Share This Article
Claudio Magris bir kültür gezgini; coğrafyalardan ve tarihten politik ve toplumsal hikâyeler çekip çıkarıyor. Bazen Tuna Nehri’nin akışına kapılıp suyun geçtiği bölgeleri gözlemliyor bazen de yurdu Trieste’ye düşürüyor yolunu. Unutmaya anlatarak direnirken yaşama sarıldığını söylüyor, coğrafyanın ve tarihin zamanını anlamaya uğraşıyor. Böylece zaman-mekân-bellek bağlantısını vurguluyor. Bu bağlantı, yorumlarla birlikte hatırlama-sorgulama-hesaplaşma eylemlerini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla Magris metinlerinin satır aralarında soruyor: Gözümüzün gördükleri ve bize anlatılanlar ne kadar doğru? Kişiler ve olaylar hakkında bildiklerimiz ne kadar güvenilir?
Yazar bu sorularla hakikati bulmaya yönelirken hem belleğin oyunlarından hem de hakikat gibi sunulanların yarattığı ve yaratacağı tehlikelerden sıyrılmayı arzuluyor. Bu amaçla kaleme aldığı kitaplardan biri olan Sonsuz Yolculuk, Magris’in sınırlara, kimliklere, tarihe ve bunların iç içe geçmişliğine doğru yaptığı seyahatlerin metinlerinden oluşuyor.
Magris’in çıktığı yol ve seyahat bu anlamda tarihsel. Diğer manasıyla ise coğrafî; pek çok yer ama özellikle Doğu Avrupa, daha doğrusu Avrupa’nın doğusuna giderek bölgedeki politik figürleri ve olayları kâğıda döküyor. Bununla da yetinmiyor; olup bitenleri, gördüklerini ve karşılaştıklarını yorumlayarak deneme hâline getiriyor. Böylece Sonsuz Yolculuk; tıpkı sınırların, tarihin ve kimliklerin harmanlanışı gibi edebî türlerin Magris tarafından birbirine dönüştürüldüğü, zaman zaman birbirinin yerine geçirildiği metinler bütünü olarak karşımıza çıkıyor.
Mikrokosmostan makrokosmosa…
Magris’in seyahat ile yolculuğu birbirinden ayırdığını net biçimde görüyoruz yazılarında; “yaşama bilinci” dediği yolculuğu, devamlı akışta bulunma ve bir oluş hâli diye tanımlıyor satır aralarında. Seyahat ise gitme, görme, anlama gibi bir amaç barındırıyor ona göre. Dolayısıyla yolda olmak ile seyahat etmeyi hedef babında ayrıştırıyor.
Magris yola çıkıyor, bir yere vardığında bu seyahat hâlini alıyor ve o noktadan itibaren mekânları, olayları, insanları ve eserleri anlamlandırma aşamasına geçiyor.

Yolculuğun zamanı durdurma ya da başka bir zamana geçme olduğunu, seyahatin ise onu tekrar başlatma veya onunla yeniden yaşama anlamına geldiğini anlatan Magris; çıktığı yolculukta ve yaptığı seyahatlerde, mikrokosmoslardan makrokosmoslara doğru gidiyor. Daha doğrusu ikisi arasında salınıyor. Bu sırada coğrafya, tarih, kimlikler, sanat, felsefe ile yaşamdaki küçük ve büyük ayrıntıları dâhil ediyor metinlerine.
Doğup büyüdüğü yerden baktığında, “Doğu dünyası” denen, sonradan uzun süre Demir Perde adıyla anılan ülkelerin bulunduğu coğrafyaya doğru yola çıkan Magris, hem tanıdık ve gizemli gerçekliklerle yüzleşiyor hem de bilinmeyenle buluşuyor. Yazar, okura kitabına dair küçük bir uyarıda bulunuyor:
Yolculuk deneyimlerimi ele alarak ama dönüştürerek yazdığım Mikrokozmoslar veya Tuna Boyunca gibi diğerlerinden farklı olarak bu kitap, yolculuğun gerçekleştiği, belki de artık bulunmayan bir sınırın veya bir devletin geçildiği, bir jest veya bir yüz ifadesinin görüldüğü, bir haykırışın duyulduğu âna bağlı sayfalardan meydana geliyor.
Trieste’yi kerteriz alarak Avrupa’nın batısına ve doğusuna doğru giden Magris, kültürel ve coğrafî karışmışlıkların yanı sıra sınırlarla karşılaşıyor. 1980’lerin başından 2000’lerin ilk yıllarına dek kaybolan, dönüşen ve sınırları değişen ülkelere rastlıyor.
Magris, bir arkeolog titizliğiyle tarihsel bir kazı gerçekleştirip mekânlarda ve sınırların öte yanında gezdikçe sefil var oluşlarla da gerçek zenginliklerle de yüzleşiyor. Mesela Kanarya Adaları’ndayen izleyip düşündüğü deniz üzerine kalem oynatıyor:
Deniz, İtalyancada olduğu gibi İspanyolcada da erildir ancak onunla somut, fiziksel temas içinde olan kıyı insanları ona dişil olarak ‘la mar’ derler. Belki de denizin nihilizme, şeylerin, nesnelerin ve duyusal deneyimin somutluğunu, hayatın sürekliliğini ve aktarımını elimizden alır gibi görünen gerçekdışılığa direnmesi de bu tanımlık sayesindedir. Denizin destansılığı aynı zamanda ve öncelikle korkunçtur, gemi enkazları ve fırtınalar keder ve uzaklık duygusunu besler ama asla soyut veya hayali değildir.
Ülkelerin eski hâliyle yenisini karşılaştırma imkânı bulan; sanat, politika ve kültür babında kıyaslara girişen Magris, bir bakıma Avrupa tarihini yolculuklarıyla yeniden yazıyor. Daha doğrusu kıtanın geçmişini, kaleme aldığı metinlerle yeniden düşünüyor. Yerinden oynatılan sınırlar, yıkılan ve yıkılmaya teşne duvarlar, adı birkaç kez değişen ülkeler yazarın satırlarında karşımıza çıkıyor.
‘Prag’da olanlar bütün dünyayı ilgilendirir’
Bugünden baktığımızda, Magris’in gezileri de yazıları da bambaşka bir zamana ait görülebilir. Hatta büyük çoğunluğa hayli eski gelebilir. Bir noktaya kadar öyle. Değişenler ile aynı kalanların karşılaştırılması bağlamında ise yazılar, yakın geçmişe dair önemli bilgiler içeriyor. Örneğin 1990’ların başında Magris’in Dresden’de görüp hissettikleri bunlardan biri:
Duvarın yıkılmasından bu yana Dresden’e ilk kez geliyorum. Aradan birkaç yıl geçmesine rağmen, orada burada gördüğüm yıkıntılar sadece metaforik değil. Sokaklarda zaman zaman rastladığımız tadilat çalışmaları bir yandan reel sosyalizm döneminde Doğu ülkelerindeki bitmek tükenmek bilmeyen çalışmaları hatırlatırken, diğer yandan henüz durgun olan bir dünyaya dayatılan, üstüne bindirilen güçlü bir yenilemenin ifadesi. (…) Bazı sokaklarda insan boşluğu soluyor, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor; saçları kazınmış ya da boyanmış, ellerinde bira şişeleriyle bir kaldırımda ya da bir istasyonun avlusunda sefil bir parti için toplanmış gençler, aynı zamanda toplumsal ve varoluşsal, hatta neredeyse metafiziksel bir boşluğun –tarihsel hafızanın, siyasi vizyonun, Yasa tabletlerinin boşluğunun– sahnesi olan kentsel bir uzamda hareket ediyor. (…) Bir yandan, sanki İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiş gibi çünkü savaşın izlerini ve kalıntılarını görebiliyoruz, daha yeni yeni kaldırılıyorlar; diğer yandan, sanki on yıllardır gerçekleşen yeniden inşa sürecine rağmen savaşın hâlâ sahip olduğumuz anısı kaybolmuş ve hep pusuda yatan kötülüğe, rezilliğe ve acıya karşı artık bir uyarı görevi görmüyor.
Demir Perde ülkelerinin ve Balkanların değişiminden evvel gittiği bu coğrafyada köklü edebiyat ve sanatla karşılaşan Magris, birlik içindeki çeşitliliğin yanı sıra dağılmanın kültürel ve politik nüvelerine rastlarken insanların, toplulukların ve toplumların hikâyelerine yoğunlaşıyor.
Magris’in yakaladığı bu hikâyelerin önemli bir bölümünde, Avrupa’nın doğusunda 1990’larda sınırların yeniden çizilmesinin getirdiği gerilim ve belirsizlik yer alıyor. Diğer kısmında ise tarih ve sanat arasındaki geçişkenlik bulunuyor. 1990’da Çekoslovakya üzerine yazdıkları bahsi geçen süreçlere bir örnek:
Her şeye neredeyse sıfırdan başlamak zorunda olan Çekoslovaklar, kültüre, hayal gücüne ve hayatta kalmak için savaşmaya alışmış yüzlerce yıllık bir uygarlığın zekâsına sahip. Ancak çeşitli zorluklar ve güçlü komşular karşısında ekonomi alanında büyük taburlara sahip değiller, neyse ki askeri düzeyde böyle bir şeye ihtiyaçları yok. Çok sevimli olmalarına rağmen, bu kadar çok asker Şvayk’ın bir ordu oluşturamayacağı söylenir. Çekoslovakya’yı yakın gelecekte kuşkusuz büyük zorlukların beklemesine rağmen, ülkenin Avrupa uygarlığı açısından elzem olan kimliğini koruyabileceğine inanıyorum. Orta Avrupa aslında heterojen mozaiğine belli bir temel bütünlük kazandıran Alman uygarlığı ile onu Prag’ın kulelerinde ve köprülerinde sergilediği masalsı ve gizemli kibarlıkla zenginleştiren Slav uygarlığının karşılaşmasının bir sonucudur. Prag’da olanlar bütün dünyayı ilgilendirir.
Magris’in batıdan doğuya, kuzeyden güneye yolculukları ve seyahatleri sırasındaki gözlemlerini ve yorumlarını kâğıda döktüğü metinlerinin özünde yaşamak, yolda olmak ve yazmak bulunuyor. Zaten kendisi de bunu açık açık söylüyor:
Yaşamak, yolculuk yapmak, yazmak. Belki de günümüzde en sahici anlatı, salt uydurma ve kurmaca yoluyla değil, Kapuściński’nin dediği gibi dünyayı bütünüyle kavramamızı ve bir sentezini sunmamızı engelleyen, savaşın karmaşasının orta yerindeki bir muhabir gibi sadece parçalarını kavramamızı sağlayan çılgın ve baş döndürücü dönüşümlerin, gerçeklerin, şeylerin doğrudan aktarılması yoluyla anlatılandır.
Sonsuz Yolculuk, Claudio Magris, Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı, Yapı Kredi Yayınları, 248 s.

