Share This Article
Annales Okulu, özellikle yirminci yüzyıl tarihyazımında önemli bir ağırlığa sahipti. Temelleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarında atılan bu ekolün temsilcileri, “olanı olduğu gibi anlatma” prensibini belgelerden ve hakikatlerden devşirilen bilgileri hikâyeleştirme ile birleştirmişti. Marc Bloch ve Lucien Febvre ile yükselen Annales Okulu’nun üyeleri, hem diğer sosyal bilimlerle ilişki içinde olmayı benimsemiş hem de problemlere yoğunlaşan bir tarih anlayışıyla coğrafya, sosyoloji ve felsefe ile tarih arasında derin bağlar bulunduğunu söylemişti.
Annales Okulu’nun temsilcileri, zaman zaman fikir ayrılıklarına düşse de 1980’lere dek yan yana durabilmişti. Onlar, tarihin dönüşümünü, resmî tarihyazımının dışında da yorumların ve anlatımların bulunduğunu, akışta değiştirilemeyen bir yapının (hakikat kümesinin) var olduğunu belirtmişti.
Febvre’in tarihçiliğine yakınlığıyla bilinen ve Annales Okulu’nda yetişen Alain Corbin, kaleme aldığı metinlerde duyular, düşünceler, hayaller, kokular, deniz, rüzgâr, yağmur, hobiler, insan bedeni vb. konulara yoğunlaşıyor. Daha çok kültürel meseleler üzerinde duran Corbin; mikrotarihten makrotarihe doğru yol alan bir isim. “Antikçağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi” alt başlığıyla yayımlanan Taze Otlar Üzerine de bu minvalde bir kitap: Corbin bu çalışmasında, hem otların tarihini hem de insanların otlarla kurduğu ilişkiyi ve onları algılama biçimini incelerken olup bitene dikkat kesilmesinin yanında yazarlara, şairlere ve ressamlara başvuruyor. Otların insanın kültürel hafızasındaki yerini anlatıyor.

‘Anlatılmaz kusursuzluğun’ temsili
Corbin’e göre boşluğu, dinginliği ve yaşamı tasvir etmede hayli önemli olan otlar, insana hayal kapıları açıp sanatı besliyor. Onların bir diğer özelliği de başlangıçları hatırlatması:
Otlar başlangıcı içinde barındırır; sanki dünyadaki ilk günlerin tadını ve kokusunu muhafaza eder. Çocukluğu boyunca otlarla şu veya bu şekilde temas kuran her insanın gözünde onlar, dünyanın sunduğu ilk manzaranın parçasıdır.
Doğa ile insan arasındaki duygu ve söz alışverişinin önemli bir parçası olan otların şairane yanına atıf yapan, hatta Walt Whitman’ın ve Ralph Emerson’ın onlara hayranlığını hatırlatan Corbin, otlara atfedilen ahlaki değerleri, dünyayı ve düşünceleri sadeleştirme gücünü de es geçmiyor.
Şairlerin, yazarların ve sanatçıların, hem yaşamın başlangıcı ve tazeliği hem de doğanın uyanışı diye tarif ettiği otlar, Whitman’ın ifadesiyle “anlatılmaz kusursuzluğun” birer temsili. Romantik dönem romanlarında, şiirlerinde ve tablolarında, duyguları anlatan ve aktaran otların özellikle yabanıl olanları, Thoreau’ya göre “insanın arkadaşları.”
Arkadaşımız otların bazen şifa niyetine el altında tutulduğunu bazen de “kötü ve zararlı” görüldüğü için toplandığını, hem bilgi ve belgelere hem de edebî eserlere dayanarak hatırlatan Corbin, bir çağrışıma dikkat çekiyor:
Otlar (…) kimi zaman yakışıksız ve müstehcen olanı çağrıştırır. İngiltere’de, aynı dönemin yerel diline göre birçok ot türü şeytanî görülmüştür. Birçok şair, sözgelimi Thoreau, otlara atfedilen bu tür statüleri bildiği için hor görülen otlara sempati duyar. Tüm otlar içinde ısırgan, Victor Hugo’nun en sevdiğidir. Sefiller’de Mösyö Madelaine köylülere şöyle seslenir: ‘Dostlarım, şunu iyi bilin ki ne kötü ot vardır ne de kötü insan.’ Michelet’ye gelince arılar sayesinde yeşillikleri, çayırları ‘herkesin birbirini anladığı, iyi anlaştığı’ bir cemiyet olarak görür.
Hassas ruhların anlatımında da yaban yaşamdaki mücadeleyi betimlemede de otların rolü hayli belirgin. Corbin, tarihin ve sanatın derinliklerine indikçe bunlarla karşılaşıyor. Rastladığı bir diğer şey ise otlarla çocuklukta kurulan ilişki sayesinde oluşan hatıralar. Bunu bir bakıma bir karşılaşmanın; insanın doğa ile iletişiminin tarihi olarak okuyor Corbin:
Otlara dair anılardan doğan duyguların hem çok yoğun hem de değişken göründüğünü anlıyoruz. Bu duygular, on dokuzuncu yüzyıldaki farklı Batı edebiyatlarına yayılmış olarak karşımıza çıkar. Özellikle George Elliot bizim açımızdan önemli. ‘Bugün binbir türlü otun üstünde güneşin parıltısını görmekten aldığımız keyif bizim bezgin ruhlarımızın müphem algısından başka bir şey olmayabilir pekâlâ; ki ruhlarımız içimizde yaşamaya devam eden ve algılarımızı yumuşatan o geçmiş yıllardaki güneşin parıltısından ve otlardan yoksun kalmıştır.’ Bu kavrayış, çocukluğumuzdaki geçici anların arkasında bıraktığı zarif, keskin ve çetrefil duygularla dolu dilden kaynaklanıyor.
‘Yalnızlığın dirseğini dayadığı yer’
İnsanın, çayırda çimende bulunmasının, tabiatın bir parçası hâline gelmesini ve hiç değilse kendini doğanın içinde hissetmesini sağladığını söyleyen yazar ve sanatçılara göndermeler yapan Corbin; kişinin buralarda “apaçık düşünceler” ve “kesin kararlar” ile karşılaştığını belirtiyor.
Çayırlardaki manzarayı seyre dalmış insan, duygularını arı duru biçimde ifade etme imkânı yakalıyor. Pek çok hikâyede ve şiirde denk geliyoruz buna; yazar onları da sıralıyor. Biri şöyle:
Çayırı seyretmek, ayaklarınızın otlara gömüldüğünü hissetmek, kalıcı varlığını, kokusunu, teneffüsünü, nefesini duymak, ona kulak vermek, sessizliğini takdir etmek çayırı ayrıcalıklı bir düşler alanı hâline getirir. Phillippe Jaccottet’nin sözcükleriyle ifade ettiği gibi: Çayırlar toprak seviyesinde durup ölüme karşı şarkılar mırıldanır; havayı, mekânı anlatır, havanın yaşayan bir şey olduğunu, toprağın nefes almaya devam ettiğini fısıldar.
Otların hüküm sürdüğü çayırlar, René Char’ın tarifiyle “yalnızlığın dirseğini dayadığı yer” olduğu gibi Corbin’in deyişiyle “birer sığınak” diye de nitelenebilir. Başka bir ifadeyle korunuşuyla ve bozuluşuyla insanın tabiata yaklaşımını yansıtabilen çayırlar, bazen bir oturma ve dinlenme alanı bazen de “ölümsüzlüğün” hissedildiği bir mekân olabiliyor. Kimi zaman da “sessizliğin sesini” işitiyoruz oralarda:
Otların üzerine eğilen insanı harekete geçiren başka duygular da var. İnsan orada kaynaşan, devinen, sükûnet içinde yahut didişme hâlinde yaşayan ya da ölen tüm ailemi görebilir; oradaki sessizliğe kulak vermeyi de unutmayalım şüphesiz ancak eğildiğiniz zaman duyabildiğiniz, türlü otların ve hayvanların belli belirsiz seslerinden oluşan sessizlik.
‘Gözlerden uzak savaşların sahnesi’
Corbin, otların yalnızca bir yeşillik değil, dünyanın ve yaşamın bir yansıması olduğunu söylüyor. Başka bir deyişle zor kavranan dünyadaki çeşitliliği ve ilişki ağını ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla makrokosmos içinde bir mikrokosmos diye nitelenebilecek otlar, hem yaşamın sürekliliğinde önemli bir yerde duruyor hem de pastoral literatürün büyük bir parçasını oluşturuyor. Bazen de her şeyden kaçışı simgeliyorlar: ,
Kent hayatından bıkan John Keats, ‘engin otların’ içinde kendine bir sığınak bulur ve kendini ‘toprağın asla bitmeyen şiirinin’ birer parçası olan çekirge ile cırcırböceğinin konuşmasını dinlemeye adar. (…) Kış mevsimi geldiğinde ‘otlardan tepelerin içinde’ çekirgenin şarkısı, evin ocağında duyulan cırcırböceğinin şarkısına eşlik eder. Otların içindeki bu şiir böyle sürer. Ardından Keats, misk kokulu gülden, ‘yaz gecelerinde sığınacak yer arayan sineklerden’ bahseder.
Otların küçük dünyası, var oluşun ve yaşamanın amansız savaşlarının mekânı hâline de geliyor. Corbin’in deyişiyle “gözlerden uzak yaşanan savaşların sahnesi” orası. Beri yandan da Thoreau’nun yücelttiği gibi “huzuru ve sükûneti” artırıyorlar. Zola’nın “küçürek meralar” diye tarif ettiği yemyeşil otluk alanlar ise sadece temaşa için varlığını sürdürüyor.
Yirminci yüzyılın başında otluk ve çimenlik alanlara bakış yavaş yavaş değişiyor. İşlevselliğin öne çıktığı bu zaman diliminde oralar, birer yürüyüş ve oyun mekânına dönüştürülüyor; toplumsal yönelimin arttığı serbest bölgeler hâline getiriliyor. Corbin, daha ilginç bir noktaya ise Sylvie Nail’e atıf yaparak dikkat çekiyor:
Sylvie Nail, otların daha önce hiç düşünmediğimiz bir işlevine dikkat çeker. Gördüğümüz üzere çoğu zaman bir alâmetifarika olan otlar, İngiltere örneğinde olduğu gibi kolonyal yayılmanın ajanına da dönüşebiliyor. İngiliz otlak alanlarının sömürgelerdeki hayvancılık manzarasını şekillendirmede büyük katkısı olmuştur. Bir tarihçi, İngiliz otlarının bu şekilde ihraç edilmesini, belli bir ajanı yeniden biçimlendirmeyi ve kontrol etmeyi hedefleyen bir ‘coğrafî saldırı eylemi’ olarak görebilir. Güneydeki ülkelere ihraç edilen golf sahası otları, eşitsiz bir temele dayanan ve ekonomik seçkinlerin iktidarına bağlı emperyalizm haritası çizmeye benzer bir perspektif ve hedef doğrultusunda değerlendirilebilir.
‘Otlar insanın geçiciliğini imgeler’
Otların aşkla ve arzuyla ilgili bir yanı, bunların tarifini tamamlayan bir tarafı olduğunu da hatırlatıyor Corbin. Duyguları çığrından çıkaran ve aşkla yürünen yoldaki birer eşlikçi diye niteleniyor onlar. Dolayısıyla duygu ve aşk hafızasında önemli birer rol üstleniyorlar. Dahası, şehvetin ve baştan çıkarıcılığın simgesine dönüşüyorlar. Yazar, antik dönemden modern zamanlara dek uzanarak edebiyatta, şiirde ve diğer sanat dallarında bu imgenin kullanılışına ve işlenişine dair örnekler sunarken yaşam ve ölüm bağlantısını yine otlar üzerinden kuruyor:
Otlar insanın geçiciliğini imgeler. (…) Ölüm, elinde tırpan tutan azrail suretiyle, elbette ki ot imgesiyle sıkı bir bağlantı içindedir. (…) Birçok yazar, hayatın yeniden başlamasına gönderme yapmıştır ve otlar, insan için kaçınılmaz olan ölümün zıddı şeklinde, aynı zamanda hayatın tekrar tekrar başlamasını sembolize eder. (…) Öte yandan otlar, kadim ölülerin eşlikçisidir. (…) Otların yeniden yeşerdiği yerle sadece ölüm, mezar ya da yıkıntılar değil; bizzat kendisi bir kapan, bir tuzaktır ve bu durum, otlar içinde ölüm temasının ne denli zengin olduğunu teyit eder. Her şeyden önce, otlarla ve derin sularla temas, hem güçlü bir büyülenme hâlinden hem de ölüm ihtimalinden doğan müphem bir endişe yaratır.

Corbin’in anlattığı hikâyeler, otların hem varlığıyla hem de imgeleştirilmesiyle insanın yaşamında her dönem önemli bir yer kapladığını gösteriyor. Bu bağlantının hakkının verildiği zaman dilimleri kadar, kavranamadığı, hatta kopuklukların bulunduğu anlar da mevcut.
Otlara ilişkin nostaljik bir incelemeye imza atan yazar, hem bahsi geçen kopukluğa hem de geçmişle kurulmak istenen bağa dikkat çekerek son sözünü söylüyor:
Otlara dair kavrayışımız bizi artık yaşadığımız ‘yeryüzünden’ ziyade, yaşadığımız ‘gezegenden’ bahsetmek zorunda bırakan büyük gerilemeyi yansıtıyor, tıpkı on dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi. Büyük ölçekli bazı göstergeler, özellikle -genel olmamakla birlikte- çocuklar ve otların dünyası arasındaki temel kopukluk bu hikâyede baskın geliyor. (…) Eski tarım anlayışının ortadan kalkması çayırlarda, otların içinde yaşanan duygusal deneyimleri giderek nadir bir şeye dönüştürdü. Bu durum, otlar âleminin yaşamamıza imkân verdiği etkinlikler yelpazesini, sözgelimi çocukların bayırlarda otlar içinde yuvarlanması yahut uzun otlar içinde sevgililerin birbirini kucaklayıp öpmesi gibi şeyleri büsbütün unutturdu. (…) Ne var ki bilge, deli veya kötü otların yüzyıllar içinde ne tür duygular uyandırdığını tekrar düşünmek, otlara dair hissiyatın uzun bir tarihinin bulunduğunu hissetmemize vesile olabilir.
Taze Otlar Üzerine, Alain Corbin, Çeviren: Özcan Doğan, Doğu-Batı Yayınları, 190 s.

