Share This Article
Bugün dünya siyasetinin zirvesinde “iklim değişikliğine inanmıyorum” diyen liderler var. Küresel ısınmaya değil de “uçaklardan salınan kimyasallarla yağmurların durdurulduğunu” düşünen hatırı sayılır bir kitle bulunuyor. Çocukların hayatını kurtaran aşıların zekâ geriliğine neden olduğunu düşünenler ve COVID-19’un yayılmasını 5G teknolojisine bağlayanlar da bu kitleye dâhil. Uzun lafın kısası, bilimsizliği ve cehaleti salgın hâline getirenlerin yüzyılındayız; bilgi-olmayanın, bilginin yerine hızla geçirildiği, kanaatlerin sular seller gibi aktığı, düşünüp eyleme geçme yerine sadece eylemin tercih edildiği bir zaman dilimi bu.
Hâl böyle olunca hakikat yerine kurgulanan gerçekliğin seçildiği; akışkan ve her şeyin eğilip büküldüğü bu dönemde, bilginin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, İyi İnsanlar Kötü Düşününce’de “epistemoloji krizi”ni incelerken hakikat arayışının gerekliliğine dikkat çekip bilime ve özellikle de felsefeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.
Bilgi-olmayanın akışına kapılanlar
Kitabın başlığındaki “iyi düşünce” ve “kötü düşünce” ifadeleri her ne kadar tartışmaya ve eleştiriye açık olsa da yazarların üzerinde durduğu konu, yüzyılımızın en büyük sorunlarından biri: Bilgi-olmayan ile bilgi arasındaki sınırın belirsizleştirilmesi. Yazarlar, olaya ABD zaviyesinden baksa da genel bir problem bu.
Nadler’in ve Shapiro’nun “iyi düşünmek” diye kodladığı şey bilgiye dayanmak, “kötü düşünmek” ise bilgi-olmayanın bilgiymiş gibi sunulması. Felsefede yüzyıllardır tartışılan bir konu bu. Ahlak felsefesine ait “iyi” ve “kötü” kavramlarını bilgi felsefesine taşımaları ise kitabın en zayıf noktası.

Yazarların temel sorusu şu: Eğitimli, zeki ve toplumda etkili (söz sahibi) insanlar, bilgi-olmayanın akışına nasıl kapılabiliyor? Mantığın, aklın, bilimin ve felsefenin paranteze alınması, bu süreci hem yaratıyor hem de süratlendiriyor. Dahası, hakikati eğip bükmeyi kolaylaştırarak bir gerçeklik kurgulamayı kolaylaştırıyor. İnançları, daha doğrusu kanıları ve kanaatleri bilginin önüne geçirmenin kapısını açıyor. Nadler ve Shapiro buna “epistemolojik inatçılık” diyor:
Kötü düşünme bir tür inatçılıktır ve birkaç şekilde tezahür eder. İklim değişimini, evrim teorisini ya da aşının faydalarını reddedenlerin sergilediği inatçılık türü epistemik inatçılıktır. İnançlarınızı kanıtlarla uyumlulaştırmayı başaramıyorsanız epistemik inatçısınız demektir. İnancınızın yanlış olduğuna işaret eden ezici kanıtlar önünüze konulduğunda bile onu değiştirmeyi reddettiğiniz her seferinde bariz bir epistemik inatçılık sergilersiniz. (…) Kötü düşünmeden mustarip insanlar, rasyonel olup olmadığını zerrece umursamadan inanmak istediği şeye inanır. Hatta bu yanlış inançlara tutunmalarını açıklayan sebepler de olabilir: Bu inançlar belki onları rahatlatıyor, belki de onlara ekonomik veya kişisel çıkarlar sağlıyordur ya da belki de hayranlık besledikleri insanlar bu inançları benimsemişlerdir. Gelgelelim bunların hiçbiri, bu inançları temellendiren, inanılan şeylerin kanıtı sayılabilecek epistemik sebepler değildir. Kötü düşünmede rolü olan ve kendisini yargı hatası şeklinde dışa vuran bir başka inatçılık türü daha vardır ki bu tür bizi sorunun ahlaki boyutlarına götürür. Epistemik inatçılıktan mustarip insan, ona inanmaması için ikna edici sebepler olmasına rağmen bir inanca tutunurken normatif olarak inatçı insan, o şartlarda böyle yapmasının yanlışlığı ne kadar aşikâr olursa olsun, bir kurala uymakta ısrar eder. Normatif bakımdan inatçı insanlar, kuralda bir istisna yapmanın ne zaman hiçbir sakınca yaratmayacağını, hatta iyi bir şeye yol açacağını ya da kötü bir şeyi engelleyeceğini anlamaktan âciz insanlardır.
Sorgulamanın, bilmenin ve eleştirmenin yaşamın merkezine yerleştirilmesi, bilgi-olmayanın bilgiden ayrıştırılmasını sağlıyor. Aksi ise şimdilerde yaşadıklarımız: Bilginin reddedilerek bilgi-olmayanın meşrulaştırılmaya çalışılması. Kuşku yerine bilgi-olmayanın ve kanaatlerin yayılması. Bunun tersi ise sorgulama, temellendirme ve kanıt yolunu izleyerek bilgiye ulaşma, hatta erişilen bilgiyi yeniden sorgulama.
Nadler ve Shapiro, bu noktada gereksinim duyulanın “kanıtlarla desteklenen inançlar” olduğunu söyleyerek kavramsal bir yanlışa düşüyor çünkü kanıtlarla desteklenen şeyin inanç değil bilgi olduğunu atlıyor. Yazarlar, bu fahiş hatanın ardından şu doğruyu dillendiriyor:
“Bir vargıyı bir gözlem yığınının en iyi açıklaması olduğu gerekçesiyle savunmaya çalışırken yalnızca istediğiniz sonucu destekleyen gözlemleri gözlem yığınına dâhil edecek şekilde cımbızlama yapmaktan kaçınmak önemli. Bu doğrulama yanlılığından kaçınmak için vargınızı çürüten kanıtlar üzerinde uzun uzun durmanız gerekir. En iyi açıklamaya dayalı çıkarım yaparken inançlarınızı aleyhe kanıtlarla vuruşturmak, açıklamanızın gerçekten de en iyi açıklama olup olmadığını anlamanın genellikle en iyi yolu.”
Bilgece yaşamaya geri dönüş
Bilgi-olmayanı hayatın merkezine yerleştirmenin, eylemleri ve davranışları da etkilediğini söyleyen Nadler ve Shapiro; bilgi-edim bağlantısına dair bir mim koyuyor:
Ne yazık ki düşünceye ve bilgiye dayalı pratik muhakeme süreci pek çok şekilde akamete uğrayabilir ya da yolunu şaşırabilir. Nazi örneğinin de gösterdiği gibi ahlaki potansiyelimizi tam anlamıyla hayata geçirmek, iyi davrandığımız ya da doğru şeyi yaptığımız veya hatta iyi davranma ya da doğru şeyi yapma niyetinde olduğumuz anlamına gelmez. Daha da önemlisi ahlaki kapasitelerimizi her zaman tam olarak kullanamıyoruz. Niyetimiz çok iyi bile olsa günün sonunda, düzgün ve iyi düşünsek yapmayacağımız -ve belki de yapmamamız gereken- bir şeyi yapabiliyoruz. Artık biliyoruz ki iyi insanlar sırf kötü düşündüğü için epistemik kusurlar işleyebiliyor.
Yazarların altını çizdiği bu noktada işin içine ahlak, erdem ve yargı giriyor. Hatta değer verme ve değer atfetme de… Dolayısıyla Nadler ve Shapiro, bilgiyi esas alan ve bilme arzusuyla yaşayan bilgeyi, ahlak ve erdem timsali olarak işaret ediyor, bu manada Eski Yunan’a; Sokrates öncesine ve Sokrates’e atıf yapıyor. Başka bir deyişle bilgece yaşamayı; âdil, cesur, ölçülü ve sorgulamanın esas olduğu hayatı, bilgi-olmayana sıkı sıkı sarılmanın panzehiri diye niteliyorlar.
“Hakikat bugün en büyük eksiğimiz; neoliberal bütünlük onu yutmuş vaziyette, hatta lağvedildiğini bile söyleyebiliriz” diyen Houria Bouteldja’nın bahsettiği durumun üstesinden gelmenin yolu, bilme arzusundan ve bilgiden geçiyor. Nadler’in ve Shapiro’nun, çalışmasında bahsettiği ve gönderme yaptığı nokta tam olarak bu: Bilginin, düşünmenin, kuşkulanmanın ve eylemleri sorgulamanın ne kadar hayatî olduğu…
İyi İnsanlar Kötü Düşününce, Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, Çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, 208 s.

