Share This Article
Neoliberal kıskaç; zamanın ruhu tam olarak bu: Sistem tarafından mengeneye alınan, kapitalizm “kültürü”yle şekillendirilen, eğilip bükülen gerçeklikle yetinmek zorunda bırakılan ve yine sistem tarafından belirlenen “güvenli alanlardan” çıkmaması öğütlenen bireye “performansına”, “verimliliğine”, borçluluğuna, tüketimine, işe yararlığına göre “değer” biçiliyor. Çalışıp tükettikçe “özgürleşeceği” söylenen, nesnelerden ve onlara sahip olmaktan “haz” duyan, zamanını hiç düşünmeden satan ve idealleştirilmiş tüketim tutkusunun peşinden gidenlere benzetilerek birörnekleştirilen bu birey, boş zamandan, boş alandan ve düşünmekten korkar hâle gelmiş durumda.
Neoliberal kapitalizmin sürdürülebilirliği, bireyin zihinsel ve kültürel kıskaca alınmasıyla ve mümkünse bundan kurtulamamasıyla mümkün. Bu kıskacın verdiği mutluluk hissi, hızla ve akışkanlıkla belirlenen, daha doğrusu biçimlendirilen dünyada, güzelce paketlenmiş “meditasyon” programlarıyla beraber acı duymasını engelleyen, “üretimini”, “performansını” ve tüketimini artıran bir tür uyuşturucu. Üstelik bu uyuşturucu, sistem karşıtı çatlak seslerin bastırılması, olumluluk şiddetinin dal budak salması ve yüzeyselleştirme için de birebir. Dahası, kişinin kendini bir tüketim nesnesine dönüştürmesi için biçilmiş kaftan. Böyle bir ortamda biliyormuş ve yaşıyormuş gibi yapmak işten değil. Hâliyle etkin tüketicileri piyasaya süren sistem, yaşamın da bir gösteriye indirgenmesini kolaylaştırarak neoliberal performans öznesini yaratıyor.

Neoliberal performans öznesi, Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle “özgür ve aciz birey paradoksu”ndan mustarip. Özgür olmanın koşulu “başarı” ama sistemin ölçütlerine göre “başarısızlık” had safhada. Üstelik kişiye “başarısızlığından sen sorumlusun” diyor aynı sistem. Renata Salecl, Yerinde Saymak’ta neoliberal öznenin bu açmazına, sıkışmışlığına ve derdine yoğunlaşırken meseleye sadece ekonomik değil, psikolojik ve politik açıdan da yaklaşıyor.
Bir türlü gerçekleşmeyen vaatler
Salecl’ın yoğunlaştığı neoliberal özne, sistem tarafından hem zaman hem de para bağlamında borçlandırılıyor. Borcunu ödeyip tüketim özgürlüğünü pekiştirmek için neredeyse 7/24 çalıştırılıyor ve sonra bu hikâye başa sarıyor. Tıpkı dağın tepesine çıkardığı kayanın aşağı yuvarlanmasını izleyen ve ardından onu yeniden sırtlanan Sisifos’a benziyor onun durumu: Borçlanan neoliberal tüketimci özne, borcunu yönetirken daha da borçlanıyor. Salecl’ın ifadesiyle “bedenini ve ruhunu bir tür demans krizine sokup ben de biliyorum ama yine de” diyerek başına gelenleri unutuyor ve yaşamına kaldığı yerden devam ediyor.
Salecl, özgürlük vaadiyle diri tuttuğu bireyleri standartlara hapseden neoliberal kapitalizmde, yaratılmış gerçeklik ile hakikat arasında derin farklar bulunduğunu anlatırken zamanın ruhundan dem vuruyor:
Bireyler mutlak bir otosansür içinde, kendi yaşamlarına takıntılı, tüketimle o kadar meşgul hâle gelmiştir ki çok azı toplumsal sorunları küresel boyutta düşünür. Dahası, giderek artan borçları, artık bir şey hakkında eleştirel düşünmeye mecallerinin kalmadığı bir noktaya ulaştıkları anlamına gelir.
Hemen her şeyin sayılara ve istatistiklere indirgendiği zamanımızda, neoliberal kapitalizm kişilere gayret ettiği takdirde istediği her şeye sahip olabileceğine dair bir havuç uzatarak duyguların ekonomisini bir sopaya dönüştürüyor. Süslü ambalajlarla sunulan kişisel gelişim ve meditasyon programları da bu hayalin destekleyicisi hâline getiriliyor. Dolayısıyla kendisine bir “seçme hakkı” veriliyor gibi görünse de kişi, var olanlardan birini tercih etmeye yönlendiriliyor. Sonuçta sistemin sürdürülebilirliği, tüketimin devamına ve anksiyetelerin yönetimine bağlanıyor. Yazara göre bunun başka bir ifadesi daha var:
Duyguların gücüne böylesine güçlü bir vurgu yapan bu çağdaş ideoloji, hayattaki her ama her şeyin test edilmesi gerektiği fikrini de aşılıyor. Dolayısıyla özel bir şey hissetme arzumuzu ifade edersek piyasa, er ya da geç bu arzumuzu gerçeğe dönüştürmenin bir yolunu sunacaktır (bu bir uyuşturucu da olabilir, aşırı bir davranış, ekstrem bir spor ya da çok özel bir gastronomi deneyimi de). (…) Kişinin her şeyin mümkün olduğu izlenimine kapıldığı bu çağda, herhangi bir seçimin sistematik olarak kayba ve terk edişe denk geldiği gerçeğini kabul etmek zor. Bu amansız kayıpla başa çıkmak için durmadan yolumuzu değiştirmeliyiz. Telefonunuzu, eşinizi ya da işinizi değiştirip durabilirsiniz. Hangi seçimi yaparsak yapalım, bu bize hemen doğru değilmiş ve bir başkası bizi daha tatmin edebilirmiş gibi gelir.

Salecl’ın yoğunlaştığı neoliberal özne, sistem tarafından hem zaman hem de para bağlamında borçlandırılıyor.
Seçme illüzyonuyla ve tüketimle yola getirilen neoliberal özne, diğer taraftan hıza mahkûm ediliyor. Hızlı davranırsa konfora sahip olacağına inandırıldığı için akışa ayak uydurmak üzere elinden geleni ardına koymuyor. Bu nedenle maddi ve manevi anlamda her bedeli ödemeyi göze alarak kendini başkalarından farklı ya da üstün bir konuma yerleştirmeye uğraşıyor. Salecl’ın deyişiyle “piyasa tanrısına adaklar adayarak” bir adım öne geçmeye çalışıyorlar. Sisteme biat da buradan kurtulma arzusu da bu noktadan itibaren bir pazarlamaya dönüştürülüyor. Diğer bir ifadeyle “bilinçli tüketici” de kendini akışa kaptırmamaya çabalayanlar da isteyerek veya istemeyerek piyasa tanrısının gözetiminde hareket ediyor. Her iki grup da ekonomik, toplumsal ve psikolojik yükümlülüklerinin farkında olarak yaşamını sürdürüyor.
Salecl, bu hengâme içinde kapitalizmin paradoksuna ilişkin hayatî bir noktayı vurguluyor:
Kapitalizm, paradoksal bir şekilde, bir yandan sınırsız kâr artışı fikrini yayar ve bir yandan bizi çılgın tüketime iterken diğer yandan hiçbir şeyi olmayanlardan tüketim arzularında aşırı kısıtlamalar talep eder.
Kişinin mallaş(tırıl)ması
İnsanları hızın esiri hâline getiren ve tüketimle gözetleyen kapitalizm, kişilere düşünmek ve arzularını gerçekleştirmek için vakit ve alan bırakmıyor. Bu yüzden Salecl’ın dikkat çektiği nokta önemli:
Günümüzde iki insan karşılaşıp da birbirine kibarca ‘Her şey yolunda mı?’ diye sorduğunda neredeyse sistematik şekilde aynı cevabı veriyor, evrensel bir şey artık bu: ‘Çok yoğunum’ ya da ‘Kendime ayıracak bir dakikam bile yok.’ Yoğun olmayan insan bir şeylerden yoksun, zamanını akıllıca değerlendiremeyen biri gibi görülecektir. Tropik adalarda tüm gün plajda yatabilecek bir imkâna sahip en zengin insanlar bile bir şekilde yoğun olmak zorunda artık. Tüm vakitlerini aktivitelere, uzak diyarlarda seyahatlere ve elbette alışverişe harcamak zorundalar. Günümüzde aynı anda bir sürü şey yapmak mecburiyetindeyiz…
Büyük ve kaotik bir koşturmada, sürekli meşguliyetler ve tüketim için diri insanlara ihtiyaç duyan neoliberal kapitalizm, yazarın ifadesiyle “yaşamları uzatmaya ve gençliği ebedî kılmaya uğraşıyor.” Beklemeleri, iletişimi ve hazları ortadan kaldırıp hızla eyleme geçmeyi, anlık keyifleri, etkileşimi ve bir icat olarak gördüğü zamanı “verimli” kullanmayı pazarlıyor. Böylece kişi, tükettiği ürünlerle beraber kendisi de mallaşıyor; kendini de tüketilebilecek bir nesne hâline getiriyor. Ardından benzer bir eylemde bulunanlar, tüketimle ve etkileşimle var olanlar, boş zamandan ve alandan korkanlar, benzerleriyle büyük bir cemaat meydana getirip çeşitli sıfatlar yapıştırdıkları kendine benzemezleri bir çırpıda dışlıyor.
Salecl’a göre ilk gruptakiler, sistem tarafından “başarı” ve daha çok “verimlilik” takıntısıyla uyumlu hâle getiriliyor:
Verimlilik, modern zamanların mantrası hâline geldi, tembelliğe karşı uyarılmadığımız tek bir an yok. (…) Bu verimlilik takıntısı, nasıl davranmamız, ne giymemiz, ne yememiz ve hepsinden önemlisi kendi bedenlerimizle nasıl ilişki kurmamız gerektiğine dair kuralları içeren yeni bir ahlakçı söylem yarattı.
Sürekli çalış(tırıl)ma aşkıyla beslenen ve “verim” illüzyonuyla neoliberal kapitalist sınırlar dışına çıkmaması sağlanan birey, Salecl’a göre daima kasanın kazandığı “piyango mantığına dayanan bir başarı dogması”na inandırılarak canlı ve tetikte tutuluyor.

Eylemlerine de kabullerine (eylemsizliğine) de bir bütün olarak bakarsak neoliberal öznenin, hem kendini hem de kendisine benzemezleri ve dünyayı ne hâle getirdiğini görebiliyoruz rahatlıkla. Yazar, bu durumu “yerinde saymak” diye tarif etse de epey bir gerileme söz konusu. Üzeri finans ve tüketim tanrıları tarafından itinayla örtülse de hakikat ve asıl travma bu işte. Fakat neoliberal özne, işin kolayına kaçarak bu travmayı ve hakikati inkâr ediyor, bunun için bir inkâr ekonomisi ve teknolojisi de yaratılıyor.
Salecl, şu anda yaşadıklarımızı; neoliberal sistem tarafından kuşatılıp tornadan geçirilişimizi ve çalışıp tüketmeye koşullandırılışımızı, kuşkuların ve doyumsuzlukların derin kuyusuna itilmişliğimizi yorumluyor Yerinde Saymak’ta.
Kişiyi ve toplumu, istekleri ve hayatı âdeta rehin alan sistemin sınırladığı veya belirlediği yaşam ve oyun sahasına hapsolan bireye bakan Salecl; atıllıktan, günlük (ya da anlık “hazlardan”), her şeyi ve herkesi sayılara indirgemeye dayanan istatistiksel ve ekonomik bakış açısından sıyrılmayı, vaatlere ve ertelemeye dayanan edilginliği aşmayı önerip bu bağlamda köklü değişiklikler yapmaya çağırıyor hepimizi. Dolayısıyla mevcut sistemin, yalnızca ekonomik bir problem değil, hayatî bir sorun olduğunu hatırlatıp bugün yaşadığımız tahribatların üstesinden gelebilmek için yapamadığımız her şeyin ve yapmayı tercih ettiklerimizin tersini gerçekleştirmemiz gerektiğini söylüyor.
Yerinde Saymak, Renata Salecl, Çeviren: Alara Çakmakçı, Axis Yayınları, 352 s.


