Share This Article
Uzun yıllar çocuk edebiyatı alanında yazar ve editör olarak çalışan Safter Korkmaz’ın, 2003 yılında kaleme aldığı Cankurtaran Şövalyeleri: İstanbul Dehlizlerinde adlı kitabı Can Çocuk etiketiyle yeniden okurla buluştu. Korkmaz bu romanında, yeni bir şehre taşınmanın yarattığı kaygıyı, arkadaşlıklar aracılığıyla kurulan dayanışmayı ve İstanbul’un görünmeyen katmanlarında açılan keşif alanlarını merkeze alıyor. Çocukluk deneyimini kentin hafızasıyla iç içe geçen bir macera anlatısı içinde ele alan kitap, 1980’ler ve 1990’ların çocukluk hâllerine bugünden bakma imkânı sunarken, bugünün okuruna da aidiyet, uyum ve “öteki” olma duygusu üzerine düşünme alanı açıyor.
Bu kitap vesilesiyle Safter Korkmaz’la, metnin kişisel çıkış noktalarından başlayarak güven ve bağlılık duygusuna; “öteki” kavramından kentin hafızasıyla kurulan ilişkiye uzanan başlıklar çerçevesinde Cankurtaran Şövalyeleri’nin arka planını ve bugünle kurduğu bağı konuştuk.
‘Bugünün çocuklarının uyum kaygıları daha farklı’
“Cankurtaran Şövalyeleri: İstanbul Dehlizlerinde”, ilk yayımlanışının ardından yıllar sonra Can Çocuk etiketiyle yeniden okurla buluştu. Yeni bir şehre taşınan bir çocuğun macerasını anlatırken, aynı zamanda hem kendi iç dünyasındaki hem de çevresindeki dönüşümü izliyoruz. Bu hikâye hangi duygulardan, hangi kişisel ya da zihinsel sorulardan yola çıkarak ortaya çıktı?
Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde kitabını 2003 yılında kaleme aldım. İlk baskıları (2012’ye kadar 9. baskı) Günışığı Kitaplığı tarafından yapılmıştı.

Metni kurgularken kendi çocukluğuma dair anı ve gözlemlerimden yola çıktığımı söyleyebilirim. Çocukluğum, geniş bir arkadaş grubu içinde, sokak oyunlarıyla geçti. Babam, kitabın kahramanı Uğur’un babası gibi bir devlet memuruydu. Uğur’un kitapta yaşadığı duygu durumlarını, benim kuşağımdaki pek çok memur çocuğunun yaşadığını söylemem yanlış olmaz. Bu bağlamda, kitap 1980’ler ve 1990’larda çocuk olma hâllerine bir bakış olarak okunabilir.
Uğur’un yaşadıkları, yeni bir şehre taşınmanın, yeni bir okula ya da hayata yeniden başlamanın yarattığı kaygıyı hem çocuklar hem de yetişkinler için tanıdık kılıyor. Hikâye boyunca bu kaygının zamanla dönüşebildiğini görüyoruz. Uğur’un yolculuğu üzerinden, bu tür eşik anlarında olan bitene dair okura ne söylemek istediniz?
Bu kaygının temelinde (ister çocuk için ister yetişkin için), alışkın olduğu konfor alnından uzaklaşma hâlinin ve yeni bir mecrada tekrar kabul görme, kendini var edebilme eyleminin zorluklarının yattığını düşünüyorum. Hele ki, kitabın kahramanı Uğur gibi, babasının tayinleri nedeniyle kısacık yaşamında birkaç kez bunu deneyimlemek zorunda kalan biri için… Kitapta, Uğur bu zorlukları kurduğu iyi arkadaşlıklarla aşabiliyor. İlgi alanları ve yaşam tarzları birbirine yakın bir arkadaş grubu içinde, yeni hayatına çabucak uyum sağlayabiliyor. Elbette, günümüzde bu süreç artık böyle kolayca atlatılamıyor. ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda, teknolojinin hayatımızda bunca yer etmediği o yıllarda, sosyal yaşamın canlılığı içinde bu tür zorlukların daha kolay aşılabildiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz günlerde açıklanan bir araştırmaya göre, bugün ortalama bir insan, gününün yaklaşık 7 saatini bilgisayar ya da cep telefonu ile geçiriyor. Bu veri sosyal etkileşimin ne derece zayıfladığının bir göstergesi olarak okunabilir. Bu bağlamda, bugünün çocuklarının (ve yetişkinlerinin) uyum kaygılarının, Uğur’un kaygılarından farklılaştığını düşünüyorum. Yeni bir hayata uyum sağlama kaygısı, bugün daha çok teknolojik imkanlar ve sanal kişiliklerin etkileşimleri çerçevesinde yankı buluyor. Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde, belki de bu yeni duruma bir eleştiri ve geçmişe bir özlem olarak da okunabilir.

“Bugün ortalama bir insan, gününün yaklaşık 7 saatini bilgisayar ya da cep telefonu ile geçiriyor. Bu veri sosyal etkileşimin ne derece zayıfladığının bir göstergesi olarak okunabilir. “
‘Önyargıların ne denli yıkıcı olabileceğini anlatmak istedim’
Uğur’un arkadaşlarını müsabaka öncesi teknik ve taktik açıdan hazırlamaya çalışması oldukça dikkat çekici. Oyuna bu şekilde planlı ve düşünerek yaklaşmaları, çocuk dünyasında pek alışık olmadığımız bir yön. Bu ayrıntıyı özellikle vurgulamak istemenizin bir nedeni var mı?
Çocukların, önem verdikleri bir işe planlı ve düşünerek yaklaşmadıkları fikrine katılmıyorum. Elbette onlar, yetişkinler gibi derin hesap-kitap işleriyle uğraşmıyorlar ya da profesyonel anlamda bilimsel/teknik bir hazırlık süreci planlamıyorlar. Ama her çocuk ya da çocuk grubu, heyecan duydukları bir işe girişirken kendilerince planlar kurar, hazırlık yapar. Hele ki hikâyedeki gibi, onlar için çok önemli bir sorunla karşı karşıya kaldıklarında… Hikâyede gerek futbol maçı gerekse hazine avı öncesi detaylandırdığım hazırlık süreci ise daha çok kitabın kahramanlarının kişilik özelliklerini yansıtabilmenin bir aracıydı benim için. Öte yandan, kitabımla ilgili, geçmişte çocuklarla yaptığım etkinliklerde/sohbetlerde, onların da hikâyedeki hazırlık süreçlerine kendi hayal dünyaları çerçevesinde ilginç katkılar yapabildiklerini de gördüm.
Yeni bir hayata uyum sağlama kaygısı, bugün daha çok teknolojik imkanlar ve sanal kişiliklerin etkileşimleri çerçevesinde yankı buluyor.

Kitapta mahallelinin “öteki” olarak gördüğü Madam Eleni ve Deli Selim, hikâye ilerledikçe iyilikleri ve dostluklarıyla çocukların hayatında önemli bir yer ediniyor. Bu karakterler üzerinden okura nasıl bir mesaj vermek istediniz? “Öteki” olarak gördüğümüz insanlarla kurduğumuz ilişkiler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Benim kuşağımdan herhangi birine sorduğunuzda, size mutlaka mahallesinde yaşayan birkaç aykırı tipten bahsedecektir. Özellikle “deli” yaftası vurulmuş “öteki”nin varlığı çok yaygındır. Uğur’un yeni yaşamına uyum çabasının aslında, bir anlamda “öteki” olmaktan kurtulma isteği olarak değerlendirebiliriz. Çocuk okur, Uğur’la kendini özdeşleştirirken, onun “uyum” sürecini olumlar. Ben, hikâyeye Deli Selim’i ve Madam Eleni’yi dahil ederken, okura herkesin “uyum” sağlamak istemeyebileceğini ya da bize “uyum” olarak öğretilen her şeyin doğru olmayabileceğini de göstermek istedim. Her çeşit ayrımcılığın (dil, din, ırk, cinsiyet ya da yaşam tarzına dayalı), haksız önyargılarla beslendiğini ve bu önyargıların ne denli yıkıcı olabileceğini anlatmak istedim.
Hikâyede çocuklar, güven ve bağlılık konusunda önemli bir sınav veriyor ve önyargılarla bir arkadaşlarına haksızlık ediyorlar. Sizce güven ve bağlılık hem çocuklukta hem yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerde nasıl bir rol oynuyor?
“Güven”de olma ihtiyacının, davranışlarımızı şekillendiren temel etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum. İyi bir işe ya da sağlam bir eve sahip olma ayrıcalığı, bizi nasıl “güven”de hissettiriyorsa, aslında insanlarla kurduğumuz ilişkilerde de bu hissi arıyoruz. Yetişkinlikte insanlara güven duymanın da bozulan güven duygusunu onarmanın da çok güç olduğunu düşünüyorum. Oysa çocuklar arasındaki ilişkilerde güven çok daha çabuk tesis edilebiliyor. Aynı şekilde, hikâyedeki gibi, zedelenen güven duygusu çok çabuk iyileştirilebiliyor. Onların henüz önyargılarla kalıplaşmamış ve maddi çıkar temeline dayanmayan düşünce dünyası bu konuda büyük bir avantaj. Çocukların bu konuda yetişkinlere öğretecek çok şeyi var galiba…

“Hikâyeye Deli Selim’i ve Madam Eleni’yi dahil ederken, okura herkesin “uyum” sağlamak istemeyebileceğini ya da bize “uyum” olarak öğretilen her şeyin doğru olmayabileceğini de göstermek istedim.“
‘Çoğumuz yaşadığımız kentlerin yabancısıyız’
Hikâyede İstanbul’un tarihî dokusu ve gizli dehlizleri yalnızca bir arka plan değil, anlatının aktif bir parçası olarak yer alıyor. Bugünün çocukları kentle çoğunlukla sınırlı ve yüzeysel bir ilişki kurarken, onları kentin hafızasıyla temas eden böyle bir keşif yolculuğuna davet etmek sizin için ne ifade ediyor?
Ne yazık ki, çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin, çoğumuz yaşadığımız kentlerin yabancısıyız. Yaşadığımız çevre ile ilişkimiz çoğunlukla ihtiyaçlarımız ve zorunluluklarımızla sınırlanmış durumda. Artık klişe hâline gelmiş birkaç tarihî ya da kültürel mekân dışında, yaşadığımız kentleri tanımıyoruz. Örneğin bugün, İstanbul’da zorunlu kalmadıkça yaşadığı ilçenin sınırları dışına dahi çıkmayan ciddi bir kalabalıktan söz edebiliriz. Elbette bunun altında, ciddi bir ekonomik yetersizlik sorununun yattığını da belirtmek gerekiyor. Ancak sebebi ne olursa olsun, kente ve kentin tarihine bu derece yabancılaşma ciddi bir sorun. Çocuklarımızın yaşadıkları kentle kurdukları ilişki, aslında hükumetler ve yerel yönetimlerin finansal desteği ve planlamalarıyla iyileştirilebilecek bir sorun. Ancak ne yazık ki bu yönde gerekli çözümlerin üretilmediği açık. Bu noktada edebiyat, resim, müzik vb. sanat üretimleriyle kente duyulan ilgiyi artırmak ve sınırlı da olsa kente ve kentin tarihine dair ipuçları vermek bir sorumluluk diye düşünüyorum.
Uğur’un ve arkadaşlarının macerası okurda güçlü bir iz bırakıyor. Bu hikâye burada tamamlanıyor mu, yoksa Uğur’un yeni maceralarını okuma ihtimali hâlâ var mı?
Hikâyenin bir devam kitabı daha var. O kitabı da yıllar önce kaleme almıştım. Dosya hâlinde bir kenarda duruyordu. O dosya da Can Çocuk Yayınları’nın mutfağında şu anda. Bir aksilik olmazsa, o kitabı da okurun beğenisine sunabileceğiz.

