Share This Article
Tarih sadece büyük insanların ve resmî dayanakların hikâyesi midir? Tartışılır. Bu soruya “hayır” diyen Hakan Kaynar, Orhan Veli‘nin bir mektubuna, Adnan Menderes‘in adisyon pusulasına veya bir romandaki “kaba eller” detayına dayanarak tarihe gündelik hayatın penceresinden alternatif bir yaklaşımla bakıyor. Resmî olanla bireysel ve gündelik olanı, büyük ve trajik olanla sıradan olanı harmanlayan bu yöntem, kurumsal ve resmî yapıların onayladığı tarihin dışına çıkarak, geçmişin dokusunu ve ruhunu gündelik hayatın dilinde, sofralarında yakalamayı hedefliyor. Hakan Kaynar ile bu heyecan verici projeyi, maalesef şimdilik uzaktan haberleşerek konuştuk. Beni kendisiyle tanışma şansıyla buluşturan bu söyleşiyi dilerim keyifle okursunuz.

Akademik bir tarihçi olarak, kitabınıza “Bu kitap akademik olmayacak” diyerek başladınız. Türkiye’de “rakı masasında memleketi kurtarma” geleneğini de düşünürsek, Cumhuriyet tarihini yüz dublelik bir rakı sofrası metaforu etrafında anlatma fikri nereden doğdu? Sizi bu sohbetkâr üsluba yönelten neydi?
Akademik tarihçilik, benim bu kitapta yaptığım kadar kolay bir iş değil. Tarihçi aslında büyük emekçidir. Bazen eski yazı bir belgeyi okuması günlerini alır. Arar durur. Aradığını bulamaz. O arşiv bu belge derken uzun bir zaman boyunca araştırır. Bizim kitap böyle bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmadı. Hem araştırdım hem yazdım. Daha çok internet sayesinde. Kendi arşivim de var. Mektuplar, günlükler. Ama bir de zihnimde birikenler. Bunlar arasında gelip gittim yazarken. Akademik bir çalışma değil, neden? Bir düzeni yok. Tıpkı yaşadığımız şimdi gibi, tıpkı geçmiş gibi.
Kitabın fikri Metin Solmaz’a ait. Ama o sanki tarihi benden daha çok ciddiye alıyor, çok daha önemsiyor. Aslında haklı da sayılır. Memleketimizde “Tarih” deyince akan sular durur, ciddi adamlar “tarih”, ciddiyetsizler “edebiyat” okur. Kitapta da geçiyor, Halkevlerinde oynansın diye yazılmış bir tiyatro oyunu var, Tırtıllar. Orada kozmopolit, İzmirli bir çift var, yazarın onaylamadığı bir modernleşmenin temsilcileri. Erkeğin adı Füruzan, kadın kendini Rabia diye tanıtsa da aslında Rebeka. Bunlar bir köye geliyorlar, Füruzan bir tütün şirketinde çalışıyor, evine misafir oldukları ağanın tütünlerini alacaklar. Evin bir de güzelce bir kızı var, Fatoş. Bu Füruzan da beğeniyor kızı, ilk gördüğünde sohbet etmeye çalışıyor: O da roman okuyor mu Rebeka gibi? Hayır, diyor Fatoş, ben gazete okurum, bir de öğretmenin okulda tavsiye ettiği “Tarih” kitaplarını.
Kitabın “sohbetkâr üslubu” herhalde benim edebiyatla, yazmakla olan kişisel tarihimle ilgili. Bir de kitabın yazım süreciyle. Ben oldum olası yazar olmak istedim, yazar diye anılmak. Ama herhalde burada bir tür “açıklık” peşinde olmamın da etkisi var. Geçmişin karşısında olabildiğince okurun yanında olayım istedim.
Hangi kitap akademik, hangisi değil? Akademik yazını dergiler belirliyor. İşte şunlarda yayımlanırsa makaleniz beş, bunlarda yayımlanırsa on beş puan alıyorsunuz. Her birinin kendine göre dipnot usulleri olabilir. Kaynakçada yazarın soyadını önce yazabilirsiniz veya sonra. Diyelim ki bütün bu şekil esaslarını eksiksiz yerine getirdiniz. Eninde sonunda, yazdığınız her ne olursa olsun yayımlanacak bir dergi bulabilirsiniz. Ama nedir akademik bir kitap veya makale? Herhalde bir işe yaraması. Nasıl yarayacak? Birileri size ilerleyen zamanda atıf yapacak, kaynakçasında çalışmanıza yer verecek. Bu literatüre kazandırdığınız yeni bir bilgi olabilir, tarihçilikte daha önce okunup değerlendirilmeyen her belge bunu sağlar. Veya yaptığınız yoruma atıf yapabilir. Şimdi bu iki açıdan baktığımda, ben bu anlamda kitabın herhangi bir işe yaramayacağını düşünüyorum. Dipnot yok, kullandığım bazı belgeler sadece bende, ama ana malzemeye yani kitaplara, anılara, gazete haberlerine, arşiv belgelerine herkes ulaşabilir. Bu 444 sayfayı yazmak için arşive gitmedim, çoğunlukla okuldaki odamda oturdum, akşamdan geceye çalıştım.
‘Ben buna ‘tarihi tiktoklamak’ diyorum!’
Kitap, kronolojik bir sıra izlemiyor. Okuru, “İlk duble 1923 olacak sanıyorsanız yanılıyorsunuz” diyerek karşılıyorsunuz. Olaylar, tıpkı bir sohbetin akışı gibi tematik çağrışımlarla ilerliyor. Bu sarmal anlatı tercihi sadece bir üslup meselesi mi, yoksa Cumhuriyet’in hafızasının doğasına —yanlışım varsa düzeltin lütfen— doğrusal olmadığını düşündüğünüzü hissettiğimiz yapısına dair bir iddia mı taşıyor?
Sorunuzun “kitap” formuyla bir ilgisi var. Kitaplar sayfa sayfa ilerliyor. Okur olarak bir kitabı elimize aldığımızda genelde şöyle düşünürüz: Yazar da bu kitabı benim okuduğum sıralamayla yazdı, sayfa sayfa, baştan sona, birden ikiye. Ama ne bu kitap ne de diğerlerinin çoğu böyle yazılmamıştır herhalde. Çoğu zaman giriş en son yazılır. Mesela ben akademik kitapların, makalelerin giriş bölümlerini okuduğumda yazarların dehalarına hayran kalıyorum. Diyorum, meselenin henüz başında bunca isabetli soruyu da nereden buldu? Ama önce elindeki malzemeyle cevapları yazar çoğu, sonra da giriş kısmında o cevaplara uygun sorular. Ne olur böylece? Sorduğu bütün soruları cevaplayabilen insanlarla karşılaşırız, kitap baştan biz okur üzerinde bir tahakküm kurar, okumamız boyunca da devam eder bu. Bizim kitap ise en başından nasıl yazıldığını açık ediyor.
Öte yandan bellek doğrusal çalışmaz. Benim yapmaya çalıştığım da bu bir yandan. Tarih karşıtı bir metod belki de, belleğin kriterleriyle, tıpkı onun gibi düzensiz; toplumun geçmişini bireyin geçmişi gibi düşünerek yazabilir miyiz tarihi? Yaşadığımız biricik hayatları düşünelim, biz ne kadar meseleleri bir sıraya koymaya çalışırsak çalışalım, olmaz. Yaşadığımız gün bile sadece bizim olmaz. Planlarımız bozulur, dişimiz ağrır, babamız hastalanır, kızımız âşık olup terk edilir, falan filan. Şimdimiz nasılsa geçmişimiz de öyledir. Biricik insan hayatı yaşanırken bile bin türlü değişkenin etkisinde şekilleniyorken, toplumların geçmişte liderlerin tahayyüllerine, muktedirlerin beş yıllık planlarına vb. göre değişip dönüştüğünü söylemek, düzensiz olana bir düzen uydurmak, çok iddialı geliyor bana.

“Ben uzun zamandır şunu düşünüyorum: Orhan Veli’nin şiirleri gibi, Ara Güler’in fotoğrafları gibi bir tarih yazabilir miyim? Nedir bu şiirlerle fotoğrafların ortak özelliği? Davetkârlıkları. Okuyana “sen de yazabilirsin”, bakana “sen de çekebilirsin” demeleri. Açık olmaları bir de; açıklıktan kastım, bir çerçeveyle kapanmıyor oluşları.”
Kitapta darbeler, katliamlar gibi trajedilerle Bektaşi fıkraları ve dedikodular gibi nüktedan bir dil iç içe geçiyor. Tarihin en karanlık anlarını bile rakı masasına özgü, göz kırpan bir dille anlatıyorsunuz. Bu dengeyi nasıl kurdunuz? Bu konular arasında geçiş yaparken üslubunuzu frenlediğiniz veya ciddiyet ile neşeyi harmanlamakta zorlandığınız anlar oldu mu?
Okur yazarlığına çok güvendiğim bir arkadaşım var. Bu söylediğinizi kitabın büyük bir kısmında yaptığımı söyledi ama tamamında değil. Kitabı yazmaya başlarken verdiğim bir karar değildi bu.
Önce yıl yıl yazdım. Önemli–önemsiz ayrımı yapmak çok zordu, bölümler uzadı. Sonra vazgeçip herhangi bir yılda ilgimi çeken bir mevzuyu seçerek yazdım, yine uzadı. Bir hayli de sayfa birikti elimde. Ama geldiğim noktada bambaşka bir çözüm aradım. Ben buna “tarihi tiktoklamak” diyorum. TikTok herhalde bütün sosyal medya platformları arasında en “ciddiyetsiz”i olarak görülüyor. Ama diğerleri de aynı mantıkla çalışıyor. Elinizde telefon, seçtikleriniz, daha önce izledikleriniz, takip ettikleriniz üzerinden bir akış oluşuyor. Yukarıdan aşağıya veya art arda yemek tarifinden bir ressamın performansına, bir gazeteci yorumundan dünya kupalarından birinde yaşanmış unutulmaz bir pozisyona, eski bir film sahnesinden hayat dersi veren bir tarihçinin söylediklerine, ondan buna, bundan şuna… Sürekli değişen bir akış bu.
Şimdi, bu sosyal medya araçlarının bizi bunca meşgul etmesinde, hoşumuza gitmesinde, diyorum ki sanki bizim zihnimizin çalışma biçimiyle örtüşmesinin etkisi var. Hiçbir şey yapmadan diyelim, bir parka gitmişiz, bir banka oturmuşuz. Elimizde telefon yok. Orada bir on beş dakikamız var. Bu on beş dakika boyunca zihnimizden neler geçip gider… Yerdeki yaprak sonbaharı çağrıştırır, şu yakın arkadaşımız on gündür aramıyor, akşam dışarıda mı olsak erkenden eve mi gitsek, ne saçmaydı şu geçen izlediğimiz film, dişçiye gitmeliyim yine sızlıyor (kimse “diş hekimi” diye düşünmez, o yazıp konuşurken doğru söylenir sadece), kaç lira borcumuz kaldı Ahmet’e, parkın çıkışında bir dönerci vardı eskiden… Uzar gider. Araya geçmişte yaşananlar da girecektir vs.
Ben de kitabı yazmaya üçüncü defa başlarken böyle kurguladım. Ama bu sefer her bir on yıl yüz elli–iki yüz sayfa olacaktı. En sonunda bölümleri böyle, bazen alışılmadık bağlantılarla oluşturdum. Ama sanırım bu da hayatımızın biçimiyle örtüşüyor. Kederle neşenin bir araya gelmesi. Cenazeleri düşünün: Hem gidenin yasını tutacaksınız bir yandan da kırk yıl görmediğiniz eş dost akrabayla bir araya gelmişsiniz. Bir iki saat tamam, ama beraberlik uzarsa eski anılar anlatılmaz mı? Bir bakmışsınız, ağlayanlar gülüyor.
‘Kitabı yazmaya başladığımda ‘tabu yıkmak’ gibi bir niyetim yoktu’
Tanıtım sloganınız oldukça cesur: “Tabularınızı saklayın, meze yapmaya geliyoruz!” Gerçekten de 6-7 Eylül pogromundan siyasî suikastlara, resmî tarihin pek deşmediği konuları masaya yatırıyorsunuz. Kitabın ortaya çıkış motivasyonlarından birinin bu tabuları tartışmaya açmak olduğu açık ki her tabunun tartışmaya açılması değerlidir. Bu tavır nedeniyle tepki çekmekten endişelendiniz mi? Okurlarınızla, öğrencilerinizle kitabın ardından bu konularda konuşma fırsatınız oldu mu?
Açıkça söyleyeyim, öyle “tabu yıkmak” gibi bir niyetim yoktu kitabı yazmaya başladığımda. Ama okuyup araştırırken insan —insan derken kendimden bahsediyorum— görüp hissettiklerine işaret etmeden yapamıyor. Aslına bakarsanız, bahsettiğiniz olaylara dair bilinmeyen hiçbir şey söylemiyorum. İlgili kaynakların satır aralarında gördüklerimi atlamıyorum, o kadar.
Tepkilerden her zaman endişelenirim. Çünkü biliyorum ki olası tepkiler kitabın içindeki birkaç cümleye veya bir bölüme odaklanabilir. O da kitabın bütününde yapmak istediğimin önüne geçer. Okuyan arkadaşlarımla konuştum şimdiye kadar. Kitap yaza denk geldiği için henüz kitabı okuyan öğrencilerimle konuşma fırsatım olmadı. Ama kitap hakkında, başından sonuna okuyup bitirdiğini bildiğim bir arkadaşım, iyi de bir okur-yazardır, beni sevindiren şeyler söyledi. İçerikten çok yönteme dair.
“Birbiriyle ilgisiz şeyleri ilişkilendirmeye edebiyatın kudreti yeter sanıyordum, sen bunu tarihle de yapmışsın,” dedi. “Üzerinde durduğun her neyse —şiir, roman veya bir olay— hep sorulması gereken en basit soruları soruyorsun,” dedi. Kitabın “şimdi neyle neyi bağlayacak acaba?” dedirten yapısı belli bir otuz bölümde aksamış ama “olur bunlar,” dedi. Ha bir de şunu söyledi: Kitabın önsözünde söylüyorum, “ben okurla eşit bir ilişki kurmak istiyorum, amacım okuru da aktif kılmak” gibi bir cümle. “Yazar palavrasıdır ama güzeldir,” demiş okuyunca. Sonra bir bakmış, kitabı okuyor ama bir yandan da bildiği, okuduğu başka şeyler geliyor zihnine. “Eksilterek yazıyorsun,” dedi, “şiirde yapılır bu.” Velhasıl bütün bunları duyduğumda rahatladım. Dedim ki hem ona hem kendime, bu da bana yeter.
“Açıkça söyleyeyim, öyle “tabu yıkmak” gibi bir niyetim yoktu kitabı yazmaya başladığımda. Ama okuyup araştırırken insan —insan derken kendimden bahsediyorum— görüp hissettiklerine işaret etmeden yapamıyor.”

Kitapta kadınların hikâyelerine özel bir yer veriyorsunuz. Özellikle Atatürk’ün Karlsbad günlüğünden yola çıkarak kurucu ideolojinin, kadınların sadece hukuki haklara değil, bir erkeğin geçtiği tüm “hatalardan ve sevaplardan” geçerek varoluşsal bir eşitliğe sahip olması gerektiği gibi radikal bir damarı olduğunu iddia ediyorsunuz. Cumhuriyet, 100 yıl boyunca bu ideali ne kadar sahiplenebildi, sürdürebildi?
Bu sadece Mustafa Kemal’in düşüncesi, “kurucu ideolojinin” değil. İsterseniz, bizim kitapta bile doğrudan alıntılamadık ama burada yapalım, tartışma olmasın. Şimdi bu satırlar Afet İnan’ın yayımladığı bir defterden. Defteri Mustafa Kemal kaleme almış, her ne kadar yayımlanınca adı “hatıralar” olduysa da bir günlük bu. Mustafa Kemal 1918 yılı Temmuz ayında, bugün Çekya sınırlarında kalan kaplıcalarıyla ünlü bu şehre tedavi için gitmiş. Kaldığı süre boyunca da bir günlük tutmuş.
Bir başkasının, Fahrettin (Altay) Paşa’nın 1925 yılında tuttuğu günlüğünden biliyoruz ki bu defteri özenle saklamış sahibi. Sonra, Afet İnan’ın anlattığına göre, bir gün kütüphanede çalışırken 1931’de bulmuş, defterin sahibine okumuş. Gazi duygulanmış, “Sen bunları değerlendir” demiş Afet İnan’a. Yaşayıp da yazmadıkları da var. Belli ki, Afet İnan’ın okuyup da aktarmadıkları da. Ama şu kısım olduğu gibi duruyor.
* Kitaba şuradan ulaşabilirsiniz…
Erkek gibi kadın da, kadınlığını, kadınlığın mevkiini, ehemmiyet-i hayat-ı hakikiye ve müştereke içinde birçok hatalardan, sevaplardan sonra takdir edecek ve muvazenesini bulabilecektir. Mesele bu nokta-i nazardan tetkik edilirse ve sonra bir erkek ilk sinn-i şebab ve devre-i hararetinden bil’itibar, hayatının her devresinde, ömrünün her anında irtikâb ettiği ve etmek istidadında bulunduğu —mer’i kavâid-i ahlâkiyyeye menafi— harekâtın, mantıkın haricine çıkmamak şartıyla, onu sahib-i fazilet ve ciddiyet bir adam olmaktan menetmediği ve bilakis bu harekâtın hayatta tecrübe telakki edildiği ve ancak böyle bir adam, kadını tanımak, bir kadını mesut etmek, bir kadınla mesut olmak yollarını en iyi bilebileceği nazar-ı dikkate alınırsa, aynı tecârübü geçirmemiş bir kadının kocasına edeceği muameleyi, onun bütün ruhî, hissî, maddî ihtiyacını bihakkın tatmin edeceği nasıl mümkün ve kabul görülür.
Sayfa 41
Şimdi önerim, bu paragrafı okuduktan sonra Yılmaz Güney’in Arkadaş filmini tekrar izleyelim. Sarışınlık, içki, kahkaha ve fahişelik… Sahnelerden birinde bunları birbiriyle ilişkilendirir. İki eski arkadaş Çiçek Pasajı’nda karşılaşıp Sulukule’ye giderler. Ortada iç çamaşırıyla dans eden genç kadını yakın çekimde görürüz. Sonra ikisi de birer fahişeyle otel odasında. Cemil’le olan kahkahalarla gülerken diğer kadın Hürriyet gazetesinin pazar ilavesinde birinci olan şiirini okur:
Uykusuz gecelerin getirdiği çocuk / her zaman mavi değil bu gökyüzü bu deniz.
O şiirini bitirip, ne zaman yazdığını anlattıktan sonra diğer odadaki kadının kahkahası başlar. Filmin hepsini anlatmayayım. Son sahnelerden birine bakalım. Âzem, arkadaşı Cemil’in “ahlaksız” karısından okkalı bir tokat yiyor. Neden? Daha önce o atmıştı, Cemil’i aldatıyor diye. Âzem’in yüzünde şaplak patlar patlamaz refleksle sıkılmış elini görürüz önce, sonra güzel gülüşüyle uzun uzun bakıp, ne diyordu?:
Bu tokatın hesabını bir gün mutlaka soracağız!
“Cumhuriyet en başından beri şehirlerin rejimidir” diyerek güçlü bir tez ortaya atıyorsunuz. Anlatınızda İstanbul’un arka sokakları, meyhane kültürü ve şehir efsaneleri canlanıyor. Cumhuriyet tarihini anlatırken neden kente ve kent kültürüne bu kadar merkezi bir rol verdiniz? Şehirlerin belleğine bakmak, modern Türkiye’yi anlama biçimimizi nasıl değiştiriyor?
Tez değil açıkçası, bir bölümün başlığı. Ama öyle değil midir? Cumhuriyet diye bir rejim antik Yunan dünyasında şehirlerle beraber var oldu. Öte yandan Cumhuriyet dönemi modernleşme hikâyemizi kapsıyor. Şehir dışında modernleşme okulla, kanunla, törenle vs. mümkün. Oysa gerçek bir şehirde sadece yaşamanın kendisi bile değiştirir insanı. Ama bizim kitapta kıra dair anlatılar da var. Sabahattin Ali’nin hikâyeleri, sonra karısını satıldığı adamdan geri isteyen bir Birecikli, köy enstitülerinde yaşanan kimi garip olaylar. Şimdi, benim dedem, babamın babası 1910’lu yıllarda doğmuş, babam 1950’de.
Babam öldükten sonra evde eski çantaları filan karıştırırken birbirlerine yazdıkları birer mektubu buldum. Dedem okuma yazmayı askerde öğrenmiş. İkisinin arasındaki mesafe, en azından kâğıtlara yansıyandan bahsediyorum, sadece kırk yıl değil gibi. 1960’lardan sonra Ankara’ya göç etmiş bir ailenin şair çocuğu söylemişti, hatırlarım. “Biz” dedi, “köyden şehre değil, ortaçağdan yirminci yüzyıla göç ettik.” Dolayısıyla Cumhuriyet dediğimiz modernleşme hikâyemizin büyük kısmını kapsıyor. Kitapta şehirlerin ön plana çıkması biraz bu yüzden.
Şimdi gelelim ikinci soruya, modern Türkiye’yi anlama biçimimizi nasıl değiştiriyor şehirlerin belleğine bakmak. Sadece İstanbul’un yirminci yüzyılda değişimi bile bugüne dair bir şeyler anlatabilir. “Aynısıyla yaşayan aynısıyla ölür” demişti bir filozof. Bütün farklı olanları “öteki”leştirip aynılaşınca ne olacak? Siyasetin gündelik hayatın üzerine bu kadar yoğun biçimde çöreklendiği başka bir ülke var mı acaba? Soruyorum çünkü başka bir ülkede yaşamadım hiç. Beden nasıl kaybettiği uzvunu hatırlarmış ya, ben bugünün Türkiyesi’nde olanları da kaybettiklerimizle ilişkilendiriyorum.
‘Adnan Menderes’in Ankara Palas’ta yiyip içtiklerine dair adisyon pusulalarını resmi arşivde buldum’
“Adnan Menderes’in Ankara Palas’ta yiyip içtiklerine dair adisyon pusulalarını yine resmi arşivde buldum
Kaynaklarınız arasında resmi belgeler kadar Orhan Veli’nin mektupları, Adnan Menderes’in adisyon pusulaları veya Suzan Sözen’in romanındaki “kaba eller” gibi sıradışı detaylar da var. Edebiyatı ve gündelik hayatın bu “önemsiz” görünen izlerini birincil tarihsel kaynak olarak kullanmak, resmi arşivin sessiz kaldığı alanları nasıl dolduruyor?
Filmler de var, YouTube’a yüklenmiş eğlence videoları kullandım, bazı sosyal medya paylaşımlarını da. Çünkü kayda geçmiş her şey tarihçinin malzemesi olabilir. Nasıl yüzyıllar önce söylenmiş destanlardan 13. yüzyılı filan anlamaya çalışıyorsa bazı tarihçiler, ben de geçtiğimiz yüzyılı yazarken elime geçen, aklıma gelen her türlü malzemeyi kullandım. Ama bakın, Adnan Menderes’in Ankara Palas’ta yiyip içtiklerine dair adisyon pusulalarını yine resmi arşivde buldum, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde; internetten de ulaşabiliyorsunuz. Yassıada mahkemeleri için toplanan delillerin arasında bunlar; örtülü ödenek harcamaları bunlar. O mahkeme evrakı çok zengin; günlükler, pusulalar, ifadeler, savunmalar, mektuplar, yok yok. Sessiz kalan “resmi arşivler” değil bence. Şimdi, tarihçiler için de bu ifadeyi kullanamayız. Ama siyasetin tarihi sessiz kalıyor diyebiliriz. Siyasetin tarihi derken onun onayladığı Tarih’i kast ediyorum.
Ben uzun zamandır şunu düşünüyorum: Orhan Veli’nin şiirleri gibi, Ara Güler’in fotoğrafları gibi bir tarih yazabilir miyim? Nedir bu şiirlerle fotoğrafların ortak özelliği? Davetkârlıkları. Okuyana “sen de yazabilirsin”, bakana “sen de çekebilirsin” demeleri. Açık olmaları bir de; açıklıktan kastım, bir çerçeveyle kapanmıyor oluşları. İkisi birbirinden ilgisiz mi, hayır. Ara Güler’den şu satırlar:
Bir hayatın küçük ayrıntıların birikimi olduğunu, hiç akla gelmeyen şeylerin, gereksiz sanılanların bütün bir ömür boyunca yinelendiğini Orhan Veli’nin şiirlerinden anladım… Belki bir açı bile vermiştir bana Orhan Veli. Küçük, önemsiz şeylerin arkasındakilerin hissedilmesi.
Aynı açıdan bakmaya çalışıyorum diyelim.

“Bir sır açıklamak veya bir tez ispatlamak zorunda olmayınca tarihyazımı, tarihçinin belgeleriyle buluşmasının, onlarla didişmesinin, onları okumasının hikâyesine dönüşüyor. Biricik bir hikâye. Öznel bir hikâye. Üstelik böylece tarihçi belli oranda kendini okuruyla da eşitliyor. Nesnellik tam böyle bir yerden mümkün sanki.”
Kitabın başında, geçmişin bilgisine dair bir soruya “Geçmiş zamana da hû!” diye cevap veren Aş Dede’nin Bektaşi tavrını benimsiyorsunuz. Bir tarihçi olarak, geçmişin bu “sırrına erilemez” doğasını kabul etmek, pozitivist tarih anlayışının “nesnellik” iddiasına karşı nasıl bir özgürlük veya sorumluluk alanı yaratıyor?
Herhalde son beş yılda yapmış olmaktan gurur duyduğum etkinliklerden biri şuydu: Dört arkadaş her pazartesi buluşup bir kitabı satır satır beraber okuduk. Önce her bölümü kendimiz okuyorduk. Sonra akşam, diyelim altıda bir araya geliyoruz, gece on ikiden önce kalkmıyoruz. Kitabı bir senede bitirdik. Tadı damağımızda kaldı. Birkaç yıl sonra bu sefer çeşitli metinler okuyalım dedik. Şimdi hatırlamıyorum ismini. Aramızdan biri önerdi; kelimenin her anlamıyla gerçek bir tarihçidir. İngiltere’de oldukça ilgi görmüş tarihi romanlar yazan bir kadının radyo konuşmalarını okuduk. Orada beni çok etkileyen bir metafor var. “Geçmiş” diyordu yazar, “benim baraj suları altında kalmış köyüm gibidir. Kimse o köyün yok olduğunu iddia edemez, ama ben de gidip köyümün sokaklarında yürüyemem.” O yüzden ben de tarihçiyi tüpsüz dalan dalgıçlara benzetiyorum. O kadar kısa zamanda ne kadarını kavrayabilirsin ki geçmişte yaşanan olayların?
Hadi yıllarını verdin, yani tüple daldın diyelim; gerçekle senin tahayyülün arasında her zaman bir mesafe olacak. “Geçmiş zamana da hû” derken, Tanrı’ya da hû dediklerini unutmayalım Bektaşilerin. Niye? Bir isim verdikleri anda, Tanrı’yı ondan ne bekliyorlarsa o sıfata kapatacaklar; haddimiz değil diyorlar, “hû” demeleri ondan. Geçmişin sırrına ermek, o da benim haddim değil.
Bu nesnellik iddiası meselesine gelince, elbette böyle bir bakış tarihçiyi özgürleştiriyor. Bir sır açıklamak veya bir tez ispatlamak zorunda olmayınca tarihyazımı, tarihçinin belgeleriyle buluşmasının, onlarla didişmesinin, onları okumasının hikâyesine dönüşüyor. Biricik bir hikâye. Öznel bir hikâye. Üstelik böylece tarihçi belli oranda kendini okuruyla da eşitliyor. Nesnellik tam böyle bir yerden mümkün sanki. Öznelliği belirsiz sınırlarına kadar sündürmekle hatta. Zaman zaman kitapta bunu yapmayı denedim diyebilirim.
Sorumluluk meselesine gelince… Orada derin bir nefes almak gerekir. Geçmiş, görmezden gelemeyeceğimiz kötülüklerle de dolu. “Sırrına eremeyiz” derken, kötülüklerin nedenlerini, sonuçlarını görmeyelim gibi bir şey diyor değilim elbette.
‘Yazmayı, tarih yazmaktan daha çok seviyorum’
Kitabınız, karmaşık ve tartışmalı bir tarihi son derece akıcı bir dille anlatarak genç okurlardan da büyük ilgi gördü. Tarihçilerin sıkça zorlandığı bu meselede sizin başarınızın sırrı ne? Popüler tarih yazımı, yeni nesilleri tarihin sıkıcı bir ders olduğu algısından kurtarıp onu canlı bir sohbetin parçası haline getirmede nasıl bir rol oynayabilir?
Çok teşekkürler. Sadece bu soruda değil, diğerlerinde de çok güzel yorumlar yapıyorsunuz benim için. Benim bir başarım var mı, bundan sizin kadar emin değilim açıkçası. Kitabın dili akıcıysa bunun nedeni benim yazmaya edebiyatla, şiirle başlamam. Ben hâlâ yazmayı, tarih yazmaktan daha çok seviyorum. Ama bu kitabı veya planladıklarımı yazarken edebî bir güzellik peşinde değilim, olmayacağım. Çünkü tarih, hiçbir şekilde biçimin içeriğin önüne geçmemesi gereken bir tür. Fazladan bir estetik barındırmasına gerek yok. Ama anlattığım hikâyelerin bir araya geldiğinde, her okumada, tıpkı sanatta olduğu gibi bir “fazla”nın ortaya çıkmasını istiyorum. Kitabı okuyanların bir yerde şöyle hissetmesini çok isterim: “Herhangi bir yerde söylemiyor ama galiba bir de şunu söyledi.”
Tarihin sıkıcı bir ders olduğu algısını popüler tarih yazımı dağıtabilir mi? Ders olmaktan çıkarırsa, evet. Sohbet dediğiniz eşitler arasında olur ya. Bu da tarihi açmaktan geçiyor. Açmak derken, tarihçinin okuru da yanına alıp beraber tarih yapmasından bahsediyorum. Nasıl olacak bu? Malzemesini tanıtacak; tıpkı açık mutfakta çalışan bir aşçı gibi, yağı ne kadar kızdırdığını anlatacak, tuzu hangi anda eklediğini söyleyecek. Sayenizde ben de kitaba dair uzun bir önsöz yazmış ve bu söylediğimi yapmış oldum. Teşekkür ederim.
Anason İşleri deyince Metin Solmaz, kitabın kapak fotoğrafına bakınca Murat Meriç ismiyle karşılaşıyoruz. Editörünüz Mesut Ergün’ü de kitabın editörü olmakla birlikte küratörü olarak tanımlıyorsunuz. Kitabın hazırlanış sürecinde editörünüz ve tarihçi, yazar arkadaşlarınızla kurduğunuz etkileşimler neleri dönüştürdü?
Mesut Ergün’le mesaimiz önemli. Neden, çünkü ben yazarken, hele “tarih” yazarken kendime çok güvenmem. Siyasi tarihten özellikle kaçtım. Herkesin her şeyi belirli katı yorumlara kapattığı bir alandan bahsediyoruz. Eğer her söylediğime şerh düşen bir editörüm olsaydı, muhtemelen dilsiz olurdum. Mesut’un uzun süre sessiz eşlikçiliği açıkçası metnin birikmesini sağladı önce.
Sonra öyle bir an geldi ki, ben yazıyordum, aynı dosya üzerinde çalışıyorduk, yukarıda Mesut düzeltiyordu. Önsözde de söyledim, beraber çalışa çalışa arkadaş olduk. Murat Meriç’le otuz yıldır öyleyiz, kapak fotoğrafını da bize misafir olduğu akşamlardan birinde çekti. Aslında Metin Solmaz’la tanışmamızı sağlayan da odur. Herhalde böyle bir kitap Bodrum’dan Ankara’ya göç etmese yazılmazdı. Ama şunu da söylemek gerekiyor: Dosya bittiğinde diyelim, ortada bir yayınevi yok, dolaşıyoruz, “Bunu basar mısınız?” diye. Sanmam ki bulalım. Demek ki ortada varlığını tesadüflere, arkadaşlıklara borçlu bir iş var.
Şimdi bu dönüştürme meselesinde kitabın yazımı boyunca Metin Solmaz’la didişmemizin etkisi var, kabul etmeliyim. Önce böyle 1923, 1924 gibi katı kronolojiyi takip eden bir kitap planlamıştık. Metin Solmaz beni gerçek bir tarihçi sanıyor tabii, yanılması doğal. Baktı, ben zinhar tek bir yılın içinde kalamıyorum, üstelik uzattıkça uzatıyorum. “Seç, beğen” dedi, “Mesela 1929 yılında en çok neyin üzerinde durmak istiyorsan, buyur.” Tabii iş beğeniye kalınca ben bir 1937 yazdım, Orhan Veli ve arkadaşları. Yirmi sayfa. Ee, arkasından 1938 geliyor, Atatürk ölmüş; şiirden önemsiz mi?
O da oldu, yirmi sayfa. Uzadıkça uzuyor. Yine vazgeçtik. Hatta bir ara kitaptan da vazgeçeceğiz neredeyse. Sonra ben yukarıda anlattığım yolu buldum. Bu arada artık Metin’le de arkadaş olduk. Belki ben değil başka biriyle çalışsaydı çoktan havlu atardı; “Madem yetişmedi, basmıyoruz” derdi. Ankaralıdır ama sık sık Ankaralıların bu tavrıyla dalgasını geçer. Bizim güzel şehrimizde işler biraz böyledir; bir şey yapılacaksa arkadaşlık sayesinde yapılır, onların hatırı çoğu şeyden önce gelir.
Kitapta “Tarihimizi meze yaptın diyen çıkarsa gocunmam” diyorsunuz. Bugüne dek akademik çevreden veya farklı kesimlerden ne gibi tepkiler aldınız? Bu sıradışı üslup ve tartışmaya açtığınız konular nedeniyle sizi en çok şaşırtan veya düşündüren eleştiri ne oldu?
Farklı kesimlerden aldığım tepki henüz yok gibi. Olsa da herkesin kendi mahallesi için geçmişi eğip büktüğü bir zamanda yaşıyoruz. Tepkiler içerikten ziyade kitabın isminden, kapağından beslenecek. Hani rakı içmekten sanki çok büyük bir suçmuş gibi bahsediliyor ya artık, tarih gibi kutsal bir anlatı nasıl dublelere bölünebilir? Bunları bekliyorum da açıkçası. Ama şimdiye kadar beni en çok şaşırtan, bir arkadaşım kitabı okurken bir yandan da karısıyla konuşuyor; “Hakan’ın kitabı da pek feminist gibi” bir yorum mu yapmış ne? Karısı da “Feminizm ona mı kaldı?” demiş. Haklı. Hiç öyle bir amacım olmadı. Ama demek ki öznelliği sündürünce erkekliğin de sınırları flulaşıyor.


