Share This Article
Var oluşundan beri insan bir anlam arayışı içinde. Bunun sistematikleştirildiği; daha doğrusu hâl yoluna konduğu Eski Yunan’dan bu yana da sorular ve kaygılarla yol alan insan, etrafında olup biten politik, kültürel ve ekonomik gelişmelere kayıtsız kalamadan gerçekleştiriyor arayışını.
Özellikle kriz zamanlarında hayli önem kazanan anlam arayışı ve anlamlandırma girişimi, bir bakıma hakikati bulma ve sunulanın ötesini görme manasına geliyor. Diğer tarafta ise işin psikolojik yanı bulunuyor: Korkular ve yüzleşme problemi, hem anlam arayışını sekteye uğratıyor hem de var olan bulanılımı derinleştirip ona yenilerinin eklemesine yol açıyor.
Psikanalist Christopher Bollas, Anlam ve Melankoli’de yaşadığımız zaman diliminden hareket edip yakın geçmişe uzanarak kişilerin politik ve kültürel çalkantılar ile gelişmeler karşısındaki anlamlandırma biçimlerini ortaya koyuyor. Bununla birlikte sarsıntıların ve krizlerin, kişiyi ve toplumları nasıl şekillendirdiğine dair kalem oynatıyor.

‘Yaldızlı çağ’dan hakikatin perdelenişine
Trump’ın ilk başkanlığı sırasında da ikinci kez seçildiğinde de şoke olanların, Avrupa’da aşırı sağın ciddi kıpırdanışıyla bocalayanların, işgaller ve savaşlar nedeniyle şaşıranların ya da sistemin izin verdiği kadar “sosyalist” olabilen ve George Soros’un oğlu tarafından fonlanarak New York Belediye Başkanı seçilen Zohran Mamdani’nin “başarısı”na aşırı sevinip ABD’de “devrim” gerçekleştiğini düşünenler, zamanın ruhunun yaşamı, cambaza bak oyunlarıyla ve aşırı hızlı bir akışla şekillendirdiğini gözden kaçırıyor.
Söz konusu durum, kurgulanmış gerçeklik yardımıyla hakikatleri perdelerken dünyayı anlama ve anlamlandırma biçimlerini yönlendiriyor. Bollas, hem burayı eşeliyor hem de yakın geçmişin dönüşüm ve kriz dönemlerinde insanların yaşamı ve dünyayı anlama eylemlerini çözümlüyor. Başka bir deyişle “yaldızlı çağ” ile yakın geçmişi karşılaştırırken psikolojiden politikaya, edebiyattan tarihe dek geniş bir bakış açısıyla olup biteni yorumluyor.
Kurgulanmış gerçekliğe kendini kaptıranlar ile hakikatlerin farkında olanlar arasındaki gerilimi doğurup körükleyen kültürel, politik, ekonomik ve psikolojik süreçleri inceleyen Bollas; kayıtsızlığın çekimine kapılmanın, bencilleşmenin ve bunların aksi yönünde kaygıları bulunanların ruh hâlini ortaya koyarken dünyanın gidişatını hatırlatıyor:
Dünyanın yavaş yavaş yıkıma doğru ilerlemesi bütün insanlığı kolektif deneyimin ortak evreninde buluşturuyor. Bu çıkmazda kazanan ve kaybeden yok; hem milyarderler hem de evsizler kendini şaşkınlık içinde ve köksüz bulacak. Sadece iktidarın gücü için servet biriktiren oligarklar, rehabilitasyon merkezlerinin olmadığı nihilistik bir boşluğa doğru süratle ilerliyor.
Anlam arayışları ve kaymaları arasında savrulan birey ve insanlık, Bollas’a göre “zafer sarhoşluğundan “ ve “büyük bunalımlar”dan mustarip. Bu durum, derin bir ayrılığa veya bölünmeye karşılık geliyor. “Zafer” ve “bunalım” ile yaratılan bölünmenin kaynağına indikçe çeşitli yanılgıların ve manipülasyonların karşımıza çıktığını anımsatıyor yazar:
Öngörüsüz faydacılık bize fazla soru sormadığımız sürece hayatlarımızın yolunda gideceği hissini verdi. İlgi, kolektif bir el çabukluğuyla bilimsel düşünce yetisi ya da yeni teknolojiler icat edebilme becerisi gibi belirli insan becerilerine yönlendirildi. (…) Yeni girişimcilik, anlamlı bir yaşam yerine alternatif bir büyüme potansiyeli biçiminde kararlı görünüyordu. 1980’lerden itibaren neoliberalizm yavaş yavaş insanların kendi geleceklerini yönlendirebileceği düşüncesini terk ediyor, toplumun kolektif şevkini içinde yaşadığımız dünyanın doğasını, değerini ve akıbetini belirlemeye başlayan ‘pazar güçlerine’ aktarıyordu. İtimat edilir aracılar olarak kendi varlığımızdan vazgeçtik, çoğumuz hiç kuşkusuz bizler için gerçekliği algılayıp üstesinden gelecek yeni uygulamaları beklemeye koyulduk ve beyinlerimizin teslimiyet narkozuyla kurumasına izin verdik.
Depresyonu derinleştiren manik hız
Geçmişe bakıp bugünü göz önünde bulundurduğumuzda, yüzyıllardır devam eden anlam arayışımız nasıl biçimlenecek? Bollas, bu soruya yanıt ararken tarihöncesinden başlayıp eski uygarlıklara ve Antik Yunan’a, Ortaçağ’a, dinlere, Rönesans ve Reform’a, on yedinci yüzyıldan günümüze dek bir çizgi çekerek dönemden döneme değişen yaklaşımları sıralıyor.
Savaşlar, barışlar, ekonomik ve politik buhranlar yazara göre özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında manik depresif ruh hâlini yeryüzüne yayıyor. Yaşamak için manik bir hızla hareket etmesi gerektiğini söylediği insan, Bollas’a göre depresyonun dal budak salmasına yol veriyor:
Kapitalist girişimler, bilimler ve kültürün diğer yönleri sayesinde Batı’da kaydedilen emsalsiz ilerlemeden şüphe duyulmaz ve başarıyla gururlanmak yanlış değil. Ama bu başarılar milyonlarca kişinin katledilmesini onaylayan bir haklılık duygusu getiriyorsa orada sorun var.
Bollas’a göre kişi (ve toplum), “kendi iyiliğine inancını yıkıcı biçimde yitirince” uzaklaşmaya ve yaşamından çıkarmaya çalıştığı depresyona daha fazla tutuluyor. Yeats’in “masumiyet merasimi sulara gömüldü” ve Ortega y Gasset’in “çaresizlik dönemi, yön kaybı” diye tarif ettiği durum, tam da yazarın belirlemesine karşılık geliyor. Bahsi geçen kayıplar, ideallerin yıkılışıyla ve fetihçiliğin acı sonuçlarıyla birleşince öfkenin ve yasın, dolayısıyla melankolinin hâkim olduğu bir dönem yaşandığını hatırlatan Bollas; yok edilen sınırın yeniden gündeme geldiğini söylüyor. Bu da manik depresif döngünün bir yansıması.
Sınır yeniden hatırlanırken başka sorunlar baş gösteriyor; Bollas “zafer”, “kaygı”, “mani” ve “bunalım” döngüsünde gidip gelen insanın, anlam arayışı yolunda çeşitli sendromlara kapıldığını söyleyerek bir örnek veriyor:
Benim vereceğim isimle ‘güvenli bölge sendromu’ (compound syndrome), duyusal ve entelektüel açıdan yeterince beslenmemiş bir kendilik yaratan bir mahrumiyet türü içerir. İnsanlar bu kayba, uyarım dünyasından daha da çekilerek uyum sağlayabilir; yani dış dünyadan kaynaklanan ve kendilik üzerinde etkisi olan her şeyden çekilerek. Onlarca yıldır başkalarının rehberliğiyle hareket eden ve ihtiyaçlarını başkalarının karşıladığı kişilerin muhakemesi zayıflar, bir meseleyi diğerinden ayırmakta ve kendi yollarını bulmakta zorlanırlar. Diğer bir deyişle temel yetilerini kaybederler.
‘Dayatılan gereklilikler’in zamanı
Bollas, anlam arayışının da yaşanan yol kazası sonrası beliren melankolinin de çoklu dünyalarda var olmamızdan, geçmişi yorumlarken gerçekleştirdiğimiz yerinde ve yanlış eylemlerden kaynaklandığını belirtiyor. Biz değiştikçe dünyanın da değiştiğini kabul ederken “dünya değiştikçe biz de değişiyoruz” diyor.
Bollas, adını geçirdiği değişimi örneklerle tarif ederken yeni anlam dünyasına gönderme yapıyor aslında:
Peki küreselleşme çağında ne kadar değiştik? Psikolojik alanı keşfetme teşebbüsünde günümüzde yaşanan ilişkileri ‘gerçek’ ve ‘sanal’ diye ikiye ayırmak faydalıdır; gerçek zamanda gerçek kişilerle yaşadığımız ilişkiler ile siber alanda yaşadıklarımız. (…) Herkesin bir telefonu ya da iPad’i var ve birbirleriyle konuşurken bir yandan da aramalar, e-postalar ve SMS’ler alıyorlar, böylece orada olmayanlarla görüşmek için fiziken orada olanlardan geçici olarak uzaklaşıyorlar. Gerçekler yerini sanallara bırakıyor. Hatta bazen bir grup üyesi bir başkasına mesaj gönderebilir, dolayısıyla gerçek mekânsal ilişkiye eşzamanlı paralel bir sanal gerçeklik yaratabilir. Elbette sosyal ağlarındaki tüm gerçek kişiler arada sırada sanal kişiler de olacaktır. (…) ‘Aynı anda birden çok iş yapmak’ -nispeten yeni bir ifade- bir erdem hâlini aldı. Edimsel (operant) yetilerimiz -aynı anda birden çok işlevi yerine getirme kabiliyetimiz de dâhil- sadece takdire şayan değil aynı zamanda elzem oldu. Aslında bunlar sosyal ağ oluşturma işlevinin bir parçasıdır. Eskiden sadece oturup televizyon izler ya da telefonda konuşurken -teknolojik nesnenin bizim için işlemesine izin verirdik- artık dünyanın işlevinin bir parçası olduk. (…) Kendimizi iPad’lerin, akıllı telefonların ve benzerlerinin dengi gibi düşünmek hoşumuza gitmeyebilir, bu nesneler ne kadar bizim bir uzantımız hâline geldiyse biz de onların bir uzantısı hâline gelmiş olabiliriz. Bu açıdan artık aktarıcı cihazların biçim dünyasının vazgeçilmez parçalarıyız; aslında bu cihazları güncellediğimizde kendimizi de güncelliyoruz.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan çağ” dediği ve hızın her şeyin önüne geçirildiği zamanımızda, uzantımız hâline gelen ve bir noktadan sonra âdeta dönüştüğümüz; Bollas’ın “aktarım nesnesi” dediği cihazların yenilerini bekleyip onları hemen edinmek, anksiyeteyi tersine çevirmenin yolu olarak görülüyor çoğunluk tarafından. Bu da kişinin rolünün ve sistemin kendisine biçtiği işlevin kısa aralıklarla değişmesi demek. Bollas buna “dayatılan gereklilik” diyor. Çağın gereklilikleri, getirdiği kolaylıklar yanında bazı sıkıntılar da doğuruyor. Yazar bunu kısaca özetlemiş:
Çağımızda yeni teknoloji türlerine erişim ölçülerindeki eşitsizlikler, kendiliğin bu ilave uzantılarını kullananlar ile kullanmayanlar, yani muhtemelen işlevsiz kalanlar arasında gitgide açılan bir uçurum yarattı.
Boş zamanlardan ve özgürlükten yoksun bırakılan insan, “cesur yeni dünya”nın akışında kendisine yol göstereceğine inandığı (daha doğrusu inandırıldığı) “bilgi” teknolojilerinin ve yapay zekânın yörüngesine girerken Simon Head’e göre düşünmekten uzaklaştığı için aptallaşıyor. Başka bir deyişle sorunlarının üstesinden gelmek için zaman bulamadığı hızlı akışta yüzeysel çözümlere kaptırıyor kendini. Bollas aynı fikirde olmanın dayatıldığı, birbirine benzerliğin ve yüzeyselliğin hâkim kılındığı bu ortama dair bir yorum yapıyor:
Bu yeni faydacı iklimde, insan öznesinin ve insan düşüncesinin karmaşık süreçlerinin hâlâ insana bağlı olan programların başarıyla uygulanmasının önünde bir engel olduğunun ima edildiği mülayim bir nihilizmin doğuşuna şahitlik ediyoruz. İçsel dünyayı keşfetme ve bilinçdışı çatışmaları meydana çıkarmak için derin düşünmeyi kullanma süreci açıkça fazla yavaştır – bir engel bile sayılabilir. Problem çözümü çağı diye sunulan şey, insan boyutunu gitgide daha çok budayıp azaltmaya adanmıştır.
‘Duyduğuma göre…’
Bollas, paylaştığı fotoğraflarla ve hikâyelerle akışa ayak uyduran ya da mevcut sistemin parçası hâline gelen kişinin, aslında kendisini değil “yabancılaştığı mahremiyetini yalnız bir ‘öteki’ olarak sunduğunu” söylüyor. Bu, aynı zamanda bilmenin ve anlamanın yerine geçirilen görünmenin ve her ânını göstermenin bir yansıması. Diğer bir ifadeyle bu eylemler, Don DeLillo’nun dediği gibi kişinin anlarının ve “zamanın serbest piyasa sistemine ait hâle getirilmesi” demek. Öte yandan, dilin ve düşünmenin yerine imgeleri ve görselliği koymak; imgeyi üretmek, aktarmak ve hızla tüketmek demek.
Bollas’a göre söz konusu atılımlar ve ilerleme başka ikilemler ve gerilimler doğurdu:
Yirmi birinci yüzyılın teknolojik devrimleri, yeni endüstriyel dünyanın dokusu içinde geleneksel anlam biçimlerini koruma yetimizi tehdit ediyordu. Çoğu totaliter eğilimli, güçlü ama şaibeli kurumlar, sızdığı demokrasilerin temellerini zayıflattı; siyasi partiler ve seçilmiş temsilcilerse demokratik kapsayıcılık, tartışma ve uzlaşı görevleri üstlenmek yerine kutuplaşma politikası güttü. Kişilerin artık demokratik bir zihniyet sergilemeye meyilli olmaması pek de şaşırtıcı olmazdı.
Bollas, yeni anlam dünyası içinde “alternatif” ya da “kurgulanmış gerçekliğin” özünü tevatürlerin ve bilgi-olmayanın meydana getirdiğini hatırlatıyor. Bunu da “duyduğuma göre…” ifadesiyle daha anlaşılır hâle getiriyor. Bahsi geçen ifadenin işlevselliği de cabası:
Fark ve ayrımları reddederek insanları bir araya getirir, bazı konular etrafında birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk hissi oluşturur. (…) Bu tür grup sürecinin tutkalı akıl değil duygudur.
Tevatürler ve bilgi-olmayan; “duyduğuma göre…” ile dile getirilip yayılan kanaatler, paranoyaklığı tetikleyebiliyor Bollas’ın ifadesiyle. Bu da bir çeşit temizlenme ve rahatlama imkânı sağlıyor yazara göre:
Paranoid düşünce kısa vadede işe yarar çünkü insanları güçlü duygulanımlar etrafında birleştirir ve karmaşık fikirleri basitleştirerek tutarlı görünen, bu yüzden de doğru olduğu varsayılan sindirilebilir fikirler hâline getirir. Yansıtma yoluyla kendilikleri istenmeyen kısımlarından arındırır, böylece içsel açıdan rahatsız edici olan –eziyet veren anksiyete, suçluluk ve depresyon üretebilecek– şey, bir pislik-ötekine atılır, ardından sifon çekilerek ortadan kaldırılır ya da yok edilir. (…) Karmaşıklık karşısında paranoid geri çekilme ne yazık ki paranoidi gitgide daha tecrit edilmiş bir kuşatılmış bölgede yaşamaya mahkûm eder milyonlarca başka münzevi onlara katılsa bile. Paranoid, gerçeklik vizyonunu paylaşmayan herkesten geri çekilirken diğerlerini paranoyanın hegemonyasını tehdit eden ‘yabancılar’ olarak görür.
Bollas, anlam arayışını, onun olumlu ve olumsuz sonuçlarını sıraladığı çalışmasında, günümüze ilişkin teşhisini ortaya koyarken sözü değere ve ahlaka getirip zamanın ruhunu nasıl yarattığımızı ve ondan nasıl etkilendiğimizi özetliyor:
İnsan yaşamının değerine ve insanlık deneyimini iyileştirmeye çalıştığımız ahlaki yasaya artık inanmadığımız bir noktaya geldik. Kendimizden vazgeçtik. Bunu yaparken hem bireysel hem de kolektif anlam arayışını terk ettik ve yaşamın tüm alanlarında yozlaşmanın belirmesine karşı koymadan teslim olduğumuzda manik büyüklenmeciliğimiz yerini kolektif, yaygın bir depresyona bıraktı. Değiştik. Anlam duygusunu -yaşamlarımızın bir katkıda bulunabileceği hissini- kaybedince yas melankoliye döndü.
Anlam ve Melankoli, Christopher Bollas, Çeviren: Şahika Tokel, Yapı Kredi Yayınları, 168 s.

