Share This Article
Ekolojik felaketler bir günde ortaya çıkmadığı gibi onların habercileri ve tehlikeyi duyuran uyarılar da son raddede belirmiyor. Doğa okur-yazarlığının yanı sıra tabiata uygun yaşama şiarı romantikleştirilip neoliberal pazara düşürülerek egemen iktisadi dile ve eylemlere kurban edilince hem ekolojik krizleri hem de bunlara dair uyarıları görüp işitmekten hızla uzaklaşıyor felaketlerin öznesi insan. Daha çok tüketerek, pansuman “çözümler” üreterek ve her zaman yaptıklarını fütursuzca tekrarlayarak krizleri aşacağını ve felaketlerin üstesinden geleceğini sanıyor. Hâl böyle olunca doğanın çağrısının da şimdikinden daha büyük krizlerin ve bunlara bağlı felaketlerin yaklaştığının da ayırdına varamıyor.
Judith Schalansky, Yalpalayan Kanaryalar’da işte bu çağrıyı ve uyarıları hatırlatıyor bize. Ekolojik krizin ve felaketin sessizce gelmediğine, tabiatın kendi diliyle uyarılar gönderdiğine dikkat çekerek bilgi ve görgüyle bunların nasıl okunabileceğine ilişkin bir metinle çıkıyor karşımıza.
‘Her şeyden fazla insanla ilgilenen insan’
İnsanmerkezli dünyada, tabiatın mücadele edilmesi gereken bir varlık gibi algılanması çok uzun zamana yayılmış bir durum. Algının böyle olduğu yerde insan elinden çıkma felaketler günden güne büyüyor. Schalansky de bu tedirgin edici gidişat üzerine düşünüp kalem oynatmaya karar verdiğinde, çıkış noktası olarak vakti zamanında yeraltında madencilere oksijenin azaldığını birden bire susarak haber veren kanaryaları seçiyor. Kanaryaya hem bu yönüyle bir gerçeklik hem de doğanın uyarıları bağlamında metafor olarak yer veriyor metninde. Dolayısıyla doğa okur-yazarlığı babında tabiata dair bilgilerimizi ve bilgisizliğimizi, felsefeye ve edebiyata göndermeler yaparak çözümlüyor.
Schalansky, insan kaynaklı iklim değişikliğinin tetiklediği ekolojik felaketlerin, tabiatı kendisini toparlamaya fırsat vermeyecek ölçüde dönüştürmeye başladığını hatırlatırken ekosistemin kritik bir viraja geldiğini söyleyip önümüzde duran hakikate atıf yapıyor:
Bu durumda artık geri dönüş olmaz fakat bunun anlamı yalnızca tahayyül gücünü değil, bütün soyutlukları ve anlatım kalıplarını da havaya uçurur, yok eder.
Bahsi geçen dönüm noktasına tam olarak ne zaman gelindiğini bilemeyeceğimizi belirten Schalansky’e göre doğa, tıpkı kanaryaların yaptığı gibi felaketin faili bizlere uyarılar yolladığını anımsatıyor. Bu uyarıların yalnızca birer rakam ve istatistik yığınına ingirgenmemesi, sonrasında yaşananların ise “trajedi”, “felaket” ve “katliam” diye adlandırılıp bir kenara konmaması gerektiğini de ekliyor. Başka bir ifadeyle var olan duruma ilişkin bilginin, tedbirler bağlamında eyleme dönüştürme zorunluluğuna dikkat çekiyor.
Schalansky, dünya ile sahne, yaşam ile oyun arasında bir yakınlık kurulabileceğini düşünse de yeryüzünde olup bitenin sahnelenen bir oyundan epey farklılaştığını da görüyor:
Dünyadaki hayatın tarihinin bir sahne olayı olmadığının ve insanın dünyada ortaya çıkmasının protein temelli garip ama gelip geçici bir vaka olduğunun, başka bir dizi tuhaf varlık gibi günün birinde kayıplara karışacağının pekâlâ bilincindeydim. Buna rağmen gözlerimin önünde yine ilk önce yanan, sonra fokurdayan ve buharlar çıkaran, çok geçmeden şapur şupur sesler çıkarmaya başlayan, üzerini kaplayan suların geri çekildiği ve kıta levhalarının kaydığı, devasa ormanların yayıldığı, okyanuslarda yavaş yavaş kara parçalarını keşfetmeye girişen çeşit çeşit hayvanların türediği ve sonunda çok uzun bir zamanın ve birkaç buzul çağı saniyesinin ardından, kendimi özdeşleştirmeyi öğrendiğim iki büklüm yürüyen, kıllı, silahlı bir mahlukun peydahlandığı bir gösteri belirdi. Geriye kalan ise yerleşik yaşama geçiş ve ormanların tahrip edilmesi, madencilik, şehirleşme ve uydu enkazıydı.
İnsanın tabiatından kopardığı kanaryaları kendi can güvenliği için maden karanlığına çekmesi ve ardından onlardan gelecek uyarılara kulak kesilmesi, antroposenin dik âlâsı değil de ne? Schalansky, “insanın her şeyden fazla insanla ilgilenmesinden” dem vururken madencilerin, kanaryaları sürekli gözlemlemesinden, kendi sağlıkları için onları düşünmesinden ve tehlike durumunda kuşların hayatını kurtarmasından hayli hoşnut. Bu noktada kanaryaların bir erken uyarı sistemi mi, yoksa madencinin yoldaşı olarak mı görüleceği önem kazanıyor. Madenciler için yoldaş olan kanaryalar, endüstriyel sistem için birer emniyet sübabı:
Gözden çıkarılanlar sıklıkla olduğu gibi dilde, lütufkârca devralınmış alışkanlıkları ve dünya görüşlerini kendine mâl eden ve onları metaforlara dönüştürerek sindiren o doymak bilmeyen organizmada yerini alır. Maden kanaryaları burada yaşamaya devam eder, felaketleri duyuran, facialar karşısında sesleri kısılan minyatür kâhinler olarak birer hayalet, kullanışlı, tüylü uzmanlar gibi haberlerde dolaşır ve hayat ile ölümü birbirinden ayıran o nazik noktada etkileyici bir biçimde çubuktan aşağı düşer.
Antroposen tehlikesi
Tabiatı ve insan-dışı canlıları, ekonomik sistemin işleyişi ve refah uğruna birer denek ve hedef hâline getirmenin, ekolojik felaketlerin tetikleyicisi olduğunu satır aralarına yerleştiren Schalansky; bu durumun aşamalarını uzak ve yakın geçmişteki politik tercihleri, doğaya yaklaşım biçimlerini ve “ilerleme” adı altında fütursuzca gerçekleştirilen talanları hatırlatarak açıklıyor. Ardından “maden”, “kanarya”, “doğa” ve “kültür” bağlamında tabiat katliamına dair bir yorum yapıyor:
Maden cevherleri ve başka yeraltı zenginliklerini gün yüzüne çıkarmak, yalnızca insanlığın bütün teknik ve medeni kazanımlarıyla sıkı sıkıya bağlı olmayıp aynı zamanda başka hiçbir sanayi iş kolu ve meslek grubunda olmadığı kadar ölçüsüz bir talan ve içinde doğa ile kültürün birbirinden ayırt edilemeyeceği ve kanarya kuşları gibi garip karışımların meydana geldiği ağır tahribatlarla ilişkilidir.
Kanaryaların sesi, suskunluğu, kafeslenmesi ve başına gelen diğer şeyler, insanın evcilleştirme, tabiata diz çöktürme ve doğayı kendisine göre düzenleme arzusunun dışavurumu âdeta. Schalansky, kanaryaların insana rağmen var olmaya uğraşan ve bazen doğal işleyişini sürdürmek için başkaldırdığı izlenimi veren tabiatla özdeşleştirilebileceğine ilişkin bir not düşüyor:
Kanaryalar tüm beklentilere ve olasılıklara karşın onlarca yıl boyunca insanın bakım ve ilgisine ihtiyaç duymadan hayatta kalmakla yetinmemiş, sarı renklerini bile korumuş ve böylece doğaya dönen evcil hayvanların evcilleşmemiş ilk formları yönünde fenolojik bir gerileme gösterdiği şeklindeki yaygın paradigmaya meydan okumuştu. Görünüşe göre kanaryalar, onları yarattığı kuruntusuna kapılan tür kadar güçlü, yaşam dolu ve kestirilemezdi. Evcil denilen tüm o hayvanların, hizmetlerinden azat edilselerdi, insan bakımı olmaksızın da gayet iyi yaşayabilecekleri ihtimali hiç düşük değildir.
Madendeki kanaryanın çubuktan düşmeden evvel yalpalaması ile ekosistemdeki dengenin geri döndürülemez bozuluşu arasında bir benzerlik olduğunu düşünüyor Schalansky. Yazar, bu geri döndürülemezliği tarif eden ya da onun nedeni gibi gösteren antroposen kavramının ise insanın kendi türünün dünya üzerindeki egemenliğini belirginleştirmek ve “böylece aynı zamanda endüstri toplumlarının haydutça eylemlerini, insanın doğası diye adlandırmak için yaratıldığını” söylüyor.
İnsanın oyunları nedeniyle doğanın bozulan dengesinden hareketle kuşların olmadığı bir dünya hayal eden yazarın başı taştan, sudan, rüzgârdan ve ışıktan ibaret bir yeryüzü fikri nedeniyle dönüyor. İnsan elinden çıkma iklim değişikliğini ve buna bağlı felaketleri kurmaca olarak niteleyenler de Schalansky’nin hayali kadar dehşetli. Dolayısıyla burada bilgiye dayanarak hareket edenler ile bilgi-olmayana sarılanlar arasında ciddi bir gerilime denk geliyoruz. Yazar, atıf yaptığı kişiler ve verdiği örnekler üzerinden tam da bunu vurgularken mevcut durumu önce yavaşlatmak, sonra yapılabilirse tersine çevirmek için eyleme geçme umudunu diri tutmaktan bahsediyor.
Yalpalayan Kanaryalar, Judith Schalansky, Çeviren: Levent Bakaç, Ayrıntı Yayınları, 64 s.
