Share This Article
Akdeniz, yalnızca bir coğrafyayı ya da coğrafî bir konumu temsil etmiyor; kendi içinde parçalı kültürlere, düşünce evrenine, sanatsal ve politik atılımlar ile çalkantılara denk geliyor. Tarih, bellek ve mekân bağlamında Akdeniz, hem belli sınırları hem de sınırsızlığı içeriyor; mitlerden felsefeye, siyasetten sanata ve edebiyata bu sınırı ve sınırsızlığı yansıtmasıyla yaşamı, krizleri ve felaketleri barındıran, bu anlamda kabına sığmayan bir kültür havzası olarak karşımızda ve yanı başımızda duruyor. Tam da bu nedenle geçmiş ile günümüz sürekli karşılaştırılıyor bu coğrafyada.
Albert Camus’nün “güneşin felsefesi”ni ürettiği, Fernand Braudel’in “zamansız mekân” dediği Akdeniz, kültürel ve tarihsel bereketinin yanı sıra yüzyıllardır devam eden politik ve felsefî tartışmalara ev sahipliği yapıyor.
Akdeniz demek kâşifler, kazanç hırsları, ölçüsüz siyasetçiler, kavgacı uygarlıklar ve devletlerin yanı sıra felsefenin, ölçülülüğün ve tarihyazımının merkezi demek. Bütün bu ikilemler ve gerilimler, coğrafyanın zenginliğinin bir göstergesi. Braudel’in “canlı anı” ifadesini her defasında doğrulayan Akdeniz’in bu zenginliğini, Cyprian Broodbank Orta Deniz’in Yapımı’nda şöyle tarif etmişti:
Akdeniz tarihi, toplumsal, kültürel ve başka tür kimliklerin çeşitli topluluklar oluşturması ihtimalini reddetmeksizin, yerler içinde ve arasında değişen insan ve deneyim ağlarının hiç durmadan farklı görünümlere bürünen kaleydeskopunu sunar (…) ‘Akdenizleşme’ dinamik bir süreçse mutlaka değişimler, çoğu zaman da çatışmalı değişimler içermiş, bu yüzden kazananlar ve kaybedenler yaratmış demektir. Kazananların gözünden bakıldığında, kaybedenlerin çoğunlukla Akdeniz içinde ama Akdeniz ‘dışından’ görüldüğü kesindir.
Broodbank’in anlattığı Akdeniz’in kültürel, politik, doğal ve tarihsel karmaşıklığına Federico Campagna, “Akdeniz ruhu” açısından yaklaşıyor; afetlerle ve savaşlarla boğuşan, fetih hareketleriyle şekillenen, doğa olaylarıyla yoğrulan coğrafyada düşüncenin ve hayal gücünün nasıl biçimlendiğini, bunun akıp giden tarihin yanında yeni bir yaşama nasıl kapılar araladığını ortaya koyuyor.
Campagna, Akdeniz’in Hayal Gücü’nde mitlerle, felsefeyle ve tarihle oluşan (ve oluşturulan) kültürel havayı anlatırken edebî ve şiirsel bir yolda ilerleyip coğrafya insanının kriz zamanlarında âdeta bir sığınak hâline getirdiği hayali ve düşünceyi çözümlüyor.

Tarihten kaçma refleksi
Akdeniz havzası, “kaos”tan “kozmos”a geçişin; dünyanın, yaşamın ve insanın sorgulandığı, politik ve ahlaki ilkelerin ortaya konduğu, insan ile doğa ilişkisinin anlaşılmaya çalışıldığı bir coğrafya. Campagna’nın da vurguladığı gibi dünyaya fırlatılmış insanın bu travmayı aşmak için yeni anlam yapıları geliştirdiği ve hayal gücüne yoğunlaştığı geniş bir alan. Akdeniz’de var olan ve hüküm süren medeniyetleri yıkan, kimini tarihten silen, bazısını ise dönüştüren doğa olayları, felaketler ve insan elinden çıkma afetler “dünyanın sonu”na karşı bir savunma mekanizması ya da buradan kaçış yolları üretilmesini sağlıyor. Campagna’nın ifadesiyle değerlerin ve anlam dünyasının çöküşüyle “kozmos’un çatlaklarından kaos sızmaya başlayınca” göçlerden savaşlara ve hayal gücünü çalıştırmaya dek birtakım eylemlere girişiyor insanlar. Yazar, bu durumu şöyle tarif ediyor:
Yitip giden bir dünyanın değerlerine tutunmak ya da yükselen yeni güçlerinkini benimsemek yerine, hayal gücünün sıfır noktasına göçmeye cesaret etmişlerdir ki burası fikir ve değerlerin mümkün olanın sonsuz gizilgücünden yeniden çıkarılabilceği bir yerdir. Tarih’ten kaçan bu insanlar, hem eski dünyaya bağlı kalanların hem de yeni düzenin zaferini müjdeleyenlerin düşmanlığıyla karşı karşıya kalmıştır. Farklı bir gerçeklik yaratma arayışları çoğu zaman tek kişilik bir macera olmuş, gruplar hâlinde bir araya gelmeyi başardıklarında bile, yelken açtıkları serüvenlerin çoğu akamete uğramıştır.
Campagna’nın bahsettiği göçte ve yolculukta mitlerin, efsanelerin ya da hikâyelerin izi var. Başka bir deyişle var olandan kaçarak kurulan, hayal gücünün merkezde bulunduğu yeni bir evren yer alıyor. Burada ölümlülğüyle mücadele eden insana, yeniden doğuş hayaline ve gizli öğretilere rastlarken her döneme ait ve kriz etkisiyle yaratılan hikâyelere tanık oluyoruz. Campagna, bu hikâyelerin ne olduğuna ve nasıl kurgulandığına dair bir not düşüyor:
Çoğunluğu günümüze ulaşan tarihsel, felsefî ve mitolojik literatürden alınmış, gerçeklik anlayışımızı kökten değiştirme gücünden hiçbir şey kaybetmeyen hikâyeler bunlar. Kitapta anlatılan hayal deneyleri bilhassa günümüzde yani ‘doğa’ ile ‘olgu’ hakkındaki yerleşik fikirlerin yerini doğa-sonrası düşünce ve hakikat-sonrası siyasetin yeni bir rejimine bıraktığı dönemde, dünya inşa etme sürecini yeniden başlatmaya, bu yola da herkesin kalbinde yatan var oluş ıstırabından hareketle koyulmaya yönelik acil çağrıların yankısını taşıyor.”
“Kaos”un huzursuz edici varlığının etkisiyle tarihten kaçma refleksinin nasıl geliştirildiğini ve hayal gücünün nasıl çalıştırıldığını, Akdeniz’deki dönemlere ve olaylara bakarak anlatan Campagna, yeni bir “kosmos”un, daha doğrusu “kosmosların” yaratıldığını hatırlatıyor.
‘Mitler pencere gibidir’
Campagna’nın “Akdeniz muhayyilesi” diye adlandırdığı şey krizlerden, felaketlerden ve afetlerden kaçınma yolu olmasının yanında, alternatif bir yaşam ve anlam dünyası kurgulama manası da taşıyor. Dilden dile aktarılmış mitler ve efsanelerin yanı sıra kayıt altına alınmış hikâyeler de bu kurguya dâhil. Yazar, bu bapta mitlerin oynadığı hayatî rolü anlatıyor:
Mitler pencere gibidir; muhayyilemizin sahne arkasına açılır, buradaysa dünyanın sahne tasarımı yapı iskelesini gözler önüne serer, hem tedirgin eder hem de güven verir. Hayatımızı dayandırdığımız fikirlerin kurgu olduğunu ancak evrene fırlatılmış ölümlüler olarak içinde bulunduğumuz durumla başa çıkmamıza kurguların yardım edebileceğini gösterirler. Kaos’ta endişeyle sürüklenme hissini bir köprüden geçme, bir yerlere bağlanma hissine dönüştürür, karanlığı dağıtan bir mercekle uçuruma bakmayı öğretirler.
Babil Yaratılış Destanı, Gılgamış Destanı ve İllias’ın adını anan Campagna, bu ve benzeri hikâyelerin özünde kozmik çatışmanın yer aldığını, insanın dünyayla ve ölümle baş etme düşüncesinin ağır bastığını anımsatıyor. Karanlıktan çıkıp karanlığa ilerlemenin de bu eylemlere eşlik ettiğini söylüyor. Bunlara eklediği bir şey daha var:
“İnsanlığın doğuşuna dair Akdeniz hikâyelerinin satır aralarında, başkalarından korkma ya da başkalarına hükmetme isteğinden ziyade, herkesin yüreğinde yatıp o yüreği hem zehirleyen hem de tanımlayan varoluşsal bir deneyim etrafında kurulan bir topluluğun şablonunu görebiliriz. Bu tür bir acı çözülebilecek bir sorun da saldırgan bir tavırla başkalarının üzerine yıkılabilecek bir yük de değildir: Bizimle birlikte, bizimle aynı özden yaratılmıştır. Bu acıyı ortadan kaldırmak değilse de hafifletmek mümkündür.”
Campagna’nın verdiği örneklere baktığımızda, olaylar ve tarih yeryüzünü yaşanmaz bir duruma getirince insanların hayal gücünü kullanarak yeni bir ortam yaratma çabasıyla “Akdeniz muhayyilesi”nin oluşturulduğunu görüyoruz. Söz konusu manzara, evrendoğumdan kültüre, dinlerden medeniyete, etnik topluluklardan uluslara uzanan Akdeniz’deki hayal gücünü gözler önüne seriyor.
Campagna, Homeros’un hikâyelerini anlatırken de Büyük İskender’e dair dilden dile dolaşanları ortaya koyarken de mitlerin gerçeklerle iç içe geçmişliğini ve hakikatten sıyrılmanın önemli bir aracı hâline geldiğini hatırlatıyor. Akdeniz, bu bağlamda hayli önemli bir örnek. Özellikle de mitler aracılığıyla ve hikâyeler yardımıyla ölümlülük ile mücadelenin tarihi dikkate alındığında.
Akdeniz muhayyilesinin bir başka yönü, dünyevî ile kutsal olanı harmanlaması. Campagna burada din savaşlarının hüküm sürdüğü, politik gerginliklerin yaşandığı, salgın hastalıklarla ve kıtlıkla boğuşulduğu dönemde kendini gösteren yeni-Platonculuğu anımsatıyor:
Nasıl ki her kültürde sayıları temsil edecek ayrı işaretler varsa kutsal ile dünyevî, görünür ile görünmez harmanını temsil edecek ayrı bir yol da vardır ki bu harman, gerçekliğin temelini oluşturur. Yunanlarda ‘nympha’, Mısırlılarda ‘tanrı’, Perslerde ‘melek’ aynı sonsuz özün farklı tezahürleridir. Romalıların, yabancı ilahları panteonlarına kabul edip mitolojik söylemlerini birleştirmesi bu yüzden kolay olmuştur. Akdeniz muhayyilesinin özünü oluşturan bu sezgi, yeni-Platonculuk felsefi sisteminde ustaca ifade buldu. Üçüncü yüzyılda Mısırlı filozof Plotinos’un kurduğu yeni-Platonculuk, gerçekliği birden çok boyuttan oluşan karmaşık bir âlem olarak ele alıyordu. Bunların ancak çok küçük bir kısmı duyularla algılanabilir, insan dilinde sınıflandırılabilir, bu kısmın ötesindeyse her türlü duyu ve kavramı aşan sonsuz bir boyut uzanır.
Çevirmenlerle yeniden doğan Akdeniz kültürü
Ortaçağ’da Akdeniz’in doğusundan ve güneyinden esen rüzgârlarda başrolü oynayan çevirmenler, Eski Yunan filozoflarının eserlerini İslâm coğrafyanın yorumuna açıyor. Hatta Campagna’nın hatırlattığı üzere Yunan felsefesi, İslâm devletlerinin mevzuatına uyarlanıyor. Böylece hem İslâm felsefesinin atılımına rastlıyoruz hem de Kilise’nin himayesindeki Hıristiyan düşüncesinin belli yönlerden gerilediğine şahit oluyoruz. Campagna, Akdeniz kültürünü belirleyen eylemin her dönem gibi Ortaçağ’da da kendini gösterdiğini söylüyor:
Tarihe hükmeden güçler dünyayı yaşanmaz hâle getirdiğinde, Akdeniz halkları yüreklerinin en uç köşesine çekilerek orada tamamen farklı bir gerçeklik besleyip büyütmeyi biliyordu. Biri kamusal, diğeri özel olmak üzere birbirinden çok farklı iki yaşam, tek bir muhakeme biçimi altında birleşme zorunluluğu olmaksızın birbirine paralel ilerleyebiliyordu.
Çevirmenler aracılığıyla Akdeniz’in doğusu ile batısı, güneyi ile kuzeyi arasındaki hikâye alışverişinin hızlandığını hatırlatan Campagna, bu durumun hem insan hem de kültür göçleri yarattığını belirtiyor.

“Campagna, Homeros’un hikâyelerini anlatırken de Büyük İskender’e dair dilden dile dolaşanları ortaya koyarken de mitlerin gerçeklerle iç içe geçmişliğini ve hakikatten sıyrılmanın önemli bir aracı hâline geldiğini hatırlatıyor.”
Göçlerle, kültürel alışverişlerle, atılımlarla olduğu kadar savaşlarla, çatışmalarla ve çizilen sınırlarla da gelişen Akdeniz’in hem tarihini hem de hayal gücünü besleyen “talih”ten söz ediyor yazar:
Fortuna yani talih, Akdeniz halklarına dünyanın bir tiyatro oyununa benzediğini, insanın rolünün her an değişebileceğini öğretti. Kiliseleri kaplayan mermer kafatası heykelleri inananlara seslenerek sürekli bir hatırlatmada bulunuyordu: ‘Ben de senin gibiydim. Sen de benim gibi olacaksın.’ Müslümanlar arasındaki hikâyeciler, yolda karşılaşılan sefil bir hayvanın belki de bir zamanlar insan olduğunu hatırlatıyor, kaderin etkisiyle insanlıktan çıkıp yeni bir biçime sokulma ihtimalinden bahsediyordu. Bu dünyadaki her şey, bilhassa kimlikler ve toplumsal konumlar daimi bir değişim içindeydi. Soylu ile avam, kadın ile erkek, Hıristiyan ile Müslüman, hepsi insanın ötesindeki güçlerin insafına kalmıştı, varoluşsal güvencesizlikleri de aynıydı. Aralarındaki farklılıklara rağmen, kırılganlıkları onları her şeye gücü yeten göğün altında tek bir topluluk hâline getiriyordu.
Campagna’nın bahsettiği talih, Akdeniz halklarını kölelerle, korsanlarla, küçük ölçekli ve topyekûn savaşlar için canını dişine takanlarla, barış için çabalayan yayıncı, yazar ve sanatçılarla karşılaştırıyor. Bunların tamamı, birer hikâye hâlini alarak ya da oralardan hikâyeler türeterek Akdeniz muhayyilesini zenginleştiriyor.
Peki, o hâlde hayal gücünü çalıştırma Akdeniz’de neye karşılık geliyor? Campagna, kitabın özünü de yansıtan şu belirlemesiyle bunu açıklıyor:
İster umutla özgürlük, ister umutsuzlukla kadercilik için olsun, bireyin inançlarının toplumun kozmos tasavvurundan ayrılması tarihteki felaketlere verilen güçlü bir karşılıktır. İnsanın yaşadığı dönemin hegemonyalarından ayrı bir dünyaya tutunması hayal gücünün maharetidir, yeni bir kozmolojik sistem yaratmaya benzetilebilir.
Akdeniz’in Hayal Gücü, Federico Campagna, Çeviren: Burcu Tümkaya, Metis Yayınları, 320 s.

