Share This Article
Kapitalizmin ve neoliberalizmin hayatlarımıza nasıl dâhil olduğunu, bizi nasıl yönlendirip tahakküm altına aldığını ve hepimizi birer Homo Economicus hâline getirdiğini anlatan Peter Fleming; insanı çalışmak için yaşayan bir varlığa dönüştüren sisteme eleştirel bir gözle bakıyor.
Her şeyi “verim”e, “performansa” ve kazanca indirgeyen neoliberal kapitalizmin aynı zamanda bir denetim ve tüketim sistemi olduğunu söyleyen Fleming, satın almaya ve buna bağlı bir konfor alanına hapsedilen insanın çizilen sınırlar içinde kalmaya zorlandığını hatırlatıyor. Bu sınıra hep artan iş yükü, artan borçlanma ve pek gerçekleşmeyen birikim hayalleri de dâhil. Fleming’e göre bunlar, Homo Economicus’u kronik bir hastaya dönüştürüyor.
Fleming, Homo Economicus’u ve neoliberal kapitalizmi incelerken sistemin satın alma yönüne vurgu yapıyor. Bu, aynı zamanda hızla tüketmeye denk geliyor; zamanını, emeğini ve benliğini satın alan sistem, insana tüketimle sınırlı bir alan açıyor. Dolayısıyla yaşam da ticarete indirgeniyor.
Fleming’e göre bu ticarileşmeden Homo Economicus kadar, üniversiteler ve Homo Academicus da payını fazlasıyla alıyor. “Üniversiteler Nasıl Ölür?” alt başlığıyla yayımlanan Karanlık Akademi’de Fleming, neoliberal politikalarıyla yüksek öğrenim kurumlarının piyasaya kurban edilişini ve özel üniversitelerin tam manasıyla ticarethâne hâline getirilişini mercek altına alıyor.

‘Patron sendromu’
U. N. E. F. Strasbourg ve Jan D. Matthews, Akademinin Sefaleti başlıklı kitabında günümüz eğitim sisteminin ve özellikle de üniversitelerin bireyi uyumlu, konformist, hayalsiz, uysal ve iş dünyasındaki kuralları benimseyecek kişiler olarak yetiştirme görevi üstlendiğini, otoritelerin tebriklerini ve onayını almaya koşullandığını yazmıştı. Başka bir deyişle yeni ve daha evcil Homo Economicuslar yaratılmasında üniversitelerin ticarileştirilmesinin payı büyük. Strasbourg ve Matthews, üniversitelerin sermayenin hizmetkârı oldukça bu sorunun dallanıp budaklanacağını belirtmişti. Şimdi tam olarak bunu yaşıyoruz.
Fleming, Strasbourg ve Matthews’un bıraktığı yerden devam ediyor; karanlık bir tünele giren üniversitelerin amacından sapmaya başladığını hatırlatıyor:
Modern üniversiteler zaten ağır biçimde hastaydı. Son otuz beş yılda üniversiteler kafayı gelirle, büyümeyle ve çıktılarla bozmuş ticari teşebbüslere dönüşürken kamusal yükseköğretimin kurucu misyonu un ufak oldu. (…) Kişilerüstü ve hata kabul etmeyen idari hiyerarşiler, akademik muhakemenin, akademisyen dayanışmasının ve mesleki sağduyunun yerini almıştır. (…) Hayatlarında hiç derse girmemiş veya bir araştırma makalesi yazmamış atanmışların tasarladığı, öğretim ve araştırma faaliyetlerine egemen olan akıldan yoksun performans hedefleri karikatürden hâllice. Maalesef bu hiyerarşilerin buyurganlığı dillere düştü. Bugün akademik işlerin büyük bölümü, isteyerek değil zorlamayla yapılıyor; meslekleri açısından merkezi önemde olduğundan akademisyenlerin normalde seve seve üstleneceği görevler bile. Büyük oranda lüzumsuz ve ters tepen bu bıktırıcı tazyik, şirketleşmiş üniversitelerin alametifarikalarından biri. Bu da yetmezmiş gibi öğretim kadrosunun yüzde 70’inden fazlası, esnek ekonomide mükemmel hâle getirilmiş sıfır saat sözleşmeleriyle istihdam ediliyor. Kadrolu akademisyenler bile baskının altında soluk alamaz hâlde, seslerini çıkarmaya korkuyor ve ardı arkası kesilmeyen yayın yapma kaygısıyla harap olmuş durumda.
Neoliberal sistemin, öğrencileri de öğretim görevlilerini de ruhsal çöküşe sürüklediğini, akademiyi ise bilgi ve öğreticilik açısından örselediğini söyleyen Fleming, üniversitedeki otoriter yönetim anlayışının “patron sendromu” yaratarak hem şirketleşmeyi hem de teslimiyeti derinleştirdiğini anımsatıyor.
‘Yükseköğrenim sektörü’
İşgücüne eleman yetiştirmek ve işletmeciliği büyütmek için neoliberalleştirilen üniversite, Fleming’e göre başının üzerinde Demokles’in Kılıcı misali sallandırılan fon kesintisi tehdidiyle ve teknokratlıkla hem öğrencilerin hem de hocaların baskı altında tutulduğu bir kuruma dönüştürülüyor. Yazarın “neoliberal oyun” dediği bu durum, özellikle “üretim” ve “yayın” bağlamında öğretim elemanları arasında bir rekabet yaratırken üniversitelerin şirketleştirilme sürecini hızlandırıyor. Devlet de bu aşamada denetleyici olarak sistemin işleyişine bekçilik yapıyor.
Fleming, bu durumu karanlık bir tünele benzetip meselenin özünü tarihsel bir belirlemeyle ortaya koyuyor:
Modern üniversiteler ilk başta, bu piyasalaştırma sürecinin en çirkin aşırılıklarını savuşturmak için zengin tarihsel köklerine yöneldi ama çok uzun süre dayanamadı. Kısa sürede harç ücretleri, sıralama tabloları ve büyük yönetim her şeyi ele geçirdi. Akademisyenler, ders veren işçilere dönüştürüldü ve akademisyen olmayan idarecilerin altında kaldı. Öğrenciler, ücretleri piyasa fiyatlarına uygun şekilde belirlenen eğitimleri alması gereken geleceğin çalışanları olarak tanımlandı. Ardından özel teşebbüslerin yükseköğretime yaptığı akınlar geldi; sayısız bilim ve mühendislik bölümünü, biyomedikal ve savunma endüstrileri için vekil Ar&Ge merkezine dönüştürüldü.
Üniversiteyi yönetenlerin birer CEO edasıyla hareket ettiğini ve astların da kurduğu hiyerarşiye uymasını beklediğini söyleyen Fleming, öğretim kadrosunun da öğrencilerin de söz konusu düzende amaçlarından ve hayallerinden uzaklaştırıldığını hatırlatıyor:
Aşırı rekabetçi kariyerizm, neoliberal üniversitenin köşe taşlarından biri ve gelecek istihdam beklentileri mezunların sağlığı üzerinde büyük etki yaratıyor. (…) Fakat rekabetçilik sık sık başarısızlık korkusu aşılamasıyla, herkesin bildiği gibi aşındırıcı. Sorun, yükseköğrenimin bugün bu ilke üzerinde hareket etmesi ve bunun yarattığı bilanço yakın zamana dek büyük oranda gözden ırak tutuldu. (…) Pasif tüketiciler olarak görülen arketip öğrencilerin aksine, günümüz öğrencilerinin işçi veya üretici olarak sınıflandırılması mümkün ve bundan ötürü onlar, eşikte kalan nahoş ve belirsiz bir alanda bulunuyor.
Üniversitelerin içerden özgürleşmesinin, sorunları büyük ölçüde gidereceğini belirten Fleming, mevcut ortamda öğretim üyelerinin bilgi işçisine ve piyasanın bir elemanına indirgenmesinin bunu hayli zorlaştırdığını anımsatıyor. Dahası, üniversitelerin kapısından giren öğrenci sayısıyla ve onlardan alınan ücretlerle değerlendirilen bir “bilgi fabrikasına” dönüştürülmesinin bir “yükseköğrenim sektörü”nü palazlandırdığını söylüyor. Hâl böyle olunca bilgiyi metalaştıran sanayinin uydusu gibi görülen üniversite, para kazanan ve para kazandıran bir kurum diye niteleniyor. Şirketleşen üniversitenin tüm çalışanları hiyerarşiye dâhil edilirken arka planda disipline edici bir iktidar hüküm sürüyor. Fleming, eğitim fabrikası hiyerarşisini şöyle özetliyor:
Aşağıda daha iyi notlar talep eden öğrenciler, yanlarda sizi kuşatan rekabetçi iş arkadaşları, tepede küçük bürokratlar, en tepede nadiren yüz yüze geldiğiniz üst düzey yöneticiler…
Liyakat denen ‘ufak’ sorun
Fleming’in bahsettiği düzen, hem öğrenci-hoca ilişkisini bozuyor hem de yüzyıllara dayanan üniversite-bilgi bağlantısını sekteye uğratıyor. Sermayedarların, yılların akademisyenlerini âdeta emir-komuta silsilesine sokması da cabası. Dolayısıyla akademisyen, bir noktadan sonra “neoliberal üniversitenin yaratığı” hâline geliyor. Bu süreçte eas olana dair bir not düşüyor yazar:
Neoliberal üniversitenin birçok performans değerlendirmesi, sürekli kendini geliştirme ilkesine dayandığından kendinden şüphe etme durumu en başarılı akademisyene bile sirayet eder. Formüle cinsiyet ve ırk eşitsizliklerini de eklediğinizde (üniversiteler hâlâ beyaz erkeklerin hâkimiyeti altındadır) bu değersizlik hissi çoğu kez katlanarak artar.
Uzman, neoliberal sistemde düzenin beklediği ve istediği şekilde hareket ettiği sürece değerli. Aksi tüm durumlarda ona herhangi bir kıymet verilmediği gibi mevcut işleyişe zararı dokunabilir diye şüpheyle yaklaşılan bir kişi olarak da görülebiliyor. Fleming’e göre bu, üniversiteye ve akademisyenlere de yansıyor. Uzman, uzmanlık ve bilim alerjisi olan politikacıların ve iktidar sahiplerinin varlığı ise bahsi geçen akademik karanlığı derinleştiriyor.
Söz konusu karanlığı sürekli kılan bir başka şey, Fleming’in dikkat çektiği “akademik yıldız kompleksi.” Şirketleştirilen üniversitedeki narsisizm soslu rekabete ve performansa dayalı sistem, bazı akademisyenleri şöhretli kılarken bazılarını onlara yetişmek için her yolu denemeye itiyor. Bu ortamda bilgi gümbürtüye giderken izin verildiği ölçüde akademisyen kültü öne çıkıyor. Yazarın altını çizdiği gibi liyakat, “ufak” bir sorun olarak görülüyor. Gündelik acil konular üzerinde konuşan şöhretli ve liyakatiyle ilgili kuşkular bulunan gevezeleri sahaya süren neo-ticari üniversiteler, Fleming’in ifadesiyle “her şeyini riske atmaya hazır aydınlar yetiştirmekte” yetersiz kalıyor. Daha doğrusu böyle kişiler, hem mevcut üniversitelerin hem de sermayenin işine gelmiyor. “Akademik kapitalizmin” bir de öğrenci boyutu var:
Bugün üniversiteleri istila eden işletmeci tipi bireycilik, kolektif muhalefete pek az zihinsel alan bırakıyor. Lisans öğrencileri, bir sonraki ödevlerinin teslim tarihine ve harç taksitlerine daha fazla kafa yoruyor. Bunlara kıyasla üniversite politikaları, lüzumsuz birer oylamadan ibaret. Yine de iddiam şu: Bugün öğrenciler, bir bakıma hâlâ radikal figürlerdir ama iyi anlamda değil. Borç. İntihar. Patolojik bir not odaklılığı. Çevrimiçinde yasa dışı ödev satın alma. Aşırı ve yıkıcı bir mutsuzluk… Bugün öğrencilerin yaptığı, neoliberalizm mantığını uç sınırlarına kadar takip etmekten başka bir şey değil.
Fleming, üniversitelerin ve bilginin metalaştırılması üzerine kalem oynatıp öğretim üyelerinin ve öğrencilerin hâline yoğunlaşırken çözümün “koşulsuz üniversitede” ve dayanışmada olduğunu belirtiyor. Ancak bunu güçleştiren şartlar da var:
Ticari üniversite, özünde kendi faaliyet alanının ötesinde kalan güçlü kümelenmelere ait bir belirtidir. İdareciler, biliminsanları ve öğrenciler hâlâ failliğe sahip elbette. Fakat kurumsal alan ilk olarak devlet, ikinci sırada piyasa ve ekonomik matris, üçüncü sırada da giderek oynamak zorunda olduğumuz oyunun makro kurallarını tanımlayan ticari endüstriyel kompleks tarafından tepeden belirleniyor ve ciddi şekilde sınırlanıyor. Kaçınılmaz sona yaklaştıkça bu üçlü, yükseköğretim de dâhil olmak üzere toplumu kıskıvrak kavrıyor ve bugün hepimizi yeni bir karanlık başlangıcın içine çekme riski taşıyor.
Karanlık Akademi, Peter Fleming, Çeviren: Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, 224 s.

