Share This Article
Wilhelm Genazino hayat üzerine kafa yoran, soran, kendisiyle didişen ve karşılaştığı duvarları aşmaya çalışan karakterler yaratmıştı. Sıradanlığın içinden çekip çıkardığı hayatî ayrıntılar sunmuştu kitaplarında.
Genazino, ikilemlerin ortasına bırakıp boşlukta sallandırdığı var oluş kaygısı taşıyan karakterlerini kriz zamanlarında, savaş dönemlerinde ve savaş sonrası bocalama vakitlerindeki sıkıntılardan ve ruhsal yalpalamalardan mustarip kişiler hâline getirmişti. Onlar, zaman zaman dirense de çoğunlukla kayıtsız kalıp kendisini kapatır ve ilişkilerinde savrulurken zihinlerindeki sorularla mücadele ediyordu. Bu soruların yanıtlarını bulmak için kâh sokaklara düşüyorlar kâh karşılarındaki insanları bunaltıyorlar ya da kendilerini yiyip bitiriyorlardı. Bazen karar verememe psikozuna tutuluyorlar bazen de suskunluklarından ve kayıtsızlıklarından keyif alıyorlardı. Kısacası sürükleniş hâlinde ve çelişkilerle yaşamaya uğraşırken aşk üçgeninin ortasında da kalıyorlar başarısızlığı da kabullenebiliyorlardı. Derin bir hayat sürdüklerini sanarken sığlığın girdabına kapıldıklarını fark edemiyorlardı.

Ölümünden önce yayımlanan son romanı Ne Para Ne Saat Ne Kasket’te de Genazino, bizi benzer sorgulamaların, ikilemlerin ve küçük hesaplaşmaların içine sürüklüyor. Eski eşiyle bir festival sırasında karşılaşan romanın anlatıcısı, soru ve sorunlarla yüzleşiyor. Olgunlaştıkça daha rahat anlaşılıp çözüleceğini öngördüğü problemlerin, karşısında bir dağa dönüştüğünü fark ediyor ve yalnızlığıyla birlikte derin düşüncelere gömülüyor.
Kör, mahmur ve beceriksiz
Eski eşi Sibylle’yle karşılaşmasına şaşırmayan anlatıcı, her evliliğin gelecekteki eskiliğini düşünmeye koyuluyor hızlıca. Evlilik müessesinin zamanla aşkı hırpaladığını fark ediyor. Karşılaşmaları, ona geçmişi anımsatıyor ve küçük çaplı bir savaşı çağrıştırıyor.
Sibylle’yle karşılaşması anlatıcıda bir tedirginlik yaratıyor, onun daha sonraki günlerde buluşma isteği ise huzursuzluğunu artırıyor:
Sibylle’yle bir daha buluşmak istemiyor ama onun bunu bilmesini istemiyordum. Sibylle’nin hayatının ne kadar derinlerine girersem kurtarılmak istediğini ve hatta çoktandır benim tarafımdan kurtarılmak istediğine inandığını o kadar net görmek durumunda kalacaktım.
Sibylle, eski kocasının zihnini bulandırıyor; bazen bir özeleştiri içinde buluyor kendisini bazen tortulaşmış ayrıntıların ortasına düşüyor. Derin düşünceler sonrasında anlatıcının aklına sorular takılıyor: “İnsan bir kadını ikinci defa tanıyabilir mi?” ve “İkinci deneme, birincisinin başarısızlıkla sonuçlandığını fark etmediğim için gerekli bile olmuş mudur?”
Bu noktadan itibaren anlatıcı, hem Sibylle’yle geçirdiği günleri hem de hayatında iz bırakan başka insanları ve olayları düşünmeye başlıyor. İkilemleriyle, hatalarıyla ve çelişkileriyle yüzleşiyor:
Hayatımda kadınlar, evler, meslekler, pantolonlar olmuştu ama bir geleceğim hâlâ yoktu. Kendime sonraki mesleğimin ne olacağını haftada bir soruyordum. Her gün etrafta dikkatle dolaşıyordum, bütün işaretleri göreyim diye ama bu arada ya kör ya mahmur ya da beceriksizdim.
Hayatın onu incittiğini hissetme olasılığı, anlatıcının adım atmasını güçleştirdiği gibi kuruntularını ve sarmalandığı anlam eksikliğini derinleştiriyor. Hatta “noksanlıklar çocuğu” olduğu günleri hatırlıyor. Geri dönüp bakınca evliliğinde ve ilişkisinde de bazı başarısızlıklar olduğunu görüyor.
Anlatıcı, tüm bunları aklından geçirirken sokaklarda geziniyor, karşılaştıklarını gözlemliyor ve başka hayatlarla kendisininkini kıyaslıyor. Öte yandan, hayalden (çocukluktan) gerçekliğe (olgunluğa) geçişin yarattığı bunalımı anımsıyor. Gerçekliğin kendine has düzenine ayak uydurma ve direnme arasında bocalarken yoruluyor. Aklını kurcalayan her şey ve anlattığı (daha doğrusu mırıldandığı) her hikâye bu yola çıkarken “hayatının her evresinden bir ders çıkarma uğraşı” yüzünden yıpranıyor.

2001’de çağdaş Alman edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Ein Regenschirm Für Diesen Tag (O Gün İçin Bir Şemsiye) adlı romanıyla büyük bir başarı kazan Wilhelm Genazino, Aralık 2018’de Frankfurt’ta hayatını kaybetti.
‘Ben kaçamıyorum, günlerim kaçıyor’
Anlatıcının temel sorunlarından biri, Sibylle’yle annesini karşılaştırması, hatta onları bazen birbirinin yerine koyması. Bu durum, onun ikircikli hayatının yansıması âdeta: İlişkilerindeki kararsızlık, meslek seçimindeki huzursuzluk, yaşamındaki kaygılar gibi bir savruluş.
Bir diğer gerilim, anlatıcının yeni ilişkiler içindeyken Sibylle’yle yaşadıklarının girdabından kurtulamaması. Kısacası hafızasının ve kafasının karışıklığı, hem yaşama hem de insanlara uyum sağlamasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla hatırladıkları (İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesi ve etkisi, annesiyle iletişimi, babasının kaybı…) ve yaşadıkları (Sibylle’yle evliliği, ondan önce ve sonra hayatına giren kadınlar, gelgitleri…), anlatıcıyı ana yoldan ayırıp ara yollara, hatta patikalara sürüklüyor. “Ben kaçamıyorum, günlerim kaçıyor” cümlesi ise onun ilkgençlik yıllarından olgunluk çağına dek uzanan ruh hâlinin tarifi gibi. Şu cümleleri ise durumunu biraz daha berraklaştırıyor:
Çocukluğumdan beri hemen her gün kaçmak istediğim aklıma geldi: Plansız, parasız, cesaretsiz, hedefsiz, sokağın köşesinden kaçıvermek, şimdiden daha sonraya. Bu kaçış sırf başarılı olmayabileceği korkusundan ötürü yapılmadı. Geriye kafamda müthiş bir karışıklık kaldı. Bir taraftan kaçışın olmadığına üzülüyordum, öbür taraftan bu ricattaki çaresizlik beni eğlendiriyordu.

Sibylle’yle karşılaşması, her daim acı veren geçmişin yüküne ya da tortularına doğru bir kapı ve engebeli bir yol açıyor anlatıcının zihninde. Belli ölçüde baskıladıkları geri geliyor, ikilemler ve gerilimler onu enikonu esir alıyor. Diğer bir ifadeyle hatırlamanın ağırlığıyla yüzleşip gitgide melankoli bataklığına saplandığını hissediyor. “İnsan, yaşam tarzı için hayatını şeffaflaştıracak ve aynı zamanda gizleyecek mantıklı açıklamalar bulmalı” dese de bunu bir türlü uygulayamadığı gibi gerçeklikle çocukluğundan bu yana kurduğu ilişki her seferinde karşısına dikiliyor:
Benimle gerçeklik arasında dilsiz bir sözleşme geçerliydi. Sözleşmenin tek bir maddesi vardı: Gerçekliği tahrif etmeyeceksin. Ama gerçeklik neydi ve -daha zoru- tahrif edilmişi neydi? Beyhude endişeli hâlim bana neredeyse her gün eziyet ediyordu; gene neredeyse her gün bu hâlin nereden geldiğini ve onu üstümden nasıl silkeleyeceğimi düşünüyordum.
Genazino, Ne Para Ne Saat Ne Kasket’te anlatıcı etrafında tarihî ve psikolojik bir hikâye kurgulamış. Geçmiş zamanın, hatıraların ve çelişkilerin bazen arka planda yer aldığı bazen öne çıktığı bu hikâyede anlatıcı; gerilimlerini ve zihnindeki karanlık noktaları, hayatındaki fazlalıkları ve noksanlıkları, hoşnut olduğu yalnızlık içinde anlamlandırmaya çalışıyor. Fakat bunu yapmaya çabaladıkça bir girdabın ortasına düşüyor. Dolayısıyla derin düşünmeleri, sorularına yanıt bulmasını ve sorunlarını çözmesini kolaylaştırmadığı gibi ikilemlerini daha da çetrefilleştiriyor. Başka bir deyişle romanın anlatıcısı; ebeveynlerini, sevgililerini, evlenip ayrıldığı kadını, yaptıklarını ve yapamadıklarını zihninden bir türlü atamadan kendisini eskitiyor.
Ne Para Ne Saat Ne Kasket, Wilhelm Genazino, Çeviren: Tevfik Turan, Jaguar Kitap, 160 s.
