Share This Article
Yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından biri olan Ludwig Wittgenstein, felsefî ıstırabı da hayli meşhur bir isimdi. “Kilitli olmayan ve içeriye doğru açılan bir kapıyı sürekli iterken çekmeyi akledemeyenlerin” yardımına koşmuştu.
“Kavanozdaki sineğe çıkış yolunu göstermek” diye tanımladığı felsefe, onun için konuşulanların (üzerinde konuşulabilenlerin) ve susmaların (konuşulamayanlar hakkındaki sessizliğin) ayrımını yapmanın önemli bir yoluydu.
Sınırlara ve dil yardımıyla olguların resminin nasıl çizileceğine kafa yoran Wittgenstein, kuşkunun yön verdiği çatışmalı akıl yürütmeleriyle felsefe problemlerine gömülmüştü. Anlam, anlamsız ve anlam-dışı filozofun dönüp dolaşıp geldiği, hareket ettiği ve kendisiyle tartıştığı temel noktalardı. Dolayısıyla dil ve dünya arasındaki bağlantıya sürekli atıf yaparken Birinci Dünya Savaşı sırasında cephede yanından ayırmadığı defterlerinden birine şunu yazmıştı:
“Benim güçlüğüm, yalnızca -büyük- bir ifade güçlüğü.”

Bahsettiği sıkıntı, Wittgenstein’ın tüm metinlerine yansıdığı gibi ömrünün sonuna dek peşini bırakmamıştı. Bu, dilin olanaklarını ve sınırlarını anlayıp anlatma çabası sırasında da kendisini göstermişti. Öte yandan bu güçlük ve çaba, filozofun kurduğu mantık mimarisini sağlam temellere oturtmasını sağlamıştı. Söz konusu mimarinin özünü oluşturanlardan biri de şuydu:
“Dünya hakkında ne söylenebileceğine dair kavramları sıraya koymak felsefenin bir parçasıdır. Bir odayı düzenlemek ve aynı zamanda düzenlemenin ne olduğuna dair net bri fikir edinmek.”
Yanlış anlamaların ve yanlış anlatmaların üstesinden gelmek isterken tutulduğu felsefî sıkıntı, Wittgenstein’ı Norveç’te fiyort kıyısında inşa edip düşünmeye çekildiği kulübede de Avusturya kırsalında öğretmenlik yaptığı dönemde de Cambridge’deki hocalığı sırasında da yalnız bırakmamıştı. Bu durum, Cambridge’deki dersleri sırasında öğrencilerine şöyle anlatıyordu:
“Felsefi sıkıntı özünde şudur: Bir sistem görür gibi olursunuz, yine de gerçekler ona oturmuyor gibidir ve hangisinden vazgeçeceğinizi bilemezsiniz. Yakınınızdaki bir şey bir kütüğe benzer, sonra bir insana, sonra yine bir kütüğe. Bu şöyle olur: Sözcüklerin etkisi çok güçlüdür. Örneğin ‘sayı’, nicel olması gerektiğini düşündürür. Kuralları önce hatırlar, sonra unutursunuz. Sistem, dilde somutlaşmış görünür, ne var ki kurallara yakından baktığınızda, öyle olmadığını görürsünüz. Bazen size bir gerçeğin söylenmesiyle sakinleşebilirsiniz. Diyelim ki bir gerçeği benzersiz kabul ediyorsunuz. Bu bir bakıma tatmin edici, bir bakıma rahatsız edicidir. Şüpheyi, şu ya da bunun benzersiz olmadığını göstererek giderebilirsiniz: İnsanlara bildiği gerçekleri hatırlatmak yatıştırıcı bir etkiye sahiptir -benzersiz görünen bir gerçeğe benzer gerçekleri hatırlatmak. Size o gerçeğin dünya sistemiyle hiçbir ilgisi olmadığını gösterir.”
Cambridge’de anlattığı ve hayatının tamamına yayılan bu felsefî sıkıntı, Oets Kolk Bouwsma ile ömrünün son dönemecinde (1949-1951) gerçekleştirdiği sohbetler sırasında da karşımıza çıkıyor. Wittgenstein ile Konuşmalar başlığıyla yayımlanan Bouwsma’nın notlarında, filozofun felsefî acı ve coşku arasında gidip gelişine, kaygılarına ve karamsarlığına, felsefe yapma ve düşünme biçimine rastlıyoruz.
Dil ve harita bağlantısı
Bouwsma ile Wittgenstein’ın fiziksel ve zihinsel yürüyüşleriyle yüzleştiğimiz kitap, aynı zamanda mantık, filozofun felsefî söylemi ve meslekî gelişimi, felsefî problemler ve felsefe problemleri üzerine konuşmalardan oluşuyor.
Bouwsma, dil-mantık ve anlam ekseninde felsefî meselelere dair konuştuğu Wittgenstein’ı gözlemliyor; “hakkında işittiğim onca hikâyeden sonra, rahat ve cana yakın tavırlarıyla bana hoş bir adam gibi geldi” diyor onun için. Sonrası da var:
“Anlamsızca belirsizliğe ya da beyhude konuşmalara hiçbir biçimde tahammül edemiyor ve bunu gösteriyor. Bu, çoğumuzun diken üstünde olması gerektiği anlamına geliyor.”
Kronik huzursuz Wittgenstein’ın, hem ruhunu hem de etrafını tedirgin etmesi, çalışma ve düşünme disiplininden kaynaklanıyordu. Bouwsma ve o dönem yanındaki herkes bu gerçeğin farkına varmış görünüyor. Filozofun bu disiplini, bir restoran tabelası veya etik üzerine tartışırken de kendisini hayli yoğun biçimde gösteriyor.
Bouwsma, sarsılmaz disiplinin ardında kendini “lüzumsuz” diye niteleyen, iç kavgaları hiç bitmeyen ve zaman zaman bunun su yüzüne çıktığı Wittgenstein’la karşılaşırken filozofla sırdaş olduğunu söylüyor; felsefî tartışmaların yanı sıra bazen zihninde dönüp duranları açıyor ona Wittgenstein:
“Cambridge’deki işimi bırakmamın iki sebebi vardı. Birincisi, kitabımı bitirmek istiyordum. (…) İkincisi, niçin ders vereyim ki? Beni dinlemesinin X’e yararı nedir ki? Ancak düşünen kişi, o düşünceden bir fayda sağlar.”
Bouwsma, birkaç öğrenci ve Wittgenstein, bir yandan felsefe tarihinin kilometre taşı problemlerini tartışıyor, diğer yandan da günlük yaşam içinde birbirini anlamaya uğraşıyor. Yürüyüşlere çıkıyorlar, yemek yiyorlar ve kısa aralıklar dışında hep konuşuyorlar. Bu sohbetlerin neredeyse tamamında Wittgenstein’ın mantık mimarisi ve cümlelerle resmetme (tasvir) fikri tüm yönleriyle tartışılıyor.
Düşünmenin, konuşmanın ve hatta felsefe yapmanın sınırlarının tartışıldığı sohbetlerinde Bouwsma’nın yüzleştiği gerçek, Witttenstein’ın dile ve ifadeye her şeyden çok daha fazla önem verdiği. Harita ile dili ve ifadeyi birbirine benzeten bir filozofla karşılaşıyor Bouwsma:
“Bazı sözcüklerin anlamı, işaret edilerek gösterilebilir ama cümlelerin anlamı gösterilmez. Bu bizi, bir kez daha, yanıltan nokta olabilir. Bazı sözcüklerin işaretle gösterilebilecek kadar açık tanımları olduğu için cümlelerin de böyle olduğunu sanıyoruz. Böylece cümlenin işaret ettiği bir önermenin bulunduğunu sanmaya başlıyoruz. Demek ki harita okuyan kişi haritayı nasıl kullanacağını bilen biridir ve bir dili konuşan kişi, cümleleri nasıl kullanacağını bilen biridir.”
Vasat felsefenin uzağında
Bouwsma ile Wittgenstein’ın konuşmaları dil ve dünya bağlantısıyla şekillenirken filozofun yirminci yüzyıla dair eleştirileri de araya giriyor. Özellikle felsefenin getirildiği noktaya ve felsefeye atfedilen değere itiraz eden Wittgenstein’ın öfkesini not etmiş Bouwsma:
“Bu çağ, popüler bilim çağı ve bundan ötürü felsefe çağı olamaz. Bu duruma bir itirazı yok. Hatta popüler bilimin iyi bir örneği olarak Faraday’ın ‘The Chemical History of a Candle’ başlıklı kitabını tavsiye etti. Üçkâğıtçılık saydığı sansasyonculuğa karşı. Eddington ve Jeans birer hokkabaz. Bu alanda seçkin bir çalışma çok daha dikkatli olmak zorunda, analojiler iyi seçilmeli ve incelikle çalışılmalı. Hatta felsefenin nihai gayesi, hile yapmayan ve kafa karışıklığını gideren parlak bir popüler bilim hâline gelmek olabilir pekâlâ. Özellikle radyoda yapılan felsefî konuşmalara öfkeliydi, bu daha fazla sansasyon demek.”
Yürüyüşler ve konuşmalar sırasında Wittgenstein, hızla değiştirilen ve bir anlamda uçuculaştırılan yaşamda, insanlar ve muhitler süratle dönüşürken kendisini eski dünyaya ait hissettiğini söyleyip duygusal bağın zayıfladığı bir çevrede yaşamanın benliğinde yarattığı huzursuzluktan bahsediyor. Filozofun bu ve benzeri sıkıntıları, güçten düşene dek devam ediyor.
Felsefe, G.E. Moore’un felsefe çalışmaları, ikiliyi tanıştıran Norman Malcom, dil-felsefe-dünya ilişkisi üzerine düşünmeler ve çalışmalar sayesinde yolunun kesiştiği Wittgenstein, Bouwsma’ya göre vasat felsefe yapma kolaycılığından sıyrılmış ve dert edindiği sorunların üstüne tüm gücüyle giden biri.
Bouwsma, Wittgenstein’ı “derin, gösterişten uzak ve ciddi bir filozof” diye niteliyor ve ona dair daha geniş bir yorum yapıyor:
“Geriye dönüp bu konuşmalara baktığımda Wittgenstein’ın, sıkı çalışma anlayışını bükülmez bir azimle gerçekleştirmiş, kusursuzca dürüst bir adam oluşu beni daha çok etkiliyor. Bu anlamda kendi dizginlerini sıkı tutuyor ve belki de daha çarpıcı olanı, başkalarına ilişkin yargılarındaki amansızlığı. Bu, en azından kısmen, bir iddia ile ortaya çıkanlara yönelik küçümseyiciliğinin ve ödünsüz haşinliğinin de sebebi. Değer biçmeyi biliyor ve her türlü hile hurdaya ve bayağılığa karşı çok hassas. Hazımlarının olmasına şaşmamalı. Ahmaklara memnuniyetle katlanamıyor. Beni şaşırtan, bana gösterdiği sabır ve dostane tutum. Muhtemelen, en azından onunla birlikteyken bir iddia sahibi olmadığımı gördüğü için böyle.”
Wittgenstein’ın günlük yaşamına dair ipuçları vermesinin yanında filozofun hastalığı sırasında ve hatta yatağında bile felsefî soru ve sorunlarla uğraştığını, felsefî ıstırabını bir tatmine dönüştürdüğünü ve son nefesinde bunu dile getirdiğini gözler önüne seriyor Bouwsma’nın notları. Kısacası bu satırlar, Wittgenstein’ın ömrünün son iki yılında dahi, önceki senelerde yaptığından hiç vazgeçmediğini gösteriyor bize.
Wittgenstein ile Konuşmalar, Oets Kolk Bouwsma, Çeviren: Muhammed Emin Güzel, Vakıfbank Kültür Yayınları, 120 s.
