Share This Article
Çocukluk çoğu zaman masumiyetle anılır; oysa bazen görünmeyen sorumlulukların, sessiz fedakârlıkların ve erken büyümek zorunda kalmanın da adıdır. Sevim Ak’n yıllar sonra Can Çocuk etiketiyle yeniden okurla buluşan Gökkuşağı Yazı romanı, tam da bu kırılgan alana odaklanıyor. Bir yaz tatilinin içinde filizlenen hikâye; kardeşliği, bakım emeğini, aile içi iletişimi ve çocukların çoğu zaman duyulmayan iç sesini incelikli bir anlatıyla görünür kılıyor.
Sevim Ak’la Gökkuşağı Yazı’nın yeniden basımını, Melisa’nın hikâyesini, çocuk edebiyatının dönüştürücü gücünü ve bugünün çocuklarına yazmanın anlamını konuştuk.

Temel soruların yanıtlarını arama çabası…
‘Gökkuşağı Yazı’, ilk yayımlanışının üzerinden yaklaşık on yıl geçtikten sonra bu kez Can Çocuk etiketiyle yeniden okurla buluştu. Bu yeni baskıyı hazırlarken metne yeniden döndünüz mü? Hikâyede, karakterlerde ya da anlatımda değiştirmek istediğiniz noktalar oldu mu?
Editörlerimiz Mehmet Erkurt ve Ceylin Aksel yeni bir kitap hazırlar gibi önceki metni titizlikle okuyup öneriler getirdiler. Temelde büyük değişikliklere yol açmayacak düzeltmeler ve uyumsuzlukların giderilmesi şeklinde bir çalışma yürütüldü. Kitabın kapak desenini Yusuf Tansu Özel’e teklif etmeyi de bu aşamalarda düşündük. O da bu sürece sevgiyle katılınca gönlümüzden geçtiği gibi bir yeniden basım ortaya çıktı.
Kitap bir yaz tatili hikâyesi gibi görünse de hikâye ilerledikçe çocukların çoğu zaman görünmeyen sorumlulukları, ihmal edilen duyguları ve erken büyümek zorunda kalışları belirginleşiyor. ‘Gökkuşağı Yazı’ sizin için tam olarak hangi sorudan ya da duygudan doğdu?
Kitabın çocuk karakterlerinin bir yaz tatili boyunca yaşadıkları olayları, karşılaşmaları, büyüme sürecine etkilerini düşünerek başladım. O yaz, ana karakter Melisa’nın gökkuşağını en çok gördüğü yaz olarak anılarına geçse de çevresindeki karakterler de gökkuşağı renkleri kadar farklı bakış açıları, yaşam çeşitliliği sundular kendisine.
Karakterleri oluşturmada bir arkadaşımın kızlarından esinlendim. Evlerine gidip geldikçe ikisi arasındaki ilişkiyi gözlüyordum. Yarı otistik kardeşinin sorumluluğunu üstlenmiş abla, bakışlarını kardeşinin üstünden çekmiyor, hiperaktif enerjisiyle delişmen koşuşturmaları yüzünden başına gelebilecek kazalardan korumak için peşinden ayrılmıyordu. Ablanın sorumluluk yüklenmesi aile büyüklerine nefes aldırtıyordu.
Kitabımızdaki Melisa karakteri de bir anda ağaç tepesinde, bir anda deniz kıyısında beliren, takipte zorlanılan yarı-otistik kardeşinin kadar dedesinin, gözleri görmeyen arkadaşının da koltuk değneği misyonunu üstlenmiş. Sanki kızın varoluş nedeni başkalarına destek olmak, rahatlatmak… Bu benim de yabancısı olmadığım, çok iyi bildiğim bir duygu. Çocukluktan başlayarak sorduğumuz temel soruların yanıtlarını arama çabası…
“Ben neden varım?”
“Ne işe yararım?”
“Bir görevim var mı?”
Ben gerçekte kimi seviyorum?
Romanın merkezinde, otizmli kardeşinin bakımında önemli bir sorumluluk üstlenen Melisa var. Onun yaşadığı ikilem; sevgiyle yorgunluk, fedakârlıkla çocuk kalma isteği arasında gidip geliyor. Nitekim, “On bir yıllık ömrümün dört yılı kardeş bekçiliği ile geçti,” şeklinde bir serzenişi de var. Melisa’yı yazarken en çok hangi yönünü görünür kılmak istediniz?
Melisa kardeşinin izini sürerken, onu başına gelebilecek bir felaketten korumaya çalışırken kendine ağır sorumluluklar da yüklüyor. Görevini yerine getirmezse kardeşi zarar görecek… Kendi mutluluk kavramını da başkalarının mutluluğu üstünden geliştirmiş… Aksayan, tekleyen işleri yoluna koymaya görevli addediyor kendini. Kardeşi, dedesi, görmez arkadaşı Fidan mutlu ve huzurlu ise onun da keyfi yerinde olacaktır. Kendinin gerçekte ne istediği, neyi severek yapacağı ise gündeminde değil, hep göz ardı edilmiş. Melisa başına gelen kaza sonrası alçıya alınan bacağıyla hareketleri kısıtlanınca zorunlu olarak kurtarıcı misyonunu yüklendiği kişilerden uzak kalıyor. Kızın asıl “Ben neden hoşlanırım?”; “Neyi iyi yapabilirim?”; “Ben gerçekte kimi seviyorum?”; “Beni neler mutlu eder?” sorularının yanıtlarını düşünmesi bu kazadan sonra tanıklık ettiği, içine düştüğü olaylarla, karşılaşmalarla başlıyor.
Melisa zaman zaman kardeşine kızıyor, kıskanıyor, yoruluyor ama bütün bu duyguların yanında ona derin bir sevgi de duyuyor. Bu kadar gerçek ve katmanlı bir kardeşlik ilişkisini kurarken sizi besleyen gözlemler nelerdi?
Melisa sevgi yanı güçlü, duyarlı, özverili bir karakter. Kendinden çok sevdiklerinin işlerinin yolunda gitmesi, kendilerini iyi hissetmesi onu mutlu kılıyor. Kardeşinin başına kötü bir kaza gelmesi evdeki ağır aksak kurulmuş dengeleri bozacak, felaket asıl o zaman başlayacak, korkusu da yabana atılır gibi değil. Kurguda, çevre gözlemlerimle beraber sürekli sorduğum sorular, benim kendi aile bireylerimle kurduğum katmanlı sevgi bağlarının etken olabildiğini düşünüyorum.
Roman boyunca sevginin varlığını hissediyoruz ama aynı zamanda aile içindeki iletişim eksikliğini de görüyoruz. Sizce aile içinde en çok hangi duygular dile getirilemediği için büyüyor?
Anne kendi işine odaklı, bazen evde, bazen ofiste ama yoğun çalışıyor. Evde olduğu saatleri, otistik kızının özel eğitim okulu saatlerine denk getiriyor. Ona göre kızında bir sorun yok, sadece bir hayalperest, o kadar. Satır aralarında annenin dağınık, stresli ve gel-gitler içinde olduğunu hissediyoruz. Yüksek lisansı iki yıl geç bitirmesinin nedeninin Melisa’nın doğumu olduğunu söylemesi çocuğun bilinç altına suçluluk duygularını yerleştirmiş.
Baba bir şirkette yönetici. Sık sık sıkılma, tükenme sendromları yaşıyor, tekdüzelikten, sorunlardan bunaldığında bavulunu alıp yolculuklara çıkıyor. Otistik kızının tutturmalarına hiç dayanamıyor, sorunlara arkası dönük, kendine odaklı bir hayat sürüyor. Aynı çatı altında birbirine değmeden, günlük rutini haline gelmiş iletişim özürlü durumları yaşamaya alışmış bir aile bu. Birbirlerinin sesini, günlük dertlerini önemli bir sorun çıkmadan duymaları çok zor. Aynı apartmanda teyze, dede, dayı, anneanne gibi aile büyükleri de ikamet ediyor.
Çocukların büyüme sürecinde onların ailenin yanında oluşu, anılar biriktirmeleri çekirdek ailedeki iletişimsizliği örtülü kılıyor. Barış ve babası Abbas beyle tanışmaları, sıra dışı lokanta- Elma çevresinde gelişen iletişimler, paylaşımlar aile bireylerindeki sıkışmışlığa çare oluyor. Kitabı okuyanlar sayfalar ilerledikçe karakterlerin yakınlaşmalarını, etkilenmelerini, kendilerine sordukları sorularla aşama aşama açılmalarını deneyimleyecekler.

“Kitabın çocuk karakterlerinin bir yaz tatili boyunca yaşadıkları olayları, karşılaşmaları, büyüme sürecine etkilerini düşünerek başladım. O yaz, ana karakter Melisa’nın gökkuşağını en çok gördüğü yaz olarak anılarına geçse de çevresindeki karakterler de gökkuşağı renkleri kadar farklı bakış açıları, yaşam çeşitliliği sundular kendisine. “
‘Ekran bağımlılığı beni ürkütüyor’
Kitapta tesadüfler, yeni arkadaşlıklar ve küçük karşılaşmalar karakterlerin hayatını değiştiriyor. Sizce çocuklukta bizi en çok dönüştüren şey büyük olaylar mı, yoksa böyle küçük rastlantılar mı?
Büyüme sürecinde karşımıza çıkan değişik insan portreleri, durumlar, yapılan seçimler karakterimizin oluşumuna katkı veriyor elbette. Bazı karşılaşmalar bizi olumsuz etkilerken bazıları bana kulak ver, beni çemberine al, diye sesleniyor adeta. Melisa’nın Barış’la karşılaşması sıradanın ötesinde…
Oğlan abisine hayat vermek için dünyaya getirildiğinin farkında ve 4 embriyo arasından kendine verilen şansı kullanırken onlar yaşasaydı, neler isterdi sorusunu soracak kadar da incelikli örneğin. Bu Melisa’nın kardeş hassasiyetinin de ötesinde. Birbiriyle yakınlaşmaz sanılan kişiler, Göksu, Fidan ve kardeşi birbirlerinin yaratıcılıklarından beslenerek kaliteli zaman geçirmenin yollarını keşfediyorlar. Birilerinin kendisine ihtiyacı olduğu duygusundan sıyrılan Melisa benim size ihtiyacım var, diyebiliyor artık.
Kitap ilk yayımlandığında da bugünkü kadar yoğun çalışan ebeveynler, sorumlulukları giderek artan çocuklar vardı; bugün belki bunlar daha da görünür. Romanın yıllar sonra yeniden okurla buluşmasının bugüne dair nasıl bir karşılığı olduğunu düşünüyorsunuz? ‘Gökkuşağı Yazı’ sizce çocuklara ve ebeveynlerine nasıl bir hatırlatma yapıyor?
Gökkuşağı Yazı’ndaki olayların, yaşantıların geçen yıllarla güncelliğini kaybettiğini düşünmüyorum. Ben geniş bir aile ortamındaki farklı bireylerin bir yaz boyunca başlarına gelen olaylar ve rastlantılarla zenginleşen, gelişen ilgi alanlarını, kendilerini ve başkalarını yeni bir gözle keşfetmelerini anlattım. Okurlar karakterlerin aşama aşama gelişen hikayelerinden yola çıkarak kendi zihin hazinelerinden çağrışımlarla anılar çıkararak hatırlayabilir, söylenenlerden söylenmemişleri hissedebilir, kendine sorular sorabilir.
Son olarak kırk yılı aşan yazarlık serüveniniz boyunca çocuklara yazmayı sürdürdünüz. Bugünün çocuk okurunun sizi en çok şaşırtan yanı ne? Bunca yılın ardından hiç değişmediğini düşündüğünüz şeyler var mıdır?
Okul öncesi dönemde çocukların hayal güçleri sınırsızdır. Yuva ve okul çağında kurallarla, yönergelerle yaratıcılıklarına ket vurulurken elektronik aletleri çocuk dünyasında yaygınlaşmasıyla okuma alışkanlıkları, dili kullanma becerileri zayıflamaya başladı. Kitapların hayal gücünü geri kazanmada, düşünce evrenini geliştirmede, eleştirel bakış kazanmada büyük etkisi var. Okuma zevki, elektronik araçlarla kısa süreli, hiperaktif çocuk zihni yaratılarak, dili kavramlaştırmadan, duyguları iliklerine kadar hissettirmeden edinilecek bir şey değil. Kısaca söylemem gerekirse, çocuk dünyasını işgal eden popüler iletişim araçları, ekran bağımlılığı beni ürkütüyor.
Edebiyat ise gücünü hâlâ koruyor. Okur, kendini özdeştirdiği karakter ve durumlarla kendini, karşıt dünyalardaki ötekini, kurmaca yapının sürüklediği düşünce dünyasının sırlarını, daha önce görmediği, bilmediği meselelere derinden dalmayı, sorup sorgulamayı edebiyatın diliyle yorumlamayı uzun süre bırakmayacak sanırım.

