Share This Article
Yaş almak, tecrübe kazanma anlamına geldiği gibi insanlarla ve dünyayla ilişkinin farklılaşması, olup bitene yaklaşımın değişmeye başlaması manası da taşıyor. Zaman, yaşlanmanın kendisi gibi onu anlamlandırmada da farklılıklara yol açıyor.
Jean Améry’nin Yaşlanma Üzerine’yi kaleme aldığı 1970’ler ile günümüz arasında hayli fark var. Yaşlanmaya bakış da bu süre içinde değişti hâliyle: Yaş almış kişilere bugün çoğunlukla “sosyal atık” muamelesi yapılırken dünyada belli bir süreyi aşmış kişiler, yeni neslin sıkı sıkı sarıldığı hızlı akış içinde “uyumsuz” ve “değersiz” olarak yaftalanabiliyor kolayca.
Modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Améry, bu tehlikeyi ya da gidişatı önceden görmüşçesine söz konusu durumun, kişinin iç dünyasına çekilmesi ve benliğiyle yüzleşmesi anlamına geldiğini söylüyor çalışmasında. Yaşlanma Üzerine’de bahsi geçen sürecin “dünyasızlaşma” olduğuna dair bir fikir ortaya atan yazar, bunun hızla metalaştırılan yaşamda bir mülksüzleşmeye karşılık geldiğini felsefeye, bilime, kültüre ve toplumsal hayattaki ayrıntılara başvurarak temellendiriyor.
Zamanın geri alınamazlığı
Améry’e göre yaşlanmanın iki yönü var: İlki, toplumdan uzaklaşan kişinin benliğinin giderek parçalanmaya yüz tutması. İkincisi ise bireyin kendisiyle ve kendi varlığıyla karşı karşıya kalması. Bu manada yazar, yaşlanmayı insanın sancılı ve acılı süreci diye tarif ediyor.
Améry’nin yaşlanmayı anlatırken ortaya koydukları, insanın en önemli problemlerinin başında, zamanın ve onun geçişinin bulunduğunu gösteriyor bir kez daha. Diğer bir ifadeyle var oluşun, zamanın akışıyla karşı karşıya gelmesi demek bu. Yazar burada, geçmiş-şimdi-gelecek bağlamında bir paradokstan söz ederek zaman-var oluş karşılaşmasına başka bir noktadan bakıyor:
Zaman akıp gidiyor, geçiyor, sönüyor, bitiyor ve biz de onunla birlikte akıp gidiyoruz –ne diyorum ben?–: güçlü bir rüzgârın savurduğu duman gibi. Kendimize hiçbir şeyin onsuz olmadığı ve olamayacağı zamanın ne olduğunu soruyoruz. Hem de tamamen gülünç bir hâl alana dek inatçı bir saflıkla. Sonra kafası mantık oyunlarına yatkın düşünürlerden öğreniyoruz ki soru eğer böyle bayağı bir şekilde sorulursa gerçek bir soru olmazmış. Daha işin başında zamanı açımlamaya yönelik birtakım denemeler kafamızı hepten karıştırıyor. Bunu söyleyen, bugünlerde artık iyice yaşlanmış, eksantrik ve zeki bir İngilizdi; Zenon’un izinden giderek bize eğlendirici bir paradoks bırakmıştı: Geçmiş var mıdır? Hayır çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır. Gelecek var mıdır? Hayır, çünkü gelecek gelecektedir. Öyleyse şimdi var mıdır? Şüphesiz vardır. O halde şimdi hiçbir zaman dilimi içermemektedir, öyle mi? Aynen öyle. Anlaşıldı, o halde zaman diye bir şey katiyen yoktur. Doğru, yoktur. Russell paradoksu çözülebilir. Zaman hakkında kimi sorular cevaplanabilir. Zekâsı yeterince keskin, formunun zirvesinde düşünürler bunu denemiştir. Ama vardıkları sonuçlar bizi alakadar etmiyor.
Améry, yaşlandıkça zamanın daha çok farkına vardığımızı söylüyor; bu durum, beyhude pek çok çabanın ve entelektüel titizliğin boşunalığının da ortaya çıkması demek. Bir başka şey ise yaşlanmanın anlamı ve algılanışına dair farklı yorumların bulunması.

Yaşlanmanın ve yaşlılığın, romantikleştirilmesine; anlamından ve bağlamından uzaklaştırılmasına karşı hayatî bir hakikati dile getiriyor Améry. Diğer bir deyişle var oluş ile zamanın akışı arasındaki bağlantıyı hatırlatıyor:
Kişi yaşlanmaya başlamadığı sürece zamanın geri alınamazlığını tüm çıplaklığıyla kavrayamaz. Hani derler ya, ‘hayatının sonbaharı.’ Ne kadar hoş bir benzetme. Ama sonbahar mı dediniz? Sonbahardan sonra kış gelir, sonra yine ilkbahar ve yaz. Ama yaşlanan insan için hayatının baharı gerçek anlamda son baharıdır ve bu yüzden bahar mahar değildir. Zaman, geri döndürülemezliğini gençler için tüm acımasızlığıyla ortaya koymaz. Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz ve tekrar sonbahar. Gençler için mevsimler daha çok değişecektir. Bu ilkbahar olmayan şey bir sonrakinde olacaktır ya da daha sonrakinde ama illa ki bir başka baharda.
Kuruntulara kapılmanın ve kendini başarısız hissetmenin, zamanın akışını yoğun şekilde duyumsamakla ilgili olduğunu söylüyor Améry. Zamanın geri alınamazlığının da bu noktada kişiye epey ağır geldiğini hatırlatıyor. Bir diğer ağırlık ise kişinin kendine yabancılaşması.
Améry’e göre yabancılaşma, hem fiziksel hem de ruhsal bir durum. Kendini beğenmeme ve başka biri gibi görme ise bu sürecin önemli bir aşaması. Fakat bunların ve diğer pek çok şeyin, yaşlanmaktan bıkma ve tiksinme anlamına gelmediğini belirtiyor yazar. Yalnızca kişinin dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkide birtakım zemin kaymalarının yaşandığını hatırlatıyor. Bunlara, kaçışlar ve meseleleri gerçeklere göre değil, duruma göre yorumlama da dâhil. Améry, bahsettiği yabancılaşmanın farklı bir yönünü daha ortaya koyuyor:
Yaşlanırken bedenimiz her geçen gün ne kadar çok kütle hâline dönüşürse enerjisini o kadar çok kaybeder. Yaşlanmaktan mustarip kişilerin içlerinde aynen böyle hissettikleri bu kütle hasımdır, zamanın muhafaza ettiği ve zaman içerisinde kendini kurmuş eski kendiliğe karşı duran yeni ben’dir, yabancı ve kelimenin tam anlamıyla tiksindiricidir. Ama bizi içten içe saran bu karşıtlık her zaman aynı kalmaz. Eski ben, zamanın birikimi olarak varlığını sürdürse de hatta dünya ve mekân geri çekildikçe gitgide daha çok zamana karışsa da yük hâline gelmiş bedende cisimleşen yeni ben ile âdeta güven vermeyen bir centilmenlik anlaşması yapar. Son kertedeyse benzaman-bellek ile ben-beden-şimdi arasında son derece kuşku uyandırıcı bir simbiyoz gerçekleşir. Yaşlanan insan yeni ben’ine karşı, kendinden bıkkınlığı dışlamayan, tam tersine onu sivrileştiren esrarengiz bir duyarlılık geliştirir.
Bedensel ve kültürel bir yabancılaşma
Améry, yaşlılığın dramatize edilmeye uygun bir durum olduğunu; hem kişilerin hem de toplumun buna eğilimi bulunduğunu belirtirken yaşlanmayı ve yaşlılığı başkasının bakışına indirgemenin bunları piyasa ve kâr sisteminin eline bırakma anlamı taşıdığını hatırlatıyor. Buna rağmen, dünyanın yaşlanan kişiyi bir hiçliğe ittiğini ve onu görünmez kıldığını anımsatıyor. Bunlara karşı yapılabilecekler ve yapılamayacaklar var elbette. Yazar küçük bir öneri getiriyor:
İlerlemiş yaşlarına pozitif bir hava katmaya çalışarak gülünç duruma düşen çoğu kişinin yaptığı gibi toplumsal yargıyı hem kabul etmekten hem de alenen reddetmekten kaçınabilir ve hiçbir zaman gerçekten kanmayacağımız bir kendini aldatmaya sığınabiliriz. O zaman ne yok ediliriz ne de akıl hastası oluruz. Aksine sadece, normalliğin monotonluğunda kaybolmuş herkes gibi herhangi biri, yaşlanan, yaşlı bir insan oluruz.
Améry, yaşlanan insanın kendine olduğu kadar dünyaya kültürel anlamda bir yabancılaşma içine girdiğini söylerken bunun en çok hangi noktalarda yoğunlaştığını hatırlatıyor:
Yaşlanan insanın duyduğu kültürel yabancılaşma, kişinin bilinmeyen bir gösterge düzeniyle hatta bütünüyle yeni uyarı işaretleriyle yaşadığı zorluklardan başka bir şey değildir. (…) Yaşlanan insan bu çağın kültürel görünümlerini geçmişin referans noktalarına göre –ki o geçmiş o zamanlar ona gelecek, dünya ve mekân vaat ediyordu– konumlandırmaya çalıştıkça kendi çağından daha da yabancılaşır. Bu yabancılaşma bir tür belirsizlik içinde kendini gösterir ve huzursuzluk ile çaresiz bir reddediş olarak somutlaşır.

“Jean Améry’nin yaşlanmayı anlatırken ortaya koydukları, insanın en önemli problemlerinin başında, zamanın ve onun geçişinin bulunduğunu gösteriyor bir kez daha. Diğer bir ifadeyle var oluşun, zamanın akışıyla karşı karşıya gelmesi demek bu.”
Améry’e göre yaşlılık, kişiyi herhangi biri hâline getiren bir durum. Anlama ve anlamlandırma sorunları, bu süreci daha da ağırlaştırıyor. Mutlak sona doğru giderken insanın zihnini, dünyadan sonrası kadar dünyadaki eşitsizlikler ve bunların ona etkisi de kurcalıyor. Dolayısıyla işin içine “dünyasızlaşma” ve “mülksüzleşme” giriyor. Ardından, benliği dağılan kişinin varlığının açıkta kalması, yaşlılığı biraz daha çetrefilli hâle getiriyor. Améry, bunların toplamına bakarak biyolojik, kültürel ve toplumsal yaşlanmaya dair hayatî notlarla çıkıyor karşımıza. Sonunda, kişinin nereden nereye geldiğini de özetliyor:
Yaşlanan insan, herhangi bir vesileyle yaşlandığını fark ettiği ilk andan itibaren, içinde bulunduğu durumun kaçınılmazlığıyla yalan bir uzlaşma içinde yaşamaya başlar. Ama o bu nedenle küçümsenecek bir yalancı ya da kötü niyetli, sıradan bir dolandırıcı değildir. Onun sığındığı bu hakikatsizlik, yaptığı bu kokuşmuş uzlaşma, aslında kendi varoluşsal yapısının saçmalığının zorunlu kıldığı ve tam da bu yapının ruhsal karşılığı olan şeydir. Ölümün, yani sahte ya da belki daha doğru bir deyişle çarpıtıcı [Verfälschende] olanın gölgesi onu ne kadar derinden sararsa yaşamı da o kadar sahteleşir. (…) Hayatımızın en güzel dönemini geride bıraktıktan sonra toplum bize kendimizi tasarlamamızı yasaklar. Kültür, artık anlayamadığımız bir yük haline gelir; bilakis onun sayesinde, zihinsel açıdan paslanmış bir demir parçası olarak hurdalığa ait olduğumuzu kavrarız.
Yaşlanma Üzerine, Jean Améry, Çeviren: Tunç Türel, Sel Yayıncılık, 128 s.
