Share This Article
Yazar ve müzisyen Göknil Özkök’ün kaleme aldığı Sihirli Mozart, yayımlanışının 20. yılında Can Yayınları tarafından hazırlanan özel bir baskıyla yeniden okurla buluşurken, bu uzun soluklu yolculuk hem yazarın hem de kitabın ilk okurlarının hayatında derin izler bırakmaya devam ediyor.
İlk yayımlandığı dönemde bu romanı ellerinde tutan çocukların bugün otuzlu yaşlarına gelmiş olması, Özkök için heyecan verici bir dönüşümü simgeliyor. Bir konservatuvar eğitmeni ve aktif bir müzisyen olarak müziğin disiplinli yapısını yazı diline nakşeden yazar, Mozart’tan Beethoven’a uzanan evrensel figürlerin hayatlarını sadece biyografik birer veri olarak değil; sabır, kararlılık ve yaratıcılık gibi insani değerler üzerinden çocuklara sunuyor.
Romanın “Mozart Küçük Dâhi: Gençlik Müzikali” adıyla sahneye uyarlanma sürecindeki tatlı heyecanlardan, sanal dünyanın hızına karşı edebiyatın ve klasik müziğin sunduğu o dingin sığınağa kadar pek çok konuya değindiğimiz bu söyleşide Özkök, sanatın iyileştirici ve birleştirici gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Yirmi yıllık bir birikimin, müziğin tınısıyla kelimelere döküldüğü bu röportajda; geçmişin anılarıyla geleceğin ilham veren hikâyeleri birbirine karışıyor.
‘Yaratıcılığın ve kararlılığın değerli olduğunu yazmak istedim’
“Sihirli Mozart”, yayımlanışının 20. yılında özel bir baskıyla yeniden okurla buluşuyor. Bugünden geriye baktığınızda, bu romanın sizin yazarlık ve müzisyenlik yolculuğunuzdaki yeri ve anlamı nasıl dönüştü?
20 yıl deyince ilk akıma gelen, kitabı ilk yayımlandığı yıllarda okuyan çocukların bugün otuzlu yaşlarda olmaları. Bu düşünce beni çok heyecanlandırıyor. Keyifli ve çok güzel bir yolculuk oldu. Sihirli Mozart yayımlandıktan sonra hayatıma yeni kapılar açıldı ve bu sayede yaşadıklarımın pek çoğunun çocukken hayalini kurduğum şeyler olması bugün beni çok mutlu ediyor. Yazarlık, yazmak, hikâyeler uydurmak, anlatmakla ilgili ne düşlediysem neredeyse hepsini yaşıyorum şu an. Bu yolda tanıdığım insanlar, güzel dostluklar, okurlar, anılar yazacağım her yeni metinde bana güç verdi. Edebiyat, müziğe başladığım ilk yıllardan itibaren müziği icra ederken farklı ve derin düşünmemi sağlayan önemli bir etkendi. Ama bu son yirmi yılda, tasarladığım metinlerde, yarattığım mekânlarda ve karakterlerde sahip olduğum üsluba müzisyen olmamın da etkisinin olduğunu düşünüyorum tabii.

Mozart, Bach, Chopin ve Beethoven gibi evrensel figürleri çocuklara ve genç okurlara biyografik roman formunda anlatma fikri nasıl doğdu? Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ve aynı zamanda en çok besleyen unsurlar nelerdi?
Konservatuvar yıllarımda da yazıyordum. Bir bestecinin notalarla yarattığı hikâyenin, dinleyenin üzerinde müthiş bir etkisi olduğunu, aynı kitap okumak gibi müziğin de insanların hayatına bir şekilde dokunabiliyor olması fikri dile getirmek istediğim bir konuydu. Bir bestecinin hayat hikâyesinin yanı sıra müziğin, yaratıcılığın, sabretmenin, çalışmanın ve kararlılığın ne kadar değerli olduğunu yazmak istedim sonra diğer biyografilerimde de hayata ve insana dair söylemek istediklerim üzerinden ilerledim. Yazım sürecinde çokça kaynak okuyup bu bilgileri ayrıştırmak, romanı kurgularken bu bilgilerle aslına yakın bir dünya yaratmak işin zor kısımlarından biri. Okuduğum bilgilerin benim hayal dünyamda nasıl bir sahneye dönüşeceği kısmı heyecan verici ama geçmişte yaşadığını tarihsel kaynaklardan bildiğimiz bu kişilere ruh vermek, onları konuşturmak, başka karakterlerle ilişki kurdurmak, düşüncelerini seslendirmek ve yaşadıkları yerlerin havasını yaratmak da işin titizlik isteyen başka bir kısmı.
Bir konservatuvar eğitmeni ve aktif bir müzisyen olarak, müziğin disiplinli yapısı yazı dilinizi ve anlatım biçiminizi nasıl etkiliyor? Besteci biyografileri yazarken müzikal bilginiz metnin hangi katmanlarında belirleyici oluyor?
Biyografilerimde müzisyen olmam metinlerime başka bir derinlik kazandırıyor elbette. Teknik olarak müzik diline hâkim olmamın dışında, bazen de bir müzisyen olarak bunu bir müzik eseri seslendiriyormuşum gibi içgüdüsel yapıyorum sanırım. Ama metnin akışı, akıcılığı, kelimelerin cümle içindeki uyumu, örneğin bir paragrafı ya da bir bölümü tıpkı müzikte de olduğu gibi farklı farklı tınılarda hissettirebilmem için çok yazmam, düşünmem gerekiyor. Müziği ve biyografisini yazdığım bestecinin neler hissettiği ile ilgili kısımları tasvir etmek, müziği kelimelere dönüştürmek benim için en rahat ettiğim kısımlardı. Öte yandan besteci biyografilerini sonlandırmamın nedeni de artık bu tasvirlerde kendimi tekrar etmeye başladığım inancıydı.
‘Çocukların kendi duygularını hissetmelerini istiyorum’
Dört kitaptan oluşan bu seri içinde Sihirli Mozart’ın ayrı bir yeri olduğu görülüyor. Romanın sahneye uyarlanarak “Mozart Küçük Dâhi: Gençlik Müzikali”ne dönüşmesi sizin için nasıl bir deneyimdi? Yazılı bir metnin müzik ve sahne diliyle yeniden kurulmasına tanıklık etmek, yazarlık pratiğinize ve metinle kurduğunuz ilişkiye nasıl yansıdı?
Sihirli Mozart yayımlandığı yıl, kitabın ismini bulmamda bana büyük yardımı olan değerli tiyatro oyuncusu Şebnem Sönmez romanımı oyunlaştırmak istedi. Bir çocuk oyunu yapmak hatta çocuk tiyatrosu kurmak istiyordu, “Hadi senin kitabını çocuk oyunu yapalım, bunu bana oyun olarak yaz,” dedi. Aslında müthiş bir fikirdi ama daha bir kitap yazmışım, oyun metni nasıl yazılır bilmiyorum ki, dememe rağmen beni öyle bir hevesle ikna etti ki bir anda kendimi okula yeni başlayan bir çocuk gibi Şebnem’in evinde buldum. O yaz Şebnem’in mutfak masasında onun yardımları ve harika fikirleri sayesinde bu oyun çıktı ortaya. Çok eğlenceli, unutulmaz günlerdi. Günlerce bir tiyatro metni üzerinde düşünmemi, yazmamı sağlayacak şahane bir ortam hazırladı bana. Oyunculuk ve sahne üzerine dair pek çok şey öğrendim ondan. Yönetmenin gözüyle bir metne nasıl bakılır, zamanlamalar nasıl hesaplanır, romandan farklı olarak bir tiyatro oyunu nasıl kurgulanır bir sürü yeni detay girdi hayatıma o dönem.
Şebnem’in tiyatro öğrencileri yine aynı evde rolleri çalışmaya başladıklarında bambaşka bir şey deneyimliyordum artık. Sayfalara yazdığım, kâğıt üzerinde konuşturduğum karakterler karşımda canlı canlı konuşuyorlardı. Şebnem oyunun yönetmeniydi ve dekor, kostüm, müzik her detayı incelikle tasarlıyordu. Birbirinden yetenekli oyuncularla, müthiş eğlenceli ve benim için unutulmaz bir yazım ve prova süreci olmuştu. Fakat ne yazık ki bu oyun o dönem bütçe bulamamamız nedeniyle sahnelenemedi. Bir yıl sonra oyunumu İBB Şehir Tiyatro’larına verdim, repertuvara girdi, aynı yıl Mitos-Boyut tarafından da yayımlandı, 2014 yılında İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından kısa bir süre sahnelendi ama hiçbir zaman Şebnem’le tasarladığımız, hayal ettiğimiz haliyle seyirci ile buluşamadı. Bu yirmi yıl içinde yarım kalmış, hüzünlü bir hikâyedir benim oyunum.
Bu kitapları okuyan çocukların, kendi hayatlarındaki zorluklarla karşılaştıklarında Mozart’ı ya da diğer bestecileri hatırlayıp hangi duyguyla güçlenmelerini isterdiniz?
Hayatta hiçbir şey, elinizin altında olduğunu bildiğiniz şeylerle gerçekleşmiyor. Hayattaki zorluklar sanat tarihine baktığımızda bize büyük başarıların, müthiş sanat eserlerinin yaratım sürecini etkilediğini belki beslediğini gösteriyor ama aslında insan ayakları üzerinde durmayı, güçlü olmayı ve her şeye rağmen başarmayı hedefliyorsa güveneceği kişinin aslında yalnızca kendisi olduğunu fark etmeli. Ben çocuklara kendilerini tanımalarına fırsat yaratacak ortamların bu bağlamda etkili olduğunu düşünüyorum.
Günümüzde çocuklar da yetişkinler de kendilerine dışarıdan dayatılan mükemmel olmak, daimi başarılı olmak, en güzel olmak, kusursuz olmak, yalnız kalma korkusuyla bir topluluğa ait olmak, gibi içi boşaltılmış ve kendilerini düşünmekten, sorgulamaktan uzaklaştıran çerçevelerin içine hapsediyorlar. Ben yazdığım kitaplarla, anlattığım hikâyelerle çocukların kendi duygularını hissetmelerini, başkalarının duygularına ortak olabilmelerini, sevgi ya da dostluk, yalnızlık ya da ayrılık, yokluk ya da başarı gibi kavramların samimiyetini ve gerçekliğini fark etmelerini istiyorum.
‘Hızlı üretebilmek için sevdiğim işlere odaklanmayı tercih ediyorum’
Günümüzde çocukların ve gençlerin klasik müzikle ilişkisinin giderek zayıfladığı yönünde bir kanı var. Edebiyatın bu ilişkiyi güçlendirme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında bizim ülkemiz üzerinden değerlendirirsek klasik müzik dinleyicisi her zaman azınlıktaydı. Ama günümüzde konser salonlarının çoğalması ile güzel projeler ve konserler de artıyor dolayısıyla izleyici, dinleyici de çoğalıyor. Gençlerin klasik müzikten önce kitaplarla, okumakla olan ilişkisini konuşmak gerekir. Bu kadar renkli ve hızlı bir dünyada yaşayan çocuk ve gençlerin dikkatlerini vererek, içine girerek bir alanda devamlılık göstermeleri, sanatsal işlerle uğraşmaları gerçekten çok zor. Bunları yapmak isteyen çocuğun ciddi bir direnç göstermesi, çabalaması gerekiyor gibi görünüyor. Sanal dünyadan uzak kalabilmek, ayrışabilmek ve okuduğu kitaba, dinlediği müziğe konsantre olabilmek aslında bir başarı onların yaşam şartlarında.
Edebiyat yalnızca müzik için değil pek çok açıdan çocukların hayatlarında büyüme ve gelişme evresinde önemli bir yer tutuyor. Kitaplar onlara okudukları hayatlardan pek çok olayı, duyguyu, insan ilişkilerini, birçok karakteri tanımalarını ve zihinlerinde deneyimlemelerini sağlıyor. Dolayısıyla benim de yıllar için de gördüğüm, Sihirli Mozart ya da diğer müzik temalı kitaplarımı okuyan çocukların müzikle ilişkisinin bir şekilde oluştuğu. En azından hayatını okuduğu bu bestecinin nasıl bir müzik bestelemiş olduğunu, onu bu kadar etkileyen müzik nasıl bir şey bunu merak ediyor.
Akademik yaşam, konserler ve yazarlık üretimi aynı anda sürdürülmesi zor alanlar. Bu çok katmanlı üretim biçimi sizi nasıl dönüştürüyor, nasıl besliyor?
Bu alanların pek çoğu çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası zaten. Daha doğrusu konserlerim de yazdıklarım da benim kendi yarattığım dünyamda her gün meşgul olduğum, kendime ait yerler. Dışarıda olmayı pek sevmiyorum, ailemle, evimde, sevdiğim şeylerle uğraştığım, arkadaşlarıma yemek yaptığım, çok sık sinemaya gittiğim, kendi mahallemde gezmeyi, yürümeyi sevdiğim, el işleri, bitkiler vs… gibi uğraşlarla geçirdiğim bir hayatım var. Bunların tümü düzenli okumama, yazmama, çalışmama ve düşünmeme olanak sağlıyor. Hayat çok hızlı ve ben üretebilmek, çalışabilmek için sürekli değişen gündemden, özellikle sosyal medyadan biraz uzak kalarak, sevdiğim işlere odaklanmayı tercih ediyorum.
“Sihirli Mozart”ın 20. yılı vesilesiyle, bu kitabı ilk kez okuyacaklara ve yıllar sonra yeniden eline alacak okurlara iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?
20 yıl boyunca hem çocuklar hem yetişkinler Sihirli Mozart’ı çok sevdi, benimsedi, unutmadı. Bundan sonraki okurlarının da hayatlarına müzikle ve sanatla dokunmasını diliyorum.
Gelecekteki çalışmalarınızda da çocuklara ilham veren gerçek yaşam hikâyeleri anlatmaya devam edecek misiniz?
Böyle bir planım yok. Yaşamöyküleri yazmayı düşünmüyorum ama belki istediğim gibi tasarlayabilirsem yazmak istediğim bir sinemacı var. Şu günlerde tamamlamak üzere olduğum bir roman var, o yayımlandıktan sonra neler yazarım henüz bilmiyorum.

