Share This Article
Budapeşte’nin tarihsel silüetini belirleyen Várnegyed (Kale Bölgesi) üzerinde asılı kalan o tuhaf ve yapay duman, 2026 seçim gecesinin atmosferini bir film setine dönüştürmüştü. Viktor Orbán’ın 16 yıllık “muhafazakâr-sağ” kalesi sandıktan çıkan iradeyle yıkılırken, meydanlar Orbán’ın yenilgisini kutlayan gençlerin haykırışlarıyla inliyordu. Budapeşte artık bir “otoriterlik laboratuvarı” değil, küresel sağ popülizmin kendi illüzyonunda boğulduğu bir kırılma noktası anlamına geliyordu.
Orbán, son yıllarda kendisini Vladimir Putin’in sadık bir müttefiki olarak konumlandırırken, seçim kampanyasını Ursula von der Leyen ve Volodimir Zelenski gibi “tehlikeli” figürlere karşı bir varoluş savaşı olarak kurguladı. Ancak sandıklar açıldığında, otoriter liderlerin iktidarının “seçimle son bulmayacağı” efsanesi de yerle bir oldu.
Bu sonuç; otokrasilerin kalıcı yapılar değil, toplumsal irade ve stratejik hamleler yapan bir muhalefet karşısında ne kadar kırılgan olabileceğini tüm dünyaya ilan etti.
Otokrasinin bağrındaki antikor
Macaristan siyasetinde yaşanan bu tektonik kaymanın mimarı, Batı’nın aşina olduğu kozmopolit bir liberal figür değil; aksine rejimin genetik kodlarını taşıyan, sistemin rahminde yetişmiş bir “antikor” olan Péter Magyar’dı. Magyar, Orbán’ın en dar çevresinden kopup gelen eski bir diplomat ve “ulusal muhafazakâr” bir isim.
Tisza Partisi’nin liderliğini üstlenen Magyar, Avrupa ile barışık bir muhafazakârlık sentezi sundu. Muhalefetin yıllardır aşamadığı “vatan hainliği” suçlamaları, Orbán’ın eski bir müttefiki karşısında ise anlamsız bir gürültüye dönüştü.
Magyar’ın zaferi, “sağ-popülist” modelin içeriden nasıl sarsılacağının bir tür stratejik örneğiydi. Macar halkı yolsuzluklardan bunalmış durumdaydı ve yaşlı tek adamın kendilerini sapladığı bataklıktan kurtulmaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine Magyar’ın yolsuzlukla mücadele vaadi, sadece hukuki bir gereklilik değil, halkın gasp edilen refahına dair güçlü bir itirazdı.
MAGA’nın Budapeşte Kumarı
Bununla birlikte Viktor Orbán’ın başka bir özelliği de bulunuyordu: Orbán, Amerikan sağının ve MAGA hareketinin “kutup yıldızı” olarak, okyanusun ötesine “sağ popülist modelin ihracatını” yapan bir laboratuvar şefi görünümündeydi. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, MAGA şefleri otokrat liderlerin halkı dizginlemek için uyguladıkları tüm siyasal süreçlerde Macaristan örneğinden feyz almaya başlamıştı.
Anne Applebaum‘un The Atlantic‘te yayımlanan “America’s Future Is Hungary” başlıklı makalesi; Donald Trump ve destekçilerinin Macaristan’ın otokratik modelini ABD için bir örnek olarak gördüğünü, bunun da demokratik kurumları tehlikeye attığını savunmuştu. Kısacası bu durum, Amerikan kamuoyu tarafından da yoğun şekilde tartışılıyordu.
Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance, üniversite baskılarından yürütme gücünün sınırsız genişlemesine kadar kendi otoriter ajandaları için Orbán’ın Macaristan şablonunu benimsemişlerdi. Ancak bu seçim, gelinen noktada Trump-Vance ikilisi için dış politikada ağır bir fiyaskoya dönüştü.
Trump, İran’ın sonuna dair ucu bucağı olmayan hezeyanlarla boğuşurken, JD Vance İslamabad’da başarısız barış görüşmelerinin gölgesinde adeta köşeye sıkışmıştı. Bir de bunun üzerine Budapeşte’ye gelip Orbán’la el ele kampanya yapması, Macar seçmeni nezdinde “ters tepen bir müdahale” oldu.
Vance, Başbakan adına miting yapmak üzere Budapeşte’ye uçarak bu yarışı daha da kişisel bir hale getirdi. Macar liderin yanında duran Vance, ona ilk adıyla hitap etti ve zafer kazanacağına olan inancını dile getirdi. Ortak bir basın toplantısında Başkan Yardımcısı, “Viktor Orbán kazanacak” öngörüsünde bulundu ve ardından ona dönerek, “Öyle değil mi, Viktor?” diye sordu.

Fakat Trump-Vance ikilisinin aklının ermediği şey şuydu: Trump’ın İran’daki savaşı Avrupa’da sevilmiyordu ve herhangi bir yabancı liderin ağırlanmasının, Orbán’ın “Macar egemenliğini savunduğu” argümanıyla çeliştiği fark edilememişti.
Redpoint Advisors tarafından paylaşılan veriler, JD Vance’in ziyaretinin etkisini çarpıcı biçimde ortaya koydu: Trump’ın “Ekonomik Güç” kullanma tehdidinden sonra sosyal medyada ona yönelik negatif söylemler yüzde 47 oranında arttı. Macar seçmeni de Orbán’ın “Washington-Budapeşte ittifakını” bir güven kaynağı değil; aksine bir tehdit ve derin bir istikrarsızlık odağı olarak gördü.
ABD, Maceristan projesine sermaye yağdırdı
Peki, yenilgi sonrasında ne mi oldu? Trump’ın, kendisini hayal kırıklığına uğratan insanlardan uzaklaşmak gibi bir huyu var! Seçim sonuçlarının açıklandığı gece muhabirler Trump’a Macaristan’daki sonuçları sorduğunda, arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Ancak, bütün siyasi yatırımını Orbán’a yapan Trump için Macar liderin çöküşünden kendisini soyutlaması bir parça zor.
Egemen ülkelere yönelik başlatılan tacizlerden, askeri operasyonlardan ve tehditlerden de anlaşılacağı üzere; Trump’ın ve avanesinin yarattığı siyasi enkaz, ABD’nin küresel liderliğinden feragat ettiğinin somut bir göstergesi. Buna rağmen Trump, hâlâ kendisini uluslararası aşırı sağcı bir bloğun lideri olarak görüyor ve Orbán’ın kendisine tuttuğu dev aynasında kendisini izlemekten büyük keyif alıyor gibi görünüyor.
Biçimsel olarak bakıldığında Trump ve Orbán, birbirine oldukça benzeyen iki siyasi figür. Öyle ki, 2016 yılında Trump’ı destekleyen ilk AB hükümet başkanı Orbán olmuştu. Sonrasında hiçbir lider, sağ popülist siyaseti sınır ötesine taşımak için Orbán’dan daha fazla çalışmadı. Bu çabasıyla, Trump gibi önemli bir şahsiyetin derin ilgisine mazhar oldu. Ve yine bu çabalar sayesinde Orbán’ın 16 yıl iktidarda kalmasını sağlayacak olan sermaye ve nüfuz sağlanmış oldu.
İkinci Trump yönetiminde ise Budapeşte’deki hükümet yanlısı enstitülerde (laboratuvarlarda) yetişen deneyimli muhafazakâr gençler, dönemsel olarak ABD bürokrasisinde işe alındı.
Trump’dan destek mesajı yağdı
Bu durum, Macar milliyetçi tabanında da rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. AB fonlarının kesildiği Macaristan, Trump ve bir avuç Beyaz Saray elitinin eline bakar hale gelmişti. Bu tablo yeni başbakan Magyar’a da soruldu; basın toplantısında konuşan yeni başbakan, bu fon yapısının bir suç teşkil ettiğini savundu ve soruşturma başlatma sözü verdi.
Karşılıklı “dış etki” suçlamaları, Macaristan seçimlerini belirleyen temel unsurdu. Orbán, Magyar’ı Brüksel’in gizli bir ajanı olarak göstermeye çalışırken; Magyar ise Orbán’ı iktidarda kalmak için Rus güvenlik servisleriyle gizlice işbirliği yapmakla suçladı. Fakat muhalefetin, ABD’nin açık desteğini koz olarak kullanmaması da oldukça ilginçti.
Trump ve Vance’in seçime yatırdıkları zamanı ve çabayı bir düşünün. Trump, sosyal medyada defalarca destek mesajları yayınladı ve Budapeşte’deki Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı‘na (CPAC) hitaben dayanışma videoları kaydetti.
Trump, siyasi sermayesi üzerindeki tüm olası etkileriyle birlikte, Orbán’ın yeniden seçilmesini bir iç siyaset başlığı haline getirdi. Bu ilgi o kadar ileri boyutlardaydı ki Trump, geçen sonbaharda Avrupalı mevkidaşlarının karşısına geçip “Viktor’u seviyoruz” demişti. Bu da yetmedi, şöyle bir mesaj atmaktan da geri durmadı:
Sen harikasın, tamam mı? Pek çok kişinin benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum ama önemli olan tek kişi benim.
Seçimler yaklaştıkça, tutarsız büyük harf kullanımlarıyla bezeli Orbán’a yönelik destek mesajları arttı. Trump, “KANUN VE NİZAMI KORUYACAK!” diye yazdı. Yetmedi, bu sefer de oğlu Donald Trump Jr. sahneye çıktı ve şöyle dedi:
Umarız babamın dostuna ve müttefikine oy verirsiniz. Avrupa’da Beyaz Saray ile doğrudan bağlantısı olan tek bir lider var; umarım Viktor Orbán’ı desteklersiniz!
Kısacası, “Trump rejimi” her koldan Macaristan için sahnedeydi.
Macaristan’a açık çek
Ortaya çıkan tabloda, Trump’ın Avrupa stratejisinde Macaristan’ın “merkez piyon” konumunda olduğu anlaşılıyor. Çünkü Trump, Budapeşte’ye sadece bireysel temsilciler göndermekle kalmadı; ABD Dışişleri Bakanlığını da seçime dahil etti. JD Vance‘in ziyaretinden önce Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Şubat ayında Macaristan’ın başkentine bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretin görünürdeki amacı iki ülke arasında nükleer işbirliği anlaşması imzalamaktı ancak görüşmenin siyasi alt metni son derece netti: Rubio, Orbán’a “Sizin başarınız bizim başarımızdır” diyordu.
Trump, seçim yaklaştıkça el artırdı. Başkan, Amerikan halkına bile tanımadığı bonkörlüğü Macaristan’a tanıyacağını açıkça ifade ediyordu.
Seçimden iki gün önce Trump, Truth Social platformunda yaptığı bir paylaşımda, Orbán’ın yeniden seçilmesinin iki ülke arasındaki ekonomik bağların daha da ilerlemesini sağlayacağını öne sürdü ve ekledi:
Eğer Başbakan Viktor Orbán ve Macar halkının bir gün ihtiyacı olursa; yönetimim, geçmişte ‘yüce müttefiklerimiz’ için yaptığımız gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm ekonomik gücünü Macaristan ekonomisini güçlendirmek için kullanmaya hazırdır.
Fakat ortada bir çelişki vardı: Trump yönetimi, geçen sonbaharda Arjantin’deki seçimlerden hemen önce o ülkeye sağladığına benzer türden geniş çaplı bir ekonomik destek vaadinde bulunuyordu; ancak Trump, Macaristan’a hiçbir zaman mali anlamda gerçek bir cömertlik göstermemişti. Bu belirsiz son dakika vaadi de geri tepti.
Otoriter liderler seçim dönemlerinde şapkadan tavşan çıkarmak konusunda pek bir ustadır; ama halkın alım gücü düştüyse ve geleceksizlik bir kader olarak savunulmaya başladıysa, kimse ne sihirbaz tanır ne de şapka! Orbán da başına geleceği anlamış olacak ki, seçime birkaç gün kala kaçınılmaz bir sonla karşı karşıya olduğunu fark etti.
Seçime az bir süre kala, Orbán’ın destekçileriyle paylaşacak pek fazla iyi haberi kalmamıştı. AB tarafından istenmiyordu. Ukrayna savaşı uzadıkça ister istemez çarklar durma noktasına gelmişti. Ekonomi daralmış, işsizlik artmaya başlamıştı. Kısacası Macar lider için şartlar son derece kötüydü ve insanlar da bunu biliyordu. Mitinglerinde vurguladığı tek şey “ABD’nin bizi desteklediğini açıkça belirtmiş olması” idi. “Dünyadaki en güçlü ülkenin” desteğini arkasına almak ne kadar da özel bir durumdur, düşünün!

Viktor Orbán’ın seçim mitingleri düşük yoğunluklu ve enerjisi düşük geçiyordu.
Tarihin ara dönemi olarak Otokrasi
Seçimin asıl mimarları; Erasmus programından dışlanmış, akademik özgürlüğü ellerinden alınmış ve ekonomik durgunluğun faturasını ödeyen genç nesildi.
Gençler için mesele sadece bir oy verme işlemi değil, çalınan bir geleceğin geri alınması mücadelesiydi. Yolsuzluğun kurumsallaşması ve kamu kaynaklarının bir zümreye peşkeş çekilmesi, en muhafazakâr kırsal kesimlerde bile sabrı taşırdı. Eski AB Komiseri László Andor bu durumu şöyle özetledi:
Genç nesil, ekonomik fırsatların daralması ve Erasmus gibi programlardan dışlanmaları nedeniyle sessizce bekledi. Z kuşağı bu seçimde sadece oy kullanmadı; bir devrin sonunu getirecek o sessiz iradeyi sandığa yansıttı.
Macaristan seçimleri, Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın Demokrasiler Nasıl Ölür eserinde uyardıkları o karanlık tünelin sonundaki ışığı temsil ediyor. “Eğik oyun alanı” (tilted playing field) olarak adlandırılan; medyanın yüzde 90’ının kontrol edildiği, seçim bölgelerinin cerrahi bir müdahaleyle rejim lehine düzenlendiği bir sistemde bile, doğru bir figür ve kitlesel mobilizasyonla zaferin mümkün olduğu kanıtlandı.
Bu sonuç; Polonya’dan Brezilya’ya, Amerika Birleşik Devletleri’nden diğer kutuplaşmış demokrasilere kadar şu hayati dersi veriyor: Otoriter liderler yenilmez değildir; ancak onları yenmek için toplumun her kesimini kapsayan bir “büyük çatı” kurmak ve halkın karşısında meşru bir zemini inşa etmek elzemdir. Trump ve müttefikleri için Budapeşte’deki bu çöküş, “sağ popülist modelin” her yerde aynı dirençle karşılaşabileceğine dair bir uyarı fişeğidir.
Macaristan, büyük ölçüde iç ekonomik koşullar sebebiyle başbakanını kapı dışarı etti. Bu, Macar halkının; otoriterliğin tarihin sonu değil, toplumsal iradeyle aşılabilen geçici bir “ara dönem” olduğunu kanıtlaması olarak okunabilir. Budapeşte’nin çatlayan aynası, artık sadece bir diktatörün yansımasını değil, Avrupa’nın demokratik direncinin yeni silüetini göstermekte. Otoriterlik, kendisini ne kadar “soylu” ve “kalıcı” bir epik olarak pazarlarsa pazarlasın, halkın gerçeği gördüğü o şafak vaktinde her zaman yenilmeye mahkûm olacaktır.
Kaynaklar
Isaac Stanley-Becker, “There’s a Message for MAGA in Viktor Orbán’s Defeat”; The Atlantic.com.
“Hungary’s Narrow Path Out of Orbánism“; Jacobin.com.

