Share This Article
Hakikati eğip bükme çabaları ve yaratılmış gerçeklik, bugün olduğu kadar uzak ve yakın geçmişi meşgul etmiş hayli eski politik bir meseleydi.
Yer, yurt, aidiyet, anavatan ve toprak gibi hassas konularda gerçek ve hakikat ayrımı, yalın sorgulamalarla hemen su yüzüne çıkabiliyor. Sadece bununla kalmıyor, kurulu düzene tüm benliğiyle bağlı olanları üzecek sonuçlar da doğurabiliyor. Sınırlar ve milliyetçilik gibi uzun zamana yayılan ve kabullenilmiş hikâyeler bir anda altüst olabiliyor.
Oxana Timofeeva, Bir Vatan Nasıl Sevilir’de coğrafya-kader bağlantısına kafa yorarak belleğini yokluyor; köklere ve anlatılan hikâyelere dair bir sorgulamaya girişerek âdeta içindeki teli koparıp bir arayışa yöneliyor.

‘Doğduğum devlet artık yoktu…’
Timofeeva hatırlıyor; hatırladıklarını ve onları hatıra hâline getiren kişileri, olayları, mekânları ve anlatıları sorgularken işe doğduğu yerden (Kojevnikovo’dan), ailesinden ve onu var eden (ettiği söylenen) Sovyetler Birliği’nden başlıyor.
Sibirya’dan, Rusya İç Savaşı’ndan ve ailesinin konumundan bahseden Timofeeva, Beyaz Ordu ile gerillalar arasındaki çatışmaların büyüklerinin hayatına nasıl yön verdiğine dair bir hikâye anlatıyor. Ardından, “birliğin” dağıtımı aklına geliyor; kimilerinin yersiz-yurtsuzlaştırma dediği kimilerinin milliyetçiliğin gereği olarak gördüğü bir eylem bu:
Ailem o zamanlar on beş Sovyet Cumhuriyeti’nden biri olan Kazakistan’a ‘dağıtıldı.’ Dağıtım terimi, gençleri işe yerleştirmeye yönelik merkezî Sovyet sistemini tanımlıyordu. İstihdam herkesi kapsıyordu, zorunluydu ve devletin sorumluluğundaydı, bu nedenle SSCB’nin dört bir yanındaki insanlar için iş bulunuyordu. Çu’da her türden insan yaşıyordu: Kazaklar, Ruslar, Almanlar, Uygurlar, Romanlar, Kürtler, Yahudiler, Kırgızlar ve daha nicesi. Bize kalsa asla ayrılmazdık. Çu’dan kimse ayrılmak istemiyordu. Ne var ki 1985’te Perestroyka başladığında milliyetçilik ivme kazandı: Ruslara zulmediliyordu ve kalmak tehlikeliydi. Karşımıza çıkan ilk ev değiş-tokuş ilanını değerlendirerek kuzeye kaçtık ve gemileri yaktık.
Bir yerle, hatıralar dışında herhangi bir bağının kalmadığını anlatan Timofeeva, zaman ve mekân arasındaki sınırın dağılmayla belirginleştiğini söylüyor. 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca hikâye de yaşam da birer anı hâline geliyor onun ve ailesi için; bu durumu, “doğduğum devlet artık yoktu ve vatanım olarak gördüğüm yer yabancı bir ülkeye dönüşmüştü” cümlesiyle özetliyor.
Timofeeva’nın anlattığı hikâyenin özünde yabancılaşma; tanıdık veya bilindik olandan uzaklaşma bulunuyor. Gerçek denen şeyin sahte ve hakikatin başka olduğunu kavrama da buna dâhil. Elinde “en tutkulu hayalim” dediği vatanı kalıyor fakat o da zaman geçtikçe eskisinden farklı görünüyor gözüne. Bunu, seneler sonra Kazakistan’a gittiğinde anlıyor. Olan ile hatırladıklarının başkalığını da yine aynı yerde kavrayıp şöyle diyor:
Anılarınızın gerçekliğinden asla tam manasıyla emin olamazsınız. Ancak somut nesneler, onlara baktığınızda veya dokunduğunuzda devreye giren, geçmiş ile aramızda bir iletişim kanalı meydana getirir.
Yazarın bahsettiği bu iletişimi, bazen bir çay kâsesi bazen de sınırlar sağlıyor. Sınır ise iki ülkeyi birbirinden ayırdığı kadar zamanı da bölüp parçalıyor:
Toprağa dokundum ve kendi kendime ‘Burası benim vatanım’ dedim. Gerçi, kâğıt üstünde yazana bakılacak olursa benim diyemem elbette. Pasaportuma göre benim vatanım Rusya, burası ise Kazak toprağı. İki toprak arasındaki sınır sadece bozkırdan geçmekle klamıyor, bütün hayatımın içinden geçerek onu ikiye bölüyor. İlk yarısı burada, şu an bulunduğum yerde, ikincisi ise daima orada kalacak, çiçeklerin arasında.

Oxana Timofeeva
‘Geçmişten kolayca kurtulamazsınız’
Timofeeva, hatırlıyor ve anılarından hareketle eski hikâyeyi tekrar yorumluyor. 1980’lerde çocukken Sovyetler Birliği’nin güneyinden kuzeyine salınışı misali, hatıralarını boydan boya kat ediyor; yaşadığı travma da çöküş de gözünün önüne geliyor:
Artık yeni bir ülkede yaşıyorduk. Öyle veya böyle, biri kişisel diğeri politik bu iki olay birlikte, benim için geri dönüşü olmayan bir nokta hâline geldi. Sovyet çocukluğu bir anda sona erdi, sanki birdenbire boş bir duvar ortaya çıkmış ve umutlarla, beklentilerle ve sorularla dolu geçmişi sonsuza dek gömmüş gibiydi.
Timofeeva’nın anlattığı hikâyenin merkezinde köklerini kavrama ve ait olduğu yere dair sunulan ile hakikat arasındaki perdeyi kaldırma yer alıyor. Yazar bunun için çabalarken geçmişin gücünü de göz ardı etmiyor:
Geçmişten kolayca kurtulamazsınız; onunla başa çıkmak ve onunla yakın ilişkiler kurmayı öğrenmek zorundasınız. Ben de kendim için buna karar verdim.
Timofeeva, geçmişin ve geçmişinin izlerini takip ederken kâh eskiden oturduğu evlere ve yaşadığı şehirlere gidiyor kâh korku dolu ve mutlu anlarına geri dönüyor. Bunlardan bazılarında izlerin belirgin olduğunu bazılarındaysa silindiğini görüyor. Aklına takılan “Buralı nasıl olunur?” sorusuyla yol alırken yıkılan geçmiş ve kurulan şimdi arasındaki sınıra ulaşıyor:
Sovyetler döneminde, okulda bize her insanın iki vatanı olduğu öğretilirdi; biri büyük, diğeri küçük. Küçük vatan, kişinin doğduğu şehir ya da köydür, büyük vatan ise ülkedir. Küçük ve büyük vatanlar iki farklı düzeyi ifade eder; birinci düzeyde, canlı varlıklar olarak belli bir yerleşim yerine bağlıyızdır. İkinci düzeyde ise yurttaşlar olarak belirli bir toprak bütününe sembolik şekilde bağlıyızdır. Bu bütünün, hem biçimi hem de içeriği değişebilir, sınırı kaldırılabilir ya da yeniden şekillendirilebilir fakat vatanseverlik makinesi, durmaksızın çalışmaya devam eder. SSCB dağıldığında, büyük vatanım yok oldu ve küçük olanı da zorla beraberinde götürdü. Okullarımız çocuklara yeni ülkeleri Rusya’yı nasıl seveceklerini öğretmeye başladı.

Küçük vatanda doğan insanı duygusal anlamda “akort eden” şeyin, büyük vatan (anlatısı) olduğunu söyleyen Timofeeva, gerçek ve hakikat ayrımına tekrar dönerek devletin de tek bir kişinin de vatan diye anılamayacağını, aksine ideolojik makinenin verdiği istikametin dışına çıkmak gerektiğini belirtiyor. Diğer bir deyişle retorikten sıyrılmak gerektiğini söylüyor:
İdeolojik makineye rağmen bir vatanı sevmek, riski göze almak ve şeyleri doğru adlarıyla anmak (…) demektir.
Timofeeva, seçmek ve sevmek arasında bir bağlantı kurarak nereli olduğunu sorgularken hayatî bir notla konunun özüne iniyor:
Kişi gerçekten de bir vatan seçebilir. Kişi kendi halkını, toprağını ve kanını da seçebilir. Kişinin vatanını bir faşiste ya da milliyetçiye dönüşmeden nasıl sevebileceği sorusu, kişinin kendi halkını, toprağını ve kanını nasıl seçeceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.
Timofeeva, bir vatanı seçme ve sevme yollarına dair kalem oynatırken Brecht’e atıfla kurnazlığa karşı bir hakikat savaşından, yeniden yurtlanmanın ötesine geçerek kök salmaktan bahsediyor. Kök salmayı da sevilen toprağa çiçek ekmek olarak niteliyor. Bütün bunların da kişiye “ben buralıyım” deme imkânı vereceğini söylüyor.
Bir Vatan Nasıl Sevilir, Oxana Timofeeva, Çeviren: Bengi Bezirgan, Tetes Kitap, 72 s.

