Share This Article
Sinema tarihinin en önde gelen, ezber bozan filmlerinden The Matrix‘te Ajan Smith, Morpheus’a şu efsane tiradı atar:
Burada bulunduğum sürede fark ettiğim bir şeyi paylaşmak isterim. Türünüzü sınıflandırmaya çalışırken fark ettim. Aslında memeli değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler etraflarındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. Siz insanlar, değilsiniz. Bir bölgeye yerleşir ve çoğalırsınız. Tüm kaynaklar tüketilene dek. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölgelere yayılmaktır. Aynı yayılma prensibini uygulayan bir organizma daha var. Bunun ne olduğunu biliyor musun? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanseri. Siz bir salgınsınız. Biz de tedavisiyiz.
Açıkçası bu tespitin yanlış ve ofansif bir tespit olduğunu söylemek her geçen gün güçleşiyor. İnsan doğasına uymayan bir sistemin, yani kapitalizmin içinde sürükleniyoruz. Sınırsız ihtiyaçlar, insanların giderek metalara ve hayvani hislere olan bağımlılığını artırıyor. Bu sistem evimizi, yani dünyamızı hem somut hem de soyut olarak giderek daha da yaşanmaz bir hale getiriyor.
Konumuz aslında plastiklerin ne kadar zararlı olduğu. Ama bu geniş açılı açılıştan sonra plastiklerin zararını gözler önüne seren CNN haberini paylaşmak aslında ‘büyük resmi’ görmekte hepimize daha yardımcı olacaktır.
Kimyasal dedektörlerin açığa çıkardığı kirlilik
Geçtiğimiz günlerde New York, Londra ve Hong Kong’daki üç CNN muhabirine küçük gümüş kutular içinde gizemli bileklikler gönderildi. Kutuları açtıklarında içinden çıkan siyah silikon bantlar sıradan görünüyorlardı. Ama aslında birer kimyasal dedektörüydü.
Bu bileklikler insan derisini taklit edecek şekilde üretilmiş. Görevleri ise, gün boyunca havadan, tozdan, parfümden, temizlik malzemesinden ve dokunduğumuz her plastikten yayılan kimyasalları emmek. Yani biz farkında olmadan vücudumuza giren “görünmeyen maddeleri” yakalamak.
Beş gün boyunca muhabirler bileklikleri hiç çıkarmadan normal hayatlarına devam ediyor. Çocuklarını okula götürdüler, işe gittiler, toplu taşımada ter döktüler, temizlik yaptılar, yemek pişirdiler. Ardından bileklikler yeniden gümüş kutulara yerleştirilip Çekya’daki laboratuvara gönderildi.
Haftalar sonra gelen sonuçlar, hepimizin her gün içinden geçtiği kimyasal manzaranın ne kadar tedirgin edici olduğunu ortaya koydu.
Görünmez bir zehirlenme hikâyesi
Deneyin sonunda her biri ortalama 28 farklı kimyasala maruz kalmış. Ve bu kimyasalların çoğu, aslında hayatımızın tam ortasında: plastik şişelerde, oyuncaklarda, kozmetikte, makbuzlarda, hatta mutfak dolabında.
En yoğun olarak tespit edilen iki kimyasal grup, ftalatlar ve bisfenoller (özellikle BPA) oluyor.
Ftalatlar, plastikleri yumuşak ve esnek hale getiren katkı maddeleri. Onları gıda kaplarından çocuk oyuncaklarına, duş jellerinden parfümlere kadar her yerde bulmak mümkün. Bisfenoller ise plastik şişelerde, elektroniklerde, araba parçalarında ve market fişlerinde bile var.
Her iki grup da insan hormon sistemine zarar verebiliyor. Araştırmalar, bu kimyasalların üreme bozukluklarından kalp hastalıklarına, erken doğumdan kansere kadar uzanan bir listeyle ilişkilendirildiğini söylüyor.
New York Üniversitesi’nden Prof. Leonardo Trasande, “Plastikte kullanılan kimyasallar, anne karnından mezara kadar tüm yaşam süresine yayılan hastalıklara katkıda bulunuyor” diyor.
Trasande’nin çalışmasına göre, sadece bir ftalat türü olan DEHP, 2018 yılında 55–64 yaş arasındaki kalp-damar ölümlerinin yaklaşık yüzde 13’ünden sorumlu olabilir.
‘Bir artı bir üç ediyor’
Bilim insanları uyarıyor: Maruz kaldığımız her kimyasal, diğerleriyle birleşip etkisini katlayabiliyor.

ABD’deki Columbia Üniversitesi tarafından yapılan bir çalışmada, yaygın üç marka şişe suyu örneği incelendiğinde, her litre suyun yaklaşık 240 bin plastik parçacığı içerdiği tespit edilmiştir.
Yani tek bir madde zararsız görünse bile, yüzlercesiyle birleştiğinde tablo değişiyor. Trasande bu durumu “Bir artı bir, iki değil üç eder” diye özetliyor.
Daha da korkutucu olan ise, bugüne kadar tanımlanmış 16 bin plastik kimyasalının yalnızca küçük bir kısmının test edilmiş olması.
Yaklaşık 4 bin 200’ü insan sağlığı ve çevre için tehlikeli, ama 10 bin kadar kimyasalın etkisi hâlâ bilinmiyor.
Norveçli biyolog Martin Wagner’e göre, “Kimyasal karmaşıklık çok çarpıcı. Ne kadar çok maddeyle çevrili olduğumuzu bilmeden yaşıyoruz.”
Plastik devrimi, kimyasal krize dönüştü
Plastik, insanlık tarihinin en büyük icatlarından biri sayılıyor. Gıdaları koruyor, ilaçların taşınmasını sağlıyor, temiz suya erişimi kolaylaştırıyor.
Ama şimdi aynı plastik, hem çevre hem sağlık için bir krize dönüşmüş durumda.
Dağlardan okyanuslara kadar her yerde plastik atıklar var. Ve bu atıklar, sadece doğayı değil, bedenimizi de kirletiyor.
Üstelik üretim yavaşlamıyor. Eğer mevcut politikalar değişmezse, plastik üretiminin 2040’a kadar yüzde 70 artması bekleniyor. Bu da demek oluyor ki, gelecekte daha çok kimyasala maruz kalacağız.

‘Kimyasal köstebek’ oyunu
Bazı ülkelerde zararlı kimyasallara karşı yasaklar yürürlükte. Örneğin Avrupa’da BPA biberonlarda yasak. ABD’de de bazı ftalatların oyuncaklarda kullanımı sınırlandırıldı.
Ama bilim insanları, yasaklanan her maddenin yerine henüz test edilmemiş yeni kimyasalların geldiğini söylüyor.
Trasande bu duruma “kimyasal köstebek” diyor:
Birini durduruyorsunuz, hemen yenisi çıkıyor ve bilim yeniden sıfırdan başlamak zorunda kalıyor.
Araştırmacılara göre çözüm net:
Şirketler daha güvenli kimyasallar üretmeli, ürünlerinde hangi maddelerin bulunduğunu açıkça paylaşmalı.
Ancak güçlü sanayi lobileri bu değişimi yavaşlatıyor. Geçtiğimiz yaz yapılması planlanan küresel plastik anlaşması da görüşmelerin tıkanmasıyla sonuçsuz kaldı.
Peki biz ne yapabiliriz?
Bilim insanları “tamamen kaçınmak imkânsız” dese de, bazı basit adımlar maruziyeti ciddi şekilde azaltabiliyor:
- Yiyecek ve içecekleri cam veya çelik kaplarda saklayın.
- Plastikleri mikrodalgaya ya da bulaşık makinesine koymayın.
- Çocuklara ahşap veya silikon oyuncaklar verin.
- İşlenmiş gıdalardan uzak durun.
- Kozmetik ürünlerinde ftalat içeriğini kontrol edin.
- Evinizde iyi hava sirkülasyonu sağlayın.
- Ftalat ve bisfenoller vücutta uzun süre kalmadığı için, bu önlemler birkaç gün içinde bile fark yaratabiliyor.
Ama tabii ki kimyasallardan tamamen arınmak mümkün değil. IPEN’den Bjorn Beeler bu durumu şöyle özetliyor:
Ormanda bir balonun içinde yaşamak isteseydiniz, belki kaçabilirdiniz. Ama hayat bu değil.


