Share This Article
İnsanın tabiata yaklaşımında ve onunla kurduğu ilişkide iki temel nokta var: “İnsan doğanın içindedir” düsturuyla hareket edenler, tabiata uygun yaşamayı seçip onu anlamaya uğraşıyor. “Doğa insan içindir” düsturuyla yola koyulanlar ise tabiatı, talan edilecek ve denetim altına alınacak bir düşman olarak görüyor. İlk grup, merak duyduğu doğadaki işleyişi anlamaya çabalarken ikinci gruptakiler insanmerkezciliği her şeyin önüne koyarak doğada fetihlere girişip ekosistemi ekonomi uğruna feda edebiliyor kolayca.
Kendisini ve aklını her şeyin üstünde tutan ve bu özgüvenle (ya da cehaletle) doğa üzerinde tahakküm kurmaya uğraşanlar, hem benliğinden hem de organik yaşamdan uzaklaşıyor. “Antroposen” teriminin üretilmesine neden olan şey de bu kopuş. Genevieve Lloyd, Spinoza’yı Antroposen’de Okumak başlıklı incelemesinde, insanın doğaya yaklaşımı ve tabiattan kopuşu ile Spinoza’nın insanı ve ahlakı ele alışı arasında bir bağ kurmakla kalmıyor, filozofun “katı akılcı” diye nitelenişine doğa okur-yazarlığı sayesinde şüpheyle yaklaşıyor.

Krallık içindeki krallığa karşı
Spinozacıların, biraz da aceleyle akıl ve duygular arasındaki barışın ya da uzlaşının en önemli temsilcisi olarak gördüğü Spinoza, kült eseri Ethica’da insanların hayatının bir mücadeleyle, bir dizi kavgayla akıp gittiğini yazarken şöyle bir not düşüyor: Doğanın içindeki insan, Tanrıların bile birbirini yediği bu yaşama ve mücadeleye mahkûmdur.
Söz konusu mahkûmiyet, Spinoza’ya göre insanın “düşkünlüğüyle” veya “acizliğiyle” yakından ilgili. Bunun farkında olarak ya da olmayarak kişi, saldırganlaşabiliyor veya kendisinden güçlü gördüğü bir başkasının boyunduruğu altına girebiliyor. Başka bir deyişle kendisinden daha zayıf diye nitelediği doğaya ve canlılara karşı bir harekât başlatabileceği (kendini onlardan üstün görebileceği) gibi daha güçlü olduğuna kanaat getirdiği bir tirana boyun eğebiliyor.
Spinoza’ya göre insan, varlığını muhafaza ederek yaşamaya uğraşırken var oluşunu güçlü kılmak ve büyütmek istiyor. Bu çaba ve süreç, iyiye ve kötüye ulaşmak; bir eylemi iyi veya kötü kılmak için insanın önünde yollar açarken yaşamının akışını belirliyor. Bu akış içinde insan, kaçınılmaz şekilde Doğa-Tanrı ile karşılaşıyor ve onu kavrıyor. Daha doğrusu, kavraması gerekiyor, aksi hâlde ne hakikate ulaşabilme imkânına erişiyor ne de mutlu olabiliyor.
Buradan baktığımızda Spinoza’yı iklim değişikliği, ekolojik kriz ve Antroposen bağlamında okuyup değerlendirmeye uğraşan Lloyd’un gezegenin geleceğine dair düşünme ile filozofun söylemi arasında ilinti kurması manidar. Çünkü Spinoza, ruh ve beden olarak bir bütün hâlde değerlendirdiği insanı, dünyadaki ve doğadaki yerini her daim düşünmeye çağırmış bir filozof. Lloyd da buradan hareketle bir tasavvur çağrısıyla çıkıyor karşımıza:
İnsan bedeni kolaylıkla doğal dünyanın bir parçası olarak kabul edilebilirken insan zihni, kendini bu kabulle çatışma içinde tasavvur etmeyi sürdürür. İklim değişikliğine ilişkin mevcut tartışmalardaki anlaşmazlıklarda son derece derin ve çoğunlukla fark edilmeyen bir kavramsal zorluk vardır. Söz konusu olan, çoğu zaman olgusal bir mutabakata varmaktan ziyade, düşünce ile Doğa arasındaki ilişkilerin uygun bir şekilde nasıl tasavvur edilebileceğidir.
Bu tasavvur çağrısının tam olarak neye karşılık geldiğini açıklamaya girişen Lloyd, Spinoza’nın Descartes’ın bilgi teorisine yönelik eleştirisini ve insan zihninin, insan-olmayan varlıkları anlama biçimi konusundaki söyleminin aksak yönlerini vurgulayışını hatırlatıyor. Dolayısıyla Ethica’ya atıfta bulunuyor:
‘Ethica‘, Descartes’ın insan bilgisinin doğası hakkındaki teorisini reddetmekle yetinmez, Spinoza’nın kendi felsefi pratiğinde aklı; hayal gücü ile duyguları tahakküm altına alan veya bastıran, daha üstün ve bağımsız bir yeti şeklinde ele almayı reddettiğini de gösterir. (…) Batı felsefesinin akıl kavramı etrafında şekillenmesine yardımcı olduğu birçok temadan ve tarihinin dünyaya miras bıraktığı ‘birçok Spinoza’dan, çağdaş iklim değişikliği meseleleriyle en açık şekilde ilgili olanı, son derece tartışmalı bir eksen olduğu bilinen aklın üstünlüğü anlayışıdır. Bu anlayış iki şekilde ortaya çıkar: İnsan zihninin dünyanın geri kalanına göre üstünlüğü fikrinden ve insan aklının hem duyusal farkındalık ve hayal gücü hem de duygu gibi insan olmanın diğer yönlerine göre üstünlüğü fikrinden. Romantizm düşüncesinde, bu iki üstünlük alanının karşılıklı ilişkisi, insan zihninin ‘dışındaki doğa’ ile ‘içindeki doğa’ arasındaki ayrım bağlamında, tartışmadan azade olmamakla birlikte çok net bir şekilde ifade edildi. (…) Spinoza’ya göre Descartes, insanları Doğa’da bir krallık içindeki krallık gibi konumlandırmıştır. Bu sadece mekânsal bir metafor değil, aynı zamanda yarı-siyasal bir metafordur; sadece bir bölgeyi değil, kendi yasaları olan ve Doğa’nın geri kalanını ‘yöneten’ zorunluluklardan etkilenmeyen egemen bir alanı da çağrıştırır. Bu bağlamda, insanın özgür iradesi, yalnızca insani güçleri değil, aynı zamanda insan haklarını ve insana özgü ayrıcalıkları da belirleyen ve bunlara sınır çizen bir unsur olarak tasvir edilir.

“Spinoza’yı iklim değişikliği, ekolojik kriz ve Antroposen bağlamında okuyup değerlendirmeye uğraşan Genevieve Lloyd’un gezegenin geleceğine dair düşünme ile filozofun söylemi arasında ilinti kurması manidar.”
Ekoloji felsefesinin ilk adımları
Lloyd, insanın aklı yardımıyla doğayla kurduğu ilişki ve iklim değişikliği üzerinden gerçekleştirdiği Spinoza okumasında, filozofun söylemindeki Doğa ve Tanrı birlikteliğine gönderme yapıyor. Her şeyden evvel Spinoza, Tanrı’yı doğaüstü bir varlık olarak görmüyor. Yazar, bunun daha ötesinin bulunduğunu hatırlatıyor:
Spinoza’nın Tanrısı sadece zihin ve maddeden ibaret değildir. (…) Bu, sıradan bir ilahi erişilmezlik değildir. İnsan bilgisinin doğaüstü biçiminde yorumlanan bir şeye ulaşma gücüne getirilen bir kısıtlama da değildir. Spinoza’ya göre var olan her şey sadece iki sıfat altında bütünüyle bilinebilir: Düşünce ve yer kaplama. Spinoza’nın sisteminde, anlaşılmaz kalan gizemli hiçbir yan yoktur; doğal dünyanın sınırlarının ötesinde insan zihninin erişemeyeceği, aşkın veya doğaüstü bir âlem yoktur. Spinoza’nın insan aklına koyduğu sınırlamalar, onun sınırlı bilme gücünden kaynaklanmaz; bu noktada sanki daha üstün bir bilen varmış ve daha iyisini yapabilirmiş gibi düşünülemez. Düşünce ve yer kaplama ile sınırlanmak, daha çok insan zihninin doğasından kaynaklanır.
Lloyd, Spinoza’nın Tanrı ve özellikle de doğa anlayışını okumanın, Romantizm öncesi doğa-insan ilişkilerini yeniden dikkate alma anlamına geldiğini söylüyor. Dolayısıyla akıl sahibi insan, doğa başta olmak üzere, hiçbir şey üstünde hâkimiyet kurma hakkına da gücüne de sahip değil. Yazar bu konuya da açıklık getiriyor:
Spinoza, doğaüstünü reddederek insanlığı Doğa ile farklı bir birleşim çerçevesinde yorumlar. İnsanlar, Doğa’nın antitezi olmak şöyle dursun, her şeyi yöneten aynı zorunluluklara tabi olan sonlu kiplerin bütünlüğüne dâhildir. İnsanların akıl yürütme kapasiteleri, bu bütünlük içindeki insani bir güç olarak, diğer sonlu varlıkların güçleri arasında varlığını sürdürmek için mücadele eder. Aklın bu gücü, Tanrı’nın Doğa’nın geri kalanı üzerinde ona bahşettiği bir üstünlük biçiminde yorumlanmaz.
Lloyd, Arne Næss’in Spinoza’yı çevre felsefesi ve ekolojik tutumların öncüsü olarak takdim ettiğine dikkat çekerken filozofun doğa ve insan kavrayışını bu bağlamda hep göz önünde bulundurmak gerektiğini söylüyor. Bir bakıma bir ekoloji felsefesinin ilk adımlarının Ethica’da atıldığını belirtiyor.
Doğanın parçası olan akıl
Lloyd, Spinoza’nın insan zihnini doğanın dışında düşünmediğini vurgulayarak bir iletişimden bahsettiğini hatırlatıyor. Başka bir deyişle filozof, insana doğada bir üstünlük vermiyor. Spinoza’ya göre yanılma ihtimali bulunan zihnin özgürlüğünün gücünü ve sınırlarını doğanın zorunlulukları belirliyor. Bunu sağlayan ise her daim karşımıza çıkan dinamik mücadele. Bu noktada insan, hem kendisinin hem de insan-olmayanların var oluşunu ve doğayı kavrayabiliyor. Yazara göre bir diğer mesele de şu:
Spinoza’ya göre, zihnin etkinliğini engelleyen tutkuları daha iyi anlaması, bunların yıkıcı etkilerini gidermesinin anahtarını oluşturur. Ancak bu çözüm, duygusallığın zihinsel zenginliğini kaybetmeyi gerektirmez. İdrak yoluyla tutkudan etkin duyguya geçiş yalnızca aklın işi değildir. Aklın tutkular üzerindeki gücü, deneyimler aracılığıyla şekillenen hayal gücünün işleyişiyle ittifak kurmasına bağlıdır: ‘Zihin mümkün mertebe Bedenin etkileme gücünü arttıracak ya da ona yardımcı olacak şeyleri hayal etmeye çabalar.’ Spinoza’ya göre, insan türünün Doğa’nın üzerinde değil, onun içinde yer almasının yarattığı sonuçlar bunlardır.
Doğayı ancak ahmakların idealize ettiğini söyleyen Spinoza, tabiatta bir mükemmellik aramanın beyhudeliğini vurguluyor. Lloyd, filozofun “insanın güçlerinin iyisiyle kötüsüyle Doğa’nın geri kalanının güçleriyle bütünleştiğini” söylediğine dikkat çekip bunu yorumluyor:
Spinoza, insan yaşamının Doğa’nın geri kalanını yöneten zorunluluklardan ayrı tutulmasını reddeden bir insan düşüncesi ve insan esenliği modeli sunar. (…) Değişen bir dünyada onun felsefesinin sonuçları farklıdır. Bu felsefe, türler arasındaki farklılıklara rağmen ortak yönlerin daha iyi anlaşılmasına ve tüm türleri etkileyen değişen koşullara daha kolay bir şekilde uyarlanabilir. (…) Spinoza’nın amacı, bütünleşik bir zihnin bütünselliği içinde aklın gücünü küçültmek değildir. Aklın ürettiği arzuların da bizzat Doğa’nın eserleri olduğunu, insanların varlığını sürdürmelerini sağlayan doğal gücü yansıttığını vurgulamaktır. ‘Bir insan ister bilge ister cahil olsun, Doğa’nın bir parçasıdır ve onu harekete geçiren her ne ise şu ya da bu insanın doğası tarafından tanımlanabildiği ölçüde Doğa’nın gücüne atfedilmelidir.’ Burada, akıl Doğa’ya hükmeden olarak değil, bizzat Doğa’nın bir parçası olarak düşünülmektedir.
Lloyd, her ne kadar insanın, doğanın ve canlıların yok oluşunu düşünmek durumunda kalmadığı bir zaman diliminde yaşasa da Spinoza’nın, ölüm korkusunu zihninde dolandırmasının ve örtük biçimde geleceksizlikten bahsetmesinin iklim değişikliği bağlamında okunabileceğini söylüyor. Böyle bir okuma, yazara göre iyimserliğe pek yer bırakmazken bir yandan da doğadaki insan ve insan-olmayan canlıların varlığını anlama imkânı sunabiliyor. Lloyd, Spinoza’nın söyleminin bir başka olanak daha sağladığını anımsatıyor:
Spinozacı bir ‘Doğa’nın bütünlüğü’ düşüncesi, içerme veya ayırma gibi mekânsal modellerden farklı bir şekilde hayal edilir. Varlığını sürdürme çabalarının, etki etme ve etkilenme güçlerinin dinamik bir şekilde iç içe geçmesi açısından ele alınır. Burada söz konusu olan soyut bir kimliğin tescil edilmesinden ziyade ortak bir insanlığın bilincine varılmasıdır. Bu, farklılıklar arasındaki aynılığın anlaşılmasına verilen duygusal bir tepkidir ve gezegenin bütünlüğüyle titreşen bir insanlığın bütünlüğüne dair bir kavrayışla desteklenir.
Felaketler karşısında bir umut
Kartezyen modela yönelik eleştirileriyle öne çıkan Spinoza, Lloyd’a göre hem zamanımız filozoflarının hem de biliminsanlarının dikkatini çekiyor. Özellikle iklim değişikliği bağlamında Spinoza’nın söylemindeki “duygulanım”ın öne çıkarılması, bununla birlikte aklın ve hayal gücünün vurgulanması, hem iklim değişikliğinin (ve buradaki antroposen etkisinin) yorumlanmasında önemli bir adım hâline geliyor hem de mevcut ekolojik krize karşı alınacak önlemler için kapılar açmayı kolaylaştırıyor:
Spinoza’nın akıl konusundaki yaklaşımı, iklim değişikliğinin yarattığı acil sorunları bilimsel fikir birliğine direnç gösteren zihinlere aktarma mücadelesinde teorik söylemin sınırlarını anlamaya yardımcı olur. (…) Spinoza için akıl, zihinsel edilgenliğe karşı ancak kendisi de duygulanımsal olabildiği ölçüde etkilidir.
Kartezyen modelin yorumlanmasıyla doğanın fethedilecek bir yer ve nesne olarak görülmesi, iklim değişikliğinin yol açtığı sorunlar için de antroposenin gelişimi bağlamında da önemli bir noktadaydı hep. Üstelik bu yaklaşım, iki hayatî problemin çözümünün önünde bir engel olarak duruyordu. Spinoza’nın gerek söylemi gerek Descartes eleştirisinin bir kez daha hatırlanması ise antroposenin ve iklim değişikliğinin etkilerinin yorumlanması için ufuk açıcı ve umut verici bir konumda. Lloyd, çalışmasında bunun nasıl mümkün olabileceğini anlatıyor. Son sözü yine ona verelim:
Spinoza’nın insan zihninin özüne ilişkin yaklaşımı, iklim değişikliği ile ilgili güncel tartışmalara katkı sağlayabilecek içgörüler sunmaktadır. İnsanlığı dünyanın geri kalanından ayıran, önceden var olan ve tanımlanabilir bir doğa kavramına alternatif bir bakış açısı sunuyor. (…) Özün açık uçlu karakteri, insan ve insan-olmayan arasındaki farkların daha az katı bir şekilde belirlenmesine olanak tanır. Böylece, insanlık ve sevgi dolu şefkatin menzili, Doğa’nın geri kalanından keskin bir şekilde ayrılmış olmadığı gibi önceden belirlenmiş özellikler açısından yorumlanmak zorunda kalmaz. Spinozacı sevgi dolu şefkat, insanlara, insan-olmayanlar üzerindeki yıkıcı üstünlük yanılsamalarından daha iyi hizmet edebilir. (…) Spinoza’nın felsefesi, akıl, hayal gücü ve duyguların bütünleşmesi için bir model sunabilir; bu da iklim değişikliğinin getirdiği zorluklara daha etkili bir şekilde müdahale edilmesini kolaylaştıran bir düşünce biçimidir. (…) Spinoza’yı Antroposen’de okumaya geri dönmek, krizdeki insan uygarlığının yarattığı korku hissine karşı tuhaf bir tepki gibi görünebilir. Gelgelelim bu, son derece insani olan söz konusu korkuya yönelik kavrayışımızı derinleştirebilir ve daha derin bir anlayışa erişmemizi sağlayabilir. Spinoza’nın kendi analizine göre bu, felaket niteliğindeki değişimler karşısında bile umut verebilir.
Spinoza’yı Antroposen’de Okumak, Genevieve Lloyd, Çeviren: Ulus Sevdi, Ayrıntı Yayınları, 208 s.


