişi, mütemadiyen meskalin etkisi altında gibidir, bu yüzden de yaşamak için kutsallığının yetmediği bir gerçekliğin deneyiminden bir türlü kurtulamaz. Asli gerçeklerin en inatçısı olduğundan, onu savuşturamaz da. Bu gerçeklik onun, dünyaya salt insani gözlerle bakmasına asla izin vermediğinden, duraksız tuhaflığını, yakıcı anlam yoğunluğunu, bir uçta en kanlı vahşetlerden, diğer uçta katatoniye ve intihara varan son derece çaresiz tedbirler almayı zorunlu kılan beşeri ve hatta kozmik bir kötülüğün tezahürleri olarak yorumlamasına sebep olur.
Huxley, meskalinin sanatsal yaratıcılık ve üretim ile ilişkisi üzerine gözlemler yaparken “ilacın” belli oranda etkili olduğu sonucuna varıyor. Çünkü meskalin, bir bakıma algılamada ve bilinç düzeyinde yol açtığı değişimlerle farklı yaratıcılık kalıplarını tetikliyor. İlacın dinsel amaçlara da hizmet ettiğini ekleyen yazar, hem ilkellerde hem de yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış topluluk ve toplumlar arasında bu tür bir kullanımın yaygın olduğunu söylüyor.
Meskalin, önünde sonunda benliğin sınırlarını aşma yolunda ya da “kendinden geçme” biçiminde özetlenebilecek bir isteğe bağlı olarak etkin bir kullanıma sahip. Huxley, Dr. Slotkin’in görüşlerine değinirken peyote ve meskalini düzenli kullananların “daha üretken, daha ılımlı ve barışçı hâle geldiklerini” aktarıyor.
Zihnin ‘öteki’ bölgesinde
Meskalin deneyini, kişinin zihninin bilinmezlerini gün ışığına çıkarma ve hayal görme konusunda “aydınlatıcı” olarak niteleyen Huxley’e göre, sanat eserlerini kavramada kolaylıklar sağladığını belirtiyor. Bu anlamda Cennet ve Cehennem, Algı Kapıları’nın devamı ve yazar burada meskalin deneyiminin sonuçlarına yer vereceğini duyuruyor.
Meskalin veya derin hipnoz etkisi altında yaşananların “tuhaflığını” vurgulayan Huxley, bunun kendince bir düzeni bulunduğunu, o düzen içinde ilk ve en önemlisini ışığa verilen tepki olduğunu açıklıyor. Zihnin “öteki” bölgesinde görülenler son derece parlak olduğunu söylerken renklerin güçlendiğini ve ton farklılıklarının çok daha kolay ayırt edildiğini belirtiyor. Meskalin deneyinde görülenleri, renksiz rüyalardan ayıran özellik de bu.

Fotoğraf: Ullstein Bild
Deneyin bir başka etkisi, renkli, hareketli ve canlı geometrik biçimlerin algılanışı. Huxley’in aktardığına göre meskalin, bu biçimlerin ihtişamını artırıyor ve renkli zenginliğin keşfi kolaylaştırıyor.
Huxley, dinlerde ve inanışlarda parlaklık, renk seçimi, ışık ve değerli taşların ne gibi anlamlara büründüğüne değinirken onların nasıl kutsal simgelere dönüştürüldüğünden bahsediyor. Tüm bunların zihnin “öteki” bölgesini harekete geçirerek kişiye âdeta yeni bir dünya keşfettirdiğini söylüyor.
Modern zaman sipiritüalistlerinin de gelenekçilerin de haklı olduğunu vurgulayan Huxley’e göre keyifli görsel “cennet” ve “bazı şizofrenler ile meskalin kullanıcılarının yaşadığı türden dehşete düşürücü görsel deneyime benzeyen ‘cehennem’ de var.”
Zamanın en çok ses getiren çalışmalarından olan Algı Kapıları, Huxley’in mistisizme ilgi duyduğu yılların ürünüydü; yazar, algının nasıl açıldığını, zihnin karanlık noktalarına nasıl ulaşıldığını ve meskalinin etkisinin ne yönde olduğunu araştırmıştı. Bu sırada kendisi de meskalin alarak ilacı kullananlarla bağ kurmuştu.
Huxley, uzun zaman önce yazdığı Algı Kapıları ile Cennet ve Cehennem’de, günümüzün revaçta olan ve neoliberal sistemin ustalıkla paketleyip pazarladığı mistisizm ve kendinden geçme eylemini, biraz merak biraz da deneysel manada gerçekleştirerek kayıt altına almıştı. Huxley’in algı ve bilme süreçlerine etkisini araştırdığı meskalin deneyleri, kitapların yayımlanmasını izleyen yıllarda, zamanın ruhuna uydurularak biraz da amacından saptırıldı; “hayatın karmaşasından uzaklaşma” ve “andan kopma” gibi kaygan zeminlere çekilen zihin arındırma ritüellerine dâhil edildi. Kısacası yazarın yaptığı ve amaçladığı noktadan hayli uzaklaştırılan bir eylem hâlini aldı.
Algı Kapıları-Cennet ve Cehennem, Aldous Huxley, Çeviren: Göksu Göçhan, İthaki Yayınları, 128 s.
