Share This Article
Kapitalizm, özellikle de neoliberal kapitalizm, belleği parçalayıp bize hatırlamak yerine nostalji tüketimini salık veriyor. Nostaljiyi, “geçmişe doğru bir yolculuk” olarak tanımlayan Barbara Cassin, “dönüş”ün yanına “kök salmayı” ve “kökünden sökülmeyi” de ekliyor. Bugün, neoliberalizmin bize tükettirmeye çalıştığı şey tam manasıyla “geri dönme hakkı.” Bunu, piyasanın ve tüketim endüstrisinin istediği ölçüde gerçekleştirmesi bekleniyor kişilerden. Hâl böyle olunca asıl tutunmamız gereken şey, hafıza ile geçmişi geleceğe taşıma ya da geri çağırma eylemi.
Hatırlama için “hafızanın hayret verici gücüyle karşılaşma” diyor Francis A. Yates. Bu durum, Schiller’in deyişiyle “tarihi dünyanın mahkemesi hâline getiriyor.”
Schiller’in bahsettiği mahkeme, hatırlama yoluyla geçmiş ve şimdi arasında bağ kurmaya denk geliyor. Bu da gerek bireysel gerek kolektif bellek yardımıyla düne bakıp bugünü anlamak ve geleceği şekillendirmek demek bir yönüyle. Söz konusu yolun aksini tarif eden Beatriz Sarlo’ya göre hatırlama ve bellek noksanlığı, kişileri ve toplumları bir kara delik misali yutuyor.
Geçmişin daima canlı olduğunu ve hafızanın gücünü hiç akıldan çıkarmadan bir kültürel belek projesine imza atan Melisa Yıldırım ve Ulaş Bager Aldemir, tarihin akıcılığını anımsatıyor. Geçmiş Gelecektir başlığı altında kitaplaştırdıkları tanıklıklar, bugünün ve yarının kuruluşunda dünün ne kadar hayatî olduğunu hatırlatıyor.

Sadece kişisel değil, tarihsel geçmiş
Hatırlamak, geçmiş ile bugün arasında bağ kurmak olduğu kadar, düne yön vermiş, şimdide izi kalmış ve yarının inşasında rol oynaması muhtemel fikirleri de düşünmek demek. Dolayısıyla hatırlamak, politik bir eylem ve Aldemir’in de altını çizdiği üzere var oluşumuzu etkileyip biçimlendiren bir edim. Bunun ne denli önemli olduğunu, Aldemir’in ve Yıldırım’ın çalışmada yer verdiği ve andığı isimlere bakınca fark ediyoruz: Michael Löwy, Gretchen Dutschke Klotz, Jacques Rancière, Étienne Balibar, Alain Badiou, Franco “Bifo” Berardi, Tarık Ali, Jeremy Corbyn, Peter Burke… Bu ve diğer isimler, hafızanın iletişimle, anlatımla ve hatıraların aktarımıyla var olduğunu; kişilerden kişilere ve geleceğe taşındığını anımsatıyor bize. Bir zamanlar dünyayı değiştirmek için yola koyulanların, şimdiye ve geleceğe seslenmesiyle biraz daha genişliyor bu hafıza. Aldemir ve Yıldırım, bahsi geçen hafızanın 1968 kesitine yoğunlaşarak yaşamöyküleri, tanıklıklar ve eylemler üzerinden hikâyelere aracı oluyor.
Kendisiyle söyleşi yapılan her isim, sınıf bilincine nasıl eriştiğini, sosyalizmle nasıl ve nerede tanıştığını, aldığı eğitimleri ve zamana tanıklığını anlatırken geçmişin diriliğini ortaya koyuyor. Başka bir deyişle devrimci gelenekte bayrak yarışının nasıl sürdürüldüğünü ve bunu hem entelektüel düzlemde hem de sahada nasıl gerçekleştirdiklerini anlatıyorlar. Kısacası teori ile pratiğin yan yana gelişinin canlı birer örneği hepsi.
“Entelektüellik sosyal bir sınıf değil, ekonomi dışı kriterlerle tanımlanan sosyal bir kategoridir” diyen Löwy, 1960’larda ve 1970’lerdeki sorunlara Marksist pencereden bakışını yaşamöyküsüyle birleştiriyor.
Geçmişi hatırlamanın ve yâd etmenin, gelecek için mücadeleye girişilmesi hâlinde mana kazanabileceği fikrinde birleşen bu isimler, vakti zamanında dâhil oldukları fraksiyonlar sebebiyle bazı konularda ayrı düşüyor. Fakat geçmişin sadece kişisel değil, tarihsel olduğu noktasında buluşuyorlar.
Avrupa’nın dört bir yanında 1968’le taçlanıp sonrasında devam eden devrimci akımın temsilcilerinden ve tanıklarından Gretchen Dutschke-Klotz, “anti-otoriterlik ile demokrasinin aynı şey olmadığını ancak onların birbirini koşulladığını” söylerken yakın geçmiş ile günümüz arasında bağ kuruyor.
Anlatılarda, geçmişte üretilen şiddete karşı savunulan demokrasiye ve kurulmak istenen yeni dünyaya dair fikirler hayli geniş yer kaplıyor. Bunlarla beraber, entelektüellerin ve politik figürlerin birbiriyle ilişkisi, ortaklıkları ve ayrı düştükleri noktalar da karşımıza çıkıyor. Jacques Rancière, bahsi geçen ortaklığı ve ayrımları entelektüellik üzerinden yorumluyor:
Entelektüel kimliğinden hazzetmiyorum, ben bir araştırmacıyım. Bu ilk önemli noktayı vurguladıktan sonraki ikinci nokta da eğer bir araştırmacıysanız özellikle de kadrolu bir araştırmacısıysanız ve muazzam potansiyelleri sorguluyorsanız belirli bir duyu ve duygulanım kültürüne sahip olmanız gerekir, bu sadece entelektüel ya da tarihsel bir araştırma meselesi değildir: Belgeler ve bir konu vardır, siz de bunları yorumlarsınız. Arşive de aynı gözle bakmanız gerekiyor, çevrenize, sokakların görüntüsüne, gökyüzündeki bulutların görüntüsüne baktığınız gibi. (…) Bir filozof ya da felsefe araştırmacısı olmak, Atina sokaklarında gezen Diogenes gibi bir filozof olmakla aynı şey değildir. Filozof kimliğimi sergilemeyi hiç sevmiyorum, zira entelektüel kimliği, entelektüelden entelektüel olduğunu kanıtlaması ister, oysa entelektüel zekâ temsilcisidir. Bence bir entelektüele övgü aptallaştırır.
Tüm kurumları sarsan eylemler
Geçmiş Gelecektir’in anlatıcıları, hayatlarının bir döneminde mutlaka politik eylemlerin ya içinde olmuş ya da bunları yorumlamış kişiler diğer yandan da entelektüeller; uzmanlaştıkları konuların yanı sıra şiirle, edebiyatla, sinemayla, tiyatroyla ve felsefeyle ilgili derinlemesine bilgi sahibi hepsi. Aynı zamanda büyük çoğunluğu, 1960’larda ve 1970’lerdeki eylemlerin tam ortasında bulunmuş; yakın geçmişin hem kuruluşunda yer almış hem de o dönemi yaşamış. Étienne Balibar, 1968’in tarihî önemini, başarısını ve başarısızlığını anlatırken bu kuruluşa ve yanmışlığa göndermede bulunuyor:
1848 ve 1968 ayaklanmaları başarıya ulaşamasa da iki büyük dünya devrimi olarak ortaya çıkar, bu iki ayaklanma sadece kelime olarak bir rezonansa ya da anlama sahip değil, aslında bir tür tarihi mucize manasında dünyanın her yerinden insanlar tarafından eşzamanlı gerçekleştirilen devrimci olayların ya da anların iki nadir örneğidir. (…) Burada önemli olan, daha önce Foucault ve diğerlerinin de kavradığı gibi 68’in Fransa’da, tüm toplumu kapsayan otorite karşıtı bir hareket hâline gelişidir, 1968 tüm iktidar ya da otorite yapılarını, yani okulları, hastaneleri, psikiyatri hastanelerini ve diğer tüm devlet kurumlarını kökten sarsmıştı.
Yaşarken yazılan tarih ile geleceği inşa eden geçmişin buluşmasına rastlıyoruz 1968 anlatımlarında. Alain Badiou; nostalji, devrim ve geçmiş bağlantısı kurarken düne bakarak bugüne ve geleceğe dair çıkarımlarda bulunuyor:
Geçmişin kesinlikle estetik bir değeri vardır. Geçmiş ve nostalji çoğu zaman bir tür dünya vizyonu, kayıp bir temaşa sunar. Bu devrimci bir şey midir? Neden olmasın? Fakat ben bugünün dünyasında devrim fikrinin pratikte ortadan kalktığını düşünüyorum. Aslına bakarsanız çok büyük düzeyde ortadan kalktı. Dünyanın bugün yaşadığı krizin sebebi, her türlü radikal dönüşümün ve dünyanın pozitif dönüşümünün ortadan kalkışının yarattığı çaresizliktir.
Dünden önce, bugünden sonra
Çalışmada görüşlerine, fikirlerine ve tanıklıklarına başvurulan isimler, kendi pencerelerinden 1968’in öncesini, o günleri ve sonrasını anlatıyor. Örneğin Tarık Ali, 1960’ların öncesinde de o vakitlerde de ve şimdi de tartışılan bir konuyu, bir sorunu hatırlatıyor; İsrail-Filistin meselesini:
Arap dünyasında İsrail’e karşı çıkıldığı söyleniyor ancak bunlar sözlerle sınırlı; daha fazlasını göremiyoruz. Baktığımızda, İsrail’le ilişkilerini kesen Güney Amerika ülkeleri, Arap ülkelerinden daha fazla; Arap ülkeleri ise İsrail’i tanımaya devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar unutulmaya çalışılsa da Filistin’de yaşanan soykırımı izlerken geçmişte yaşanan kıyımları yeniden hatırlıyorlar; ancak iki olay arasında bağlantı kuramıyorlar. Oysaki iki olay arasında bir bağlantı var. Eğer İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi karşıtı zulümler olmasaydı, bugün Filistinlilerin bu kadar kolay mağdur edilmesi de mümkün olmazdı ve dünya, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarına karşı bu kadar anlayış göstermezdi.
Jeremy Corbyn’in, geçmişte her şeyin iyi olup olmadığını sorgularken nostaljiye mesafeli yaklaştığını görüyoruz. Tarihçi Peter Burke ise uzmanlığına uygun şekilde eğildiği nostaljinin devrimle ve felsefeyle bağlantısını kuruyor:
Nostalji, bence, iki yönlü çalışır. Bazı insanlar geçmişe özlem duyar ve muhafazakâr olur, mümkün olduğu kadar çok şeyi korumak ister, hatta geri dönmenin bir yolu olsa bunu seçerlerdi. Ancak bazı insanlar için geçmişe duyulan özlem, günümüzü başka yollarla eleştirmek için bir temel oluşturur. (…) Geçmişin bazen daha sonra gerçekleşen, bazen de hiçbir zaman gerçekleştirilmemiş bir vaadi taşıdığına inanıyorum. Tarihçilerin her zaman hatırlaması gereken şey, olayların başka türlü de gelişebileceği, herhangi bir anda belirli bir yöne gitmenin kaçınılmaz olmadığıdır.
Çalışmayı, “geçmişi hem siyasal anlamda bir geleceğe dönüştürme hem de onu yaşayarak hatırlama” amacıyla hazırlayan Aldemir’in ve Yıldırım’ın, yaşamöykülerine ve tanıklıklarına yer verdiği isimler, 1968 mirasının günümüze nasıl ulaştığına, onun bugünden bakıldığında nasıl göründüğüne ve geleceğe nasıl taşınabileceğine dair görüşlerini sıralıyor. Bununla birlikte, yakın geçmiş ile şimdi arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koyuyorlar. Böyle baktığımızda Geçmiş Gelecektir başlığıyla yayımlanan çalışmaya el verenlerin bize gösterdiği en önemli şey, neoliberal kapitalizmin darmadağın etmeye uğraştığı hafızayı, kültürel bellek bağlamında yeniden gündeme getirmesi ve hatırlamanın, geleceği kurmada oynayacağı rolün asla yadsınmaması gerektiği.
Geçmiş Gelecektir, Yayına Hazırlayan: Ulaş Bager Aldemir ve Melisa Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, 330 s.
