Share This Article
Seneler evvel, düzenlediği bir sergide Alpagut Gültekin, “mutlaka tanışmalısınız” diyerek Can Alkor’un yanına götürmüştü beni. Eski Yunan tragedyalarından modern şiire, Antik Yunan filozoflarından Kıta Avrupası ama özellikle Alman felsefesine doğru bir yolculuk yapmıştık Can Alkor’la. Sonraki karşılaşmalarımızda yine, ardından bir kez daha tekrarlanmıştı bu.
Yıllarca çevirilerini, metinlerini ve şiirlerini okuduğum Can Alkor’la kültür-sanat, eleştiri, şiir, tiyatro konuşmanın tadı hep bir başkaydı. O, öğretici bir misyonla konuşup yazmıyordu asla ama öğreten bir tarafı vardı. Eski Yunan bilgeleri gibiydi; felsefeciliği şiirine yansıyor, şairliği felsefeciliğini besliyor, yaşamı ve sanatı birleştiriyordu. Tam da bu nedenlerle Can Alkor’u anlatmak hem zor hem de kolay. Bilgi ve görgü dağı diyorum ona; ikisini bir arada, bir bünyede barındırabilmek hayli önemli bir mesele ve o bunu başarmıştı.
Başka neleri başardığı ise Bilge Alkor’un hazırladığı Can’dan Can’a başlıklı kitapta yer alıyor. Onun üzerine düşünüp yazanların yanı sıra metinlerinden ve kendisiyle yapılmış söyleşilerden bir seçki de yer alıyor çalışmada.

‘Şiir yazan hiç kimsenin daha bilmediği bir metni çeviriyor’
Tanıyan herkes, Can Alkor’un özel bir insan, yetkin bir çevirmen ve felsefeci, çok iyi ve özgün bir şair olduğunu biliyor. Sanat ve müzik bilgisini de bu yönlerine eklememiz gerek. Titizlendiği dil ve anlatım da cabası. Şöyle diyor kendisiyle yapılan bir söyleşide:
Asıl uğraşı şairlik olan, boş zamanlarında şiir çeviren biriyle, asıl uğraşı çevirmenlik olan, boş zamanlarında şiir yazan biri arasında ne ayrım var, sorusu. Ben böyle bir ayrım olduğunu sanmıyorum. Yaşamları boyunca bu iki uğraşı birlikte sürdürenleri, şair kişiliğinden çıkıp çevirmen kişiliğine, çevirmen kişiliğinden çıkıp şair kişiliğine bürünmüş olanları düşün. (…) Şiir çevirmek ve şiir yazmak bence aynı etkinliğin değişik yüzleri. Çevirmenin kalkış noktası başka dilde bir şiir olduğu için şiir yazana göre daha az özgür bir anlamda; yaptığı portrenin modele az çok benzemesini beklediğimiz ressamı andırıyor. Şiir yazansa hiç kimsenin (dolayısıyla kendisinin de) daha bilmediği bir metni çeviriyor diyebiliriz.
Şiir, sanat ve hayat üzerine düşünüp kalem oynatırken insanın, metinlerin ve eserlerin derinlerine inmeye uğraşıyordu Can Alkor. Tevazuyu elden hiç bırakmadan bildiğini, öğrendiğini ve anladığını anlatmaya çalışmıştı hepimize, büyük bir aşkla: “Aşk (…) sen ben sorununun da ötesinde; kozmik bir ilke, evreni bir arada tutan güç, devindiren bir güç olarak aşk…” Bunu Can Alkor’un anlama ve anlatma prensibine uyarlayınca insanın, metinlerin ve eserlerin özüne ulaşma gayretini daha iyi anlayabiliyoruz. Buna, sanatlar arası etkileşimi anlama ve anlatma çabası da dâhildi. Bahsi geçen öze inme ve etkleşimleri kavrama uğraşı, filozoflar ve yazarları anlama arzusu için de geçerliydi elbette. Shakespeare’den Mozart’a, Nietzsche’den Leibniz’e, Schopenhauer’den Kierkegaard’a, Dostoyevski’den Kafka’ya, Platon’a ve Aristoteles’e, Eski Yunan düşünürlerinden Heidegger’e dek ileri gidişlerle ve geri dönüşlerle şekilleniyordu bu arzu.
Can Alkor’un gayreti sanatı, felsefeyi, edebiyatı ve şiiri çantasında taşıyarak dün ve bugün yaşadığımız sorunlar ile sorundan saymasak da üstümüze çullanan hayatî problemler üzerine düşünmekti. “Yabancılaşma”ya kafa yorduğu bir metnindeki satırları tam manasıyla bunun bir yansımasıydı:
Yabancılaşma, bize öğretilenlerin tersine, tarihin belli bir noktasında başlayıp günümüze dek uzanan tek yönlü bir süreç değil. Çağlar boyunca insanın durmadan yaşadığı, yaşayacağı bir çevrim. Can çekişme belirtisi uygarlıkların. (…) Yabancılaşma, belki de bir durumdan başka bir duruma sıçrayıştır; bir nitelik değişmesidir. Bir durumdan başka bir duruma, ‘yabancı olmayış’dan ‘yabancı oluş’a sıçrama? Öyleyse ‘insan yabancılaşıyor’ derken ‘insan başlangıçta yabancı değildi’ demek istiyorsunuz. (…) İnsanoğlu kendi elleriyle kurdu evini. Başka nedir ekin ya da uygarlık dediğimiz? Bizim olan bir ev, bizim olan yeryüzü. Yabancılığı aşmak. Kendimize bir yurt bulmak içimizde, evrende. Ama her yurt bir anlamdır; her anlam bir yanılsamadır. (…) ‘Üstümüzde yıldızlı gök, içimizde ahlak yasası’ dedik, Kant’la birlikte. Oysa bu bir yanılsamadır. Her uygarlık bir anlamlar topluluğuna, her anlam topluluğu bir yanılsamaya indirgenebilir. Yanılsama üstüne kurulmuştur her uygarlık. ‘Tanrı suretinde insan’ bir yanılsamadır; ‘evrenin tanrısal düzeni’ yanılsamadır. Ereklik: Yanılsama. Özgür istem: Yanılsama. Varlığın ve düşüncenin özdeşliği: Yanılsama. Tarihin her türlü anlamı: Yanılsama. ‘Tüm üretim araçları kamulaştırılınca, insanın yeryüzünde yabancılığı son bulur’ inancı: Yanılsama… (…) Büyü uçup gitmiş artık. Yalnızca tiksinme, yalnızca bulantı kalmış geriye. Dünya tüm anlamını yitirmiş. (Yaşayan bir değeri, bir anlamı etimizde nasıl duyarız? Bir açlık olarak, istek olarak!) Öyleyse tüm anlamını yitirmiş dünya. Çünkü istemiyoruz. Yalnızca tiksinme, yalnızca bulantı… (…) Yabancılık işte bu: Bir ‘hiçlik’ yaşantısı. Nirvana’nın gölgesi.
‘Sürekli konar-göçer’ bir şair
Can Alkor şiirde de çeviri ve felsefede de sürekli bir arayış içindeydi. Necmi Sönmez’in belirttiği gibi “aykırı rol modelliği”, bulmasından çok arayışından ileri geliyordu. Şiirindeki gibi yoldaşı Bilge Alkor’la birlikte “arayan ruh”tu o. Bu “arayan ruh”, İshak Reyna’nın söylediği gibi “reklamsız” yaşamayı tercih etmişti ve çığırtkan çağda aykırılığıyla öne çıkmıştı. Bahsi geçen durumun dizelerine yansımasını ise Armağan Ekici özetliyor:
Can Alkor’un şiiri, (…) katman katman tarihi gören, bilen, söyleyen bir şiir: Ortaköy’de yirminci yüzyıl sonunun kitsch karmaşasının ardında hâlâ görünen, görünmeye çalışan, bugüne bir şekilde uydurulan ya da bugünün karmaşasının altında silinen yüzlerce yılın tarihini; Ege’nin en eski destanların, hikâyelerin, tanrı ve tanrıçaların, savaşların, aşkların, korkuların hâlâ içinde gezindiği tarihini bugünün içinden görüyor, söylüyor.
Can Alkor’un kim olduğunu ve poetikasının neye denk geldiğini; başka bir deyişle aykırılığını Emrah Yolcu tarif ediyor:
İstanbul’u –ve onu mimari, tarihi, şifahi, düşsel, şiirsel açıdan içeren her şeyi Anadolu’da da– seyre koyulan bir seyyahtır Alkor. Modern kıyafetiyle tanıklıklarına yabancı (‘Aranıza alın beni, çağrılmışlardan sayın’) ama ruhlarıyla kardeş olması, onlardan, içeriden biri olması hasebiyle de tanıdıktır: ‘Eski yarayı saklayan biriyim ben de.’ Beş soneden oluşan ‘Yolculuk’ şiiri Yahya Kemal’in İstanbul’a baktığı tepeden başlar. İstanbul’da ve Anadolu’da izi bulunan tarihsel kimi dokulara, Troya’ya, Roma’ya, yanmış hisarlara, Çifte Minare’ye, Yakutiye’ye vb. büyük bir saygıyla kendi gözleriyle bakar. İlkel insan gıyabında Alkor, Anadolu güneşine bakan o dilsiz insan gibi hayretiyle gezintiye çıkmıştır. Ağzından dökülen sesler de şiirleri olmuş, Yahya Kemal gibi coğrafyayı tarihle ve şiirle bütünleştirmek, bütünleşmiş yapıya son olarak kendisini eklemek istemiştir. Bunu yaparken de şiiri üstte tutar. Söz konusu coğrafya mekân olur şiirlerine. Aslolan, şiiridir hep.
Yalçın Sadak ise Can Alkor’un şiiri için “sürekli konar-göçer” diyor; dizelerinde, “kullandığı isimlerin çokluğundan kaynaklanan bir yersiz-yurtsuzluk” bulunduğunu söylüyor. Ahmet Ada da onun şiiri için notlar düşüyor:
Mitoloji, tarih, gündelik hayat Can Alkor şiirinin çevrenine girer. Dörtlükler, uzun ve uyaklı dizelerle şiirsel çatıyı kurar. İmge temel koyucudur. Tarih, mitoloji, dinsel motiflerle vb. kültürün içinden epistemik bir şiir üretir. Olanca gücüyle liriktir, ama yapış yapış bir lirizm değildir onunki. (…) İnsanın yeryüzünde yol arayışını, varlık-yokluk sorunsalına el atışını okuruz. Pek çok yabancı sözcük ve sözceye rastlarız şiirleri kuran, anlam öbekleri oluşturan. Deniz, sahil, motel, insanın hayatını etkileyen nesneler Can Alkor’un şiirinin olmazsa olmazlarıdır. Mekân duygusu (Ayvalık, Kazdağları ve başka yerler) şiirlerine girer ve okuru sarıp sarmalar. Bir biçim ustasıdır şair. Bazen ölçülü-biçili, uyaklı dizelerle kurar yapıyı; bazen de serbest koşuğun uzun dizeleriyle. Dizeler arası bağlamları gözetir. Anlam kurma, anlamlandırma esastır. (…) İnsan olma, şair olma var olma serüveninin acılarını, sevinçlerini estetiksel işlevle birlikte, estetiksel işlevin içinden göstermek değil midir? Tam da Can Alkor şiirinin yaptığı budur. Sözcük parlayıp söner, öteki sözcükle ilişkiye girer, bir çağrışım ağı, bir anlam öbeği oluşturur.
Şairliği, çevirmenliği ve felsefeciliği iç içe geçmiş, reklamsız ve bilgece yaşamış bir insandı Can Alkor. Onu tanımak, şiirlerini, çevirilerini ve metinlerini okumak büyük bir keyifti. Hakkında ne söylense eksik kalacak, söylenenler ise yetmeyecek.
Wittgenstein, filozofların birbiriyle selamlaşması için bir öneri getirmişti: “Kendine zamanın ola!” Felsefecinin hâlinden felsefeci anlar misali, Wittgenstein’ın tavsiyesinden esinlenip “Can Alkor’u okuyacak zamanınız ola!” diyerek doksanıncı doğumgününde selamlıyorum Can ağabeyimizi. Bize bıraktıkları için ona ne kadar teşekkür etsek az…
Can’dan Can’a, Hazırlayan: Bilge Alkor, Alfa Yayınları, 228 s.

