Share This Article
Vijećnica Kütüphanesi, 25-26 Ağustos 1992’de, Radovan Karadžić ve Ratko Mladić önderliğindeki Bosnalı Sırp birlikler tarafından bombalanıyor. 100 bin elyazmasının ve 1.5 milyon kitabın bulunduğu kütüphane, günlerce yanarken Yugoslavya’nın belleği yok ediliyor. O dönem Bosna-Hersek Ulusal Müzesi Kütüphanesi Müdürü olan Kemal Bakaršić, Vijećnica bombardımanının yan yana duran, birbirine sırt veren ve hatta Bosna’daki farklı etnik gruplar gibi iç içe geçen kitapların bir gecede yok ettiğini söylemişti. Bakaršić’e göre bu kitaplar, hem zamanın taşıyıcısı ve tanığıydı hem de bölge insanının belleğiydi; 25-26 Ağustos saldırıları ise bu belleğe yönelikti ve geride büyük bir boşluk yaratmıştı. O günlerde pek çok kişi, kütüphanenin bombalanması nedeniyle bilgilerin, belgelerin ve kitapların kül olmasına ağlıyordu. Başka bir deyişle sözcüklerin yitimine…
En büyük icatların başında gelen kitabın özelliği, sözü kaybolmaktan kurtarıp kayıt altına alınmasını sağlamak. Diğer bir ifadeyle hafızayı diri tutan, zamanın ve olayların tanığı o. Alberto Manguel’e göre bize bir hikâye gibi görünen yaşamın ve dünyanın şifrelerini çözmemize yardım edecek bir yol arkadaşı:
Kitap pek çok şeydir; anıların ambarı, zaman ve mekânın koyduğu kısıtlamaları aşma aracı, kendimizin ve başkalarının tecrübe alanı, olayların kaydı, ölüleri yâd eden girişimlerimizin hizmetkârı…
Manguel’in, “okurun zamanına bütünüyle el koyan şey” diye tanımladığı kitap, sözcüklerle var olan hayatına anlam kattığı insanda coşku yaratıyor. Elbette okuma meraklısı ve kitap delisi insanda… William Moris belki de bu nedenle kitabı “sanat eseri” diye niteliyor. Bu “sanat eseri”, José Ortega y Gasset’in ifadesiyle “kitleleri yığın olmaktan kurtaran”; belleği ve düşünmeyi koruyup sağlıklı tutan “bir oksijen tüpü.” Tam da bu yüzden bazıları için “tehlikeli” ve “sakıncalı.”

Mario Vargas Llosa’nın “tekinsiz” dediği kitaplar, Montaigne’e göre kendince bir “krallık” kurup yaşamaya devam ediyor. Daha doğrusu, yaşamımızda hükümdarlığını sürdürüyor.
Peki, bu krallık ve hükümdarlık nasıl başlayıp gelişti? Irene Vallejo, Papirüs’te tam olarak buna dair hikâyeler anlatırken sözcüklerin kaybolup gitmesini engelleyen kitabın doğumunu ve ona yaklaşım biçimlerini ortaya koyuyor. Bu hikâyeler, aynı zamanda kitaplara ve okumaya duyulan merakı ve sevgiyi yansıtıyor.
Büyük metinler, büyük kütüphaneler
Kitabın hikâyesini anlatmak için Mısır’a ve Eski Yunan’a doğru bir yolculuğa çıkan Vallejo, ona ulaşmanın ve tarihî kütüphanelerin güçlüklerle oluşturulma sürecini gözler önüne seriyor. Kitabın icadının hayatın ve tarihin neresinde durduğunu da hatırlatıyor:
Kitap, zamanın sınavından başarıyla geçmiştir, uzun mesafe koşucusu olduğunu kanıtlamıştır. Ne zaman kalkıştığımız devrimlerin rüyasından veya yaşadığımız insani felaketlerin kâbusundan uyansak kitap hâlâ oradaydı. Kitap, Umberto Eco’nun dediği gibi kaşık, çekiç, tekerlek veya makasla aynı kategoride yer alıyor. İcat edildiğinden beri daha iyisi yapılmadığı için.
Vallejo’nun anlattığı ve antik dünyadan günümüze dek gelen öykünün özünde, sözden yazıya geçişin izleri var. Başka bir deyişle anlatım ve aktarımdan kayıt altına almanın bir ürünü olan kitabın uzun hikâyesi bu. Mısır’dan Eski Yunan’a ve Roma’ya, Babil ve İskenderiye Kütüphanesi’nden Oxford Kütüphanesi’ne kadar uzanan bir zaman dilimine ilişkin kalem oynatıyor yazar.

Irene Vallejo, 2019 yılında kitapların tarihini konu alan “Papirüs: Antik Dünyada Kitapların İcadı” adlı eserinin son kitabı olacağını düşünüyordu. Ancak kitap, milyonlarca okuru kitaplara duyulan sevginin binlerce yıllık kökenleriyle buluşturan uluslararası bir fenomene dönüştü.
Gücün ve hükmetmenin göstergesi olan veya tutkuları alevlendirmek için kullanılan kitaplar da yazarın anlattığı hikâyeye dâhil. Dolayısıyla Vallejo, kitaplara paralel olarak politik ve tarihî bir metinle çıkıyor karşımıza. Korunan ve savaşlarla yok edilen kitaplar da cabası. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında ağır hasar verilen kütüphaneler bir yanda, Büyük İskender’in sandığında sakladığı ve hepimizin “İlyada” demeye alıştığı fakat aslı İllias olan metin diğer yanda… Tarih kitaplarında tüm azametiyle duran komutanlar, liderler ve filozoflar bir tarafta, ibret olsun diye kitaplarda yer verilenler diğer tarafta… Okumayı seven ve kitapları bir pusula olarak belleyenler bir yanda, bunları paranteze alanlar diğer yanda… Kısacası Vallejo’nun anlattığı hikâyede kişilerden ve olaylardan bir boy önde yer alan kitaplar İskenderiye’de, Ninova’da, Babil’de, Roma’da ve diğer coğrafyalarda kendilerine özgü bir yaşam sürerken kişileri ve olayları peşine takıyor. Vallejo, ilk küreselleşme dalgasının Yunancayla ve İskenderiye Kütüphanesi’yle başladığını, ona “Hellenizm” adı verildiğini hatırlatıyor bu noktada. Bahsi geçen bu ilkel küreselleşmenin itici gücü papirüsler, okuma ve yazma konusunda bir eşik:
Bir papirüs tomarını açıp okumak, sayfalardan oluşan bir kitabı okumaya benzemez. Okur, bir tomarı açtığında papirüsün iç kısmında soldan sağa art arda sütunlar hâlinde dizilen bir metinle karşılaşırdı. Metin üzerinde ilerlerken okunmamış sütunlara geçmek için sağ eliyle ruloyu açmaya devam eder, bu arada sol eliyle okuduğu sütunları soldaki ruloya sarardı. Bu yavaş, ritmik ve içselleşmiş bir hareketti; yavaş bir danstı. Okumayı bitirdiğinde, bir sonraki okura karşı nezaket gereği kitabı sondan başa doğru geriye sarardı, eski müzik kasetlerinde olduğu gibi.
Kitabın hikâyesi, insanın dil aracılığıyla dünyayla kurduğu ilişkiye ve bunu kâğıda dökme tekniklerine denk geliyor. Bir diğer deyişle yazı ve kitap, tarihin akışını belirleyip değiştiriyor. Bu kayıtların korunduğu kütüphaneler de tarihin tanığı olarak sahneye çıkıyor.

Muktedirlerin gadrine uğrayan kitaplar
Vallejo, dilin yapısının ve mimarisinin değişiminde, yazının ve kitabın icadının önemli bir payının bulunduğunu belirtiyor. Kelime haznesi gitgide gelişen insan, soyutlamayı hayatının bir parçası hâline getiriyor. Diğer bir ifadeyle sözlü anlatım, yerini yazıya bıraktıkça ve bunlar kayıt altına alındıkça insanın dünyayı kavrayışıyla birlikte, olup biteni aktarma biçimi de farklılaşıyor; daha evvel işitilen kelimeleri görmek, “dünyanın durumunu düşünme zanaatını geliştiriyor.” Elbette bu devrimden kuşku duyanlar da var:
Sokrates, yazı yüzünden insanların düzgün düşünme uğraşını terk edeceğinden korkuyordu. Yazı sayesinde bilginin metinlere emanet edileceğinden, bu metinleri derinlemesine anlama zahmetine girilmeyeceğinden ve her an elimizin altında, erişilebilir olmalarının yeterli geleceğinden kuşkulanıyordu. Dolayısıyla bu bilgi, artık kendi bilgeliğimize ait olmaktan çıkacak, bize ait, silinmez bir parçamız değil, bizim dışımızdaki yabancı bir uzantı hâline gelecekti.
Sokrates’in şüphesine rağmen, okumanın ve kitapların zamanla hem toplumsal statü göstergesine hem de mutluluk ve coşku aracına dönüştüğünü belirtiyor Vallejo. Öte yandan her ikisi de dünyanın deşifresi ve bilgi aktarımı için vazgeçilmez hâle geliyor.
Yazar, kitapların ve yazının icadıyla Eski Yunan’da felsefenin doğuşunun paralellik göstermesinin tesadüf olmadığını söylüyor. Benzer şekilde edebiyatın ilk örneklerinin ortaya çıkışının da yazıyla ve kitapla bağlantılı olduğunu hatırlatıyor. Buradan baktığımızda, yazının ve kitabın sözcükleri yeryüzüne indirmekle kalmadığını, sınırları zorlayan ve hatta aşan iki önemli icat olarak tarihteki yerini aldığını görüyoruz. Bu noktadan sonra kitaplar, kâh dünyayı anlamanın yolu oluyor kâh savaş ganimeti hâline geliyor, bazen de sansürleniyor ve yasaklanıyor. Kralların, imparatorların ve hükümdarların gadrine uğrayan yazarlar ve kitaplar da Vallejo’nun hikâyesinde yerini alıyor.
Yazar, Romalı tarihçilerden Tacitus’un günümüze ulaşan metinlerine atıf yaparak sansüre ve otosansüre dair bir not düşüyor:
Otosansür, her zaman sansürden daha etkili olmuştur. Tacitus buna ‘inertiae dulcedo’ (tatlı eylemsizlik) adını koymuştu ve risk almaktan geri durmayı, fikir ayrılıklarından ve endişe verici durumlardan kaçınmak için yürürlükte olan değerlerin dengesini bozmamaya kendiliğinden razı gelmeyi, yaratıcı zihinleri pençesine alan tehlikeli bir korkaklığı kastediyordu. Tacitus, asilerin bile boyun eğip sessiz kaldığı baskıcı bir dönemin tanığıydı. Yazılarında şöyle der: ‘Kuşkusuz büyük bir sabır gösterisi sergiledik. Sessiz kalmak gibi unutmak da elimizden gelseydi sesimizle birlikte belleğimizi de kaybedecektik.’ Yazıları kanayan bir yaraya parmak basar ve bir gerçeği görmemizi sağlar: Her çağda mücadele etmemiz gereken şey sadece iktidar sahiplerinin sansürü değil, aynı zamanda içimizdeki korkulardır.

Sözcüklerin kitaplarla geçirdiği evrim
Vallejo, Mısır’dan Babil’e, Eski Yunan’dan Roma’ya uzanarak antik dünyada kitabın ne anlama geldiğini, hayata ne kattığını, kültürü nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyup zamanımıza göndermeler yaptığı Papirüs’te; bu icat ile yazarın ve okurun kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Kitaba duyulan hayranlığın ve sevginin yanı sıra yazılı kültüre ve metinlere kuşkuyla yaklaşanların sahne aldığı bu uzun tarih anlatısında, sözcüklerin ve dilin kitaplarla geçirdiği evrimi de edebiyatı, sanatı ve şiiri şekillendirişini de gözler önüne seriyor. Böylece kitapların icadından ve kütüphanelerin kuruluşundan sonra hayatın aldığı yeni biçimi, dünyayı algılayış ve onunla kurulan ilişkinin dönüşümüne dair hikâyeler belirginleşiyor.
Kısacası Vallejo, kitapların bize ne yaptığını anlamaya ve anlatmaya çalışırken bellek ve hatırlama bağlantısı kuruyor:
İnsanın ortaya koyduğu en iyi fikirlerin korunmasını kitaplara borçluyuz. Onlar olmasaydı bir avuç pervasız Yunanın iktidarı halka verip bu cüretkâr deneye ‘demokrasi’ adını koyduğunu; Hippokratesçi doktorların, ‘Hastaların hangi imkânlara sahip olduğuna önem ver, bazen hizmetlerini karşılık beklemeden vermen bile gerekecek ve maddi güçlük çeken bir yabancıya bakman gerekirse ondan hiçbir yardımı esirgeme’ sözleriyle yoksullara ve kölelere de bakma yemini ederek tarihteki ilk etik kuralı oluşturduğunu; ilk üniversitelerden birini kurup öğrencilerine bilge ile cahil arasındaki farkın yaşayanlar ile ölüler arasındakine denk olduğunu söyleyen Aristoteles’i; mantığının gücünü kullanarak ve sadece bir çubuktan ve bir deveden yararlanarak Dünya’nın çapını seksen kilometrelik bir hata payıyla ölçen Eratosthenes’i; imparatorluklarının uçsuz bucaksız topraklarında yaşayan herkesi bir günde vatandaş olarak tanıyan o çılgın Romalıların hukuk yasalarını; ‘Yahudi veya Yunan, köle veya özgür, erkek veya kadın diye bir şey yoktur’ diyerek belki de tarihteki ilk eşitlikçi söylevde bulunan Tarsuslu Pavlus adındaki o Hıristiyan Yunanı unutabilirdik. Bizden önceki tüm bu kişileri tanımak, bir hayvanlar krallığında insan hakları, demokrasi, bilim, evrensel sağlık hizmeti, zorunlu eğitim, âdil yargılanma hakkı, muhtaçlar için sosyal yardım gibi ilerici fikirleri ortaya atarken bize ilham verdi. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının dillerini ve bilgi birikimlerini asırlar boyunca unuttuğumuz gibi tüm bu bulguların hatırasını da kaybetseydik bugün kim olurduk? Almanca konuşan, İspanyol soyadlı -baba tarafından ataları soyadlarını Canete’den Canetti’ye çevirmişti- bir Sefarad Bulgarı olan yazar Elias Canetti, bu soruya şöyle cevap verir: Her çağ, önceki çağla bağını koparsaydı, her yüzyıl bir öncekiyle göbek bağını kesseydi, sadece geleceği olmayan bir fabl hâline gelirdik. Nefes alamayıp boğulurduk.
Papirüs, Irene Vallejo, Çeviren: Volkan Ersoy, Bilgi Yayınevi, 504 s.
