Share This Article
Galatasaray’dan ayrılıp Atatürk Erkek Lisesi’ne geçtiğimde, o zamanlar ‘bunalım yazarları’ olarak bilinen Ferit Edgü‘nün, Demir Özlü‘nün, Orhan Duru‘nun öykülerini okur, etkilenir, heyecana kapılırdım. Bu hikâyecilerin üçü de Yeni Ufuklar dergisinin yazarlarıydılar. Yeni Ufuklar‘ı yayımlayan Vedat Günyol, okulumuzda Fransızca öğretmeniydi; herkes üzerinde saygı uyandıran aziz bir insan.
Ferit Edgü‘nün Kaçkınlar, Bozgun adlı kitapları Çan Yayınları arasında çıkmıştı. Bugüne ulaşamamış Çan Yayınları, Yeni Ufuklar‘ın kardeşiydi. Dergi, Ufuklar adıyla çıkmaya başlamış. O zamanlar Vedat Günyol‘la birlikte Orhan Burian da derginin kurucusu ve yöneticisiymiş.
Bizler Orhan Burian‘ı ölümünden sonra derlenmiş Denemeler-Eleştiriler kitabındaki yazılarından tanıyorduk. Edebiyatı toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak gören Burian, döneminin çok ünlenmiş eleştirmenlerine görüş ve konu açısından denk düşmeyecek yazılar yazmıştı. Ataç‘ın güncellikle sınırlı, kısa vurgulamalardan örülü yazıları yanında Denemeler-Eleştiriler genel sorunlar çevresinde anlam kazanır.

Aynı yazarın Kurtuluştan Sonrakiler şiir antolojisini ise okul müdürümüz Ebazer Bey‘in kitap kurdu oğlu Naci Çelik‘in evinde görebilecektim; galiba Vedat Hoca armağan etmiş. 1946’da yayımlanmış seçki hâlâ denektaşı niteliğindeydi, öyle değerlendirilirdi. Tuhaftır, yeni basımı da yapılmamıştı.
Herhalde ‘bunalım yazarları’nın itkisiyle Franz Kafka okumaya karar vermiştim. Aslında, iyi kötü hazırlıklı bir okurdum Kafka için. Edebiyatımızın Muazzez Tahsin, Kerime Nadir gibi popüler romancılarından başlamış, Oğuz Özdeş‘in Dağ Başını Duman Almış‘ını bile okumuş; Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri gibi yarı klasik romancılarımızın eserlerini handiyse ezberlemiş; ilk gençlik yıllarımda üstelik Sartre okumuştum. Sözcükler, korkusuz bir felsefe adamının alçak gönüllü hayat hikâyesi.
Sonra dediğim gibi Edgü, Özlü bireyi öne çıkaran metinleriyle -bu deyişler de o günlerdeki konuşmalarımızın boyuna yinelenen, başlıca sözcükleriydi- başka bir görüngeye alıp götürmüşlerdi beni, liseli edebiyat meraklısını.
Kafka‘yı Dönüşüm ile tanıdım. Vedat Günyol‘un çevirisiydi. Hemen ardından Dava‘nın Andre Gide tarafından oyunlaştırılmış metnini okudum. Sabahattin Eyüboğlu, Duruşma başlığını Dava‘yla bir tutmuş. Bunu sonradan, çok sonradan ayırt edecektim. Duruşma Çan Yayınları‘nca bastırılmıştı.
‘Kafka’yı gerçeküstücü bir yazar sanıyordum’
Kafka‘yı gerçeküstücü bir yazar sanıyordum. Gerçi hiç kimse böyle bir sav ileri sürmemişti; kendi kendime karar vermiştim. Gregor Samsa‘nın bir sabah kendini böcek şeklinde bulması ardında bir türlü somut gerçekliğin derin sarsıcılığını göremiyordum, görememiştim.
Vedat Günyol, Yabancı‘yı da çevirmişti. Bilgi kırıntılarını devşirerek öğreniyordum ki, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Günyol bir sacayağı gibiydiler. Artık abonesi olduğum Yeni Ufuklar’da Sabahattin Bey herhangi bir yazı yazdı mı, sıralamada daima en üste konurdu. Sabahattin Eyüboğlu ender yazı yazardı. Mehmet Fuat‘ın hazırladığı, yayımlandığı yılın tarihi üst başlık yerine geçen Türk Edebiyatı seçkilerinde bu yazılar hemen hep yer almış, yine ilk sayfalara konulmuştur. Demek Sabahattin Eyüboğlu büyük bir denemeci. O zamanki ölçütlerimiz biraz bunlardı.

Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz Rauf Mutluay da Yeni Ufuklar‘a yazardı. Mutluay ders programıyla öğrencisini kısıtlamayan seçkin bir hocaydı. O ders saatleri birçok öğrenciye edebiyat, kitap okuma sevgisi aşılamıştır. Mutluay’ın Eyüboğlu ve çevresinden birkaç kez söz açtığını anımsıyorum.
Yine sağdan soldan işittiğime göre, bu denemeler ustası yalnız ender yazmıyor, güç yazıyor, seyrek yayımlıyormuş; Vedat Bey, Eyüboğlu’nun çalışma arzını anlatmıştı. Alabildiğine titizmiş. Çeviri mi yapıyor, bir cümle için günlerce düşündüğü, karar veremediği olurmuş. Yazılarında sıradan sözler söylemekten hoşlanmıyormuş.

Orhan Burian’ın çıkardığı “Ufuklar” adlı dergi, Burian’ın ölümünün ardından Vedat Günyol tarafından “Yeni Ufuklar” adıyla çıkarılmaya devam etmişti.
Hoş, Yeni Ufuklar‘da çıkan yazılar bana pek öyle gelmiyordu ama büyüklerimin dediklerine katılmak uğruna kişisel kanımı bir türlü açıklayamazdım. Yüzünü hiç görmediğim Sabahattin Eyüboğlu’nun otoritesini özvarlığım üzerinde hissediyordum.
‘Hümanizma acıyı ortadan kaldıracak bir fikir sistemi gibiydi’
Bu yazılar halk, kitap, hümanizma, demokrasi, devlet yönetimi konuları çevresinde donanırdı. Zaman zaman Köy Enstitüleri anılır, Tonguç Baba’dan söz açılırdı. Soyut bir halk sevgisine halkın kültür düzeyini yükseltmek önerisi eşlik ederdi. Hümanizma acıyı ve mutsuzluğu ortadan kaldıracak bir fikir sistemi gibiydi. Kültür düzeyimizin yükselmesi, bir bakıma, sonuna kadar Batılılaşmayla gerçekleşebilecekti. Bense, soğan ekmekten ibaret bir sofrada çatal bıçağın gerekliliğini hakikaten anlayamıyordum.
Mavi ve Kara‘yı okuyunuz, Fatih‘i Homeros‘un destanına ulamak isteyen bakış açısını ister istemez garipsersiniz. Üç Turunçlar masalıyla mitologya arasında kurulmak istenen bağ şaşırtıcı, bana sorarsanız yersizdir de. Dikkatle izlendiğinde hümanizma dediğim dedik bir ifadeye bürünüverir. Avrupa Resminde Gerçek Duygusu Van Gogh‘un selvilerini özgün buluyor, minyatürümüzünkileri şablon sayıyordu…
O zamanlar kitaba, modern edebiyat akım ve örneklerine, biraz resme, biraz sinemaya gönülden bağlı küçük bir topluluğumuz, fakir bir sanat obamız vardı. Üç beş arkadaştan oluşan bu küçük, kıytırık topluluk, Kafka üzerine sık sık tartışır, Kafka‘da bireyciliğin ölçümünü çıkarmaya pek bir düşkünlük gösterirdi. Kimimiz toplumcu düşünceye -Ah bu deyişler!- daha bir açık, kimimiz bireyci… Ben, içten içe bir anarşi biriktiriyor olmalıydım; çünkü kimileyin toplumun sorunlarını öne çıkartarak Kafka‘yı lanetliyor, kimileyin de bireyciliğim tutuyor, Dönüşüm‘ün böceğine yakınlık, yatkınlık duyuyordum.
Lise son sınıf, edebiyat dersi. Rauf Mutluay, Kafka‘nın Yahudi propagandasıyla ünlendirilmiş, neredeyse şişirilmiş bir yazar olduğunu söylüyor. Kafka bunalımdan söz açmış, yani sağlıksız. Ama Nazilerin Yahudilere insanlık dışı eziyetlerinden sonra dünya bu ırkın sanatçılarını önemsemeyi bir insanlık görevi bilmiş…
Kafka‘nın Amerika çevirisini elinden düşürmeyen, küçük topluluğumuzun üyelerinden bir arkadaş, şimdinin fotoğraf sanatçısı Seyit Ali Ak parmak kaldırıyor. Rauf Bey konuşma izni verince, “Hocam, Kafka İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce ölmemiş midir?” diye soruyor ve mavi kapaklı kitabın arkasını çevirerek birtakım tarihler, doğum-ölüm tarihleri okuyor. Rauf Mutluay’ın öfkeyle hoşgörünün karışımı bir gülümseyişle donanmış yüzü bugün de gözümün önündedir.
‘Vedat Günyol’a Kafka konusunda ne düşündüğünü soruyorum; yanıt yüz seksen derece farklı’
Olay bu kadarla kalmıyor. Koridorda Vedat Günyol‘a Kafka konusunda ne düşündüğünü pek bilmiş bir ifadeyle soruyorum; yanıt yüz seksen derece farklı. Ama Mutluay’la Günyol aynı derginin sayfalarını paylaşırlardı. Görüşlerin bu ayrılığına düşünceye saygı ya da renklerle zevklerin tartışılmazlığı diyebilir miyiz?
Kafka’yı sağlıksız, insanlığı umutsuzluğa yönelteceği için hatta zararlı bulan Rauf Bey, Vedat Hoca’nın handiyse utana sıkıla, suç işlercesine bir kitapta topladığı edebiyat eleştirilerini, Dile Gelseler‘i okunması mutlaka gerekli eserler arasında saymaktaydı. Bir anlamda tutarlılık da gözlemlenebilir: Dile Gelseler‘i bütünleyen, yirmi yılın çabası yazılar da, genellikle “sağlıklı” bir edebiyat arayışı içindedir.

Nedir o sağlıklı oluş? Rauf Mutluay‘ınkini sonraları Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazılarından, özellikle benimle ilintili bir eleştirisinden kavrayacaktım. Öğretmen kişiliğine hiç şüphesiz hayran olunacak bu edebiyat tarihçimiz, yazınsal verimi değerlendirirken, adeta Freud öncesi ruh hekimlerinin ağzıyla konuşmayı içtenlikle yeğliyordu. Sağlıklı olmak, bir bakıma ‘normal’, herkes gibi olmaktı. Bana sağlıklar dilediği yazısı, Her Gece Bodrum‘u deşer, dahası romanı beğenmiş, fakat benimseyememiştir.
Dile Gelseler‘in sayfalarında gezinirsek, Orhan Kemal‘in Avare Yıllar‘ı “insanları bilince çağıran, hayat deneyleriyle yüklü, bütün bu deneylerin verdiği düşüncelerle besli, ibret dolu bir mesaj sayılabilir.” Öte yandan “Eylül büyük bir aldatmacadır.” Manevi romatizmaya tutulmuş Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Yalıları dolayısıyla şimşekleri üzerine çekmiştir: “Boğaziçi Yalıları‘nın dili çetrefil, Fransızca düşünülüp Türkçe yazılmış hissini veren cümleleri insanı bıktıracak kadar uzun ve tatsız. Bütün bunlara ‘fikirlerin şiirle ifadesi’ adına düzülen, aşağıya birkaçını koyduğum o bayağı tasvirlerin bolluğunu eklerseniz, eserin bütünüyle ne eşsiz bir zevksizlik yapıtı olduğu meydana çıkar”…
Koşup Avare Yıllar‘ı ediniyor, okuyordum. Daha o zamanlar o kadar sevmeme karşın Abdülhak Şinasi‘yi ‘gerici’ bir yazar kabul ediyordum. Vedat Hoca’yla tartışmak bir gün bile aklıma gelmemişti.
Ne var ki Halikarnas Balıkçısı‘nı her zaman Avare Yıllar‘dan fazla sevecektim. Halikarnas Balıkçısı ve “Gülen Ada” öyküsü. Bu öyküde bütün doğa küçücük bir ada için birleşir ve rüzgarlar, azgın dalgalar, yağmur haddini bilmez para babasını rezil kepaze eder. Halikarnas Balıkçısı‘nın çingene kadını ay ışığında bir efsaneye karışarak kaybolur. Mavi Sürgün bir zamanlar çok sevdiğim, bugünse görmeye içimin el vermediği Bodrum’da sanki bir rüyadır. Mavi hümanizmanın asıl sözcüsü Halikarnas Balıkçısı değil midir?
Kitaplığında Kurtuluştan Sonrakiler‘i gözü gibi saklayan Naci Çelik, Yorgun Savaşçı romancısı Kemal Tahir‘le tanışmış. Naci, Anadolu kökenli. Kemal Tahir de kıyasıya gerçekçi bir gözle Anadolu insanını yazıyor. Yirmi yıl geçti aradan: Bu moda sözleri geveleye geveleye rahmetli Kemal Tahir‘in evine girip çıkmaya başlıyoruz. Kıyasıya gerçekçi betimlenmiş Anadolu insanını tanıyıp tanımadığım, kavrayıp kavrayamadığım ayrı konu. Bununla birlikte Kemal Tahir’i yakından tanıdıkça araştıran insanın yalnızlığını, yalnız bırakılışını kavrıyorum. Onca kalabalık çevresine rağmen bu romancı yalnız insandı; çevresindekilerin düşüncelerini gerçek anlamda paylaşabildiğini hiç sanmam.

Kemal Tahir o günlerde Bozkırdaki Çekirdek üzerine çalışıyordu. Köy Enstitüleri, dolayısıyla enstitülü yazarlar olgusu bir kez daha karşıma çıkmıştı. Bu yazarların eserleri mi, yoksa Tanpınar‘ın “Yaz Yağmuru” öyküsü mü? İkincisini okumak istedikçe, duygumu aktarabileceğim tek kişi bulamıyordum. Kemal Tahir, “Fakir’de yazarlık etofu (Fransızca yetenek demek) vardır…” derdi, Fakir Baykurt‘ta. Behçet Necatigil’in unutulmaz Evler‘i yerine Başaran‘ın Ahlat Ağacı’nı yılın şiir kitabı seçen kurulu, o kurulun zihniyetini düşünüyorum, Köy Enstitüleri’nin gönüllü öğretmenleri.
‘Kemal Tahir, Faulkner hayranı ama, Kafka okuduğunu hiç sanmıyorum’
Kemal Tahir, Faulkner hayranı ama, Kafka okuduğunu hiç sanmıyorum. Bazı hikâye taslaklarımı gösteriyorum. Gönül kırmamaya çalışan bir avutuşla yetinmek durumunda kalıyorum. Mitologya, mavi hümanizma, mavi Anadolu, eski Ege medeniyetleri filan Kemal Tahir’i hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Bu evde birdenbire Osmanlı tarihlerinin rüzgarına kapılmışımdır.
Ne saklamalı: Kültür hayatımızın çaresizliğine bakın ki, 60’lı yılların sonuyla 70’li yılların başı Eyüboğlu/Kemal Tahir çevrelerinde bir çatışmadan ibaret kalmış gibidir. Sabahattin Bey hiçbir yazısında doğrudan doğruya Devlet Ana romancısını anmaz; eleştirilerin yıkıcısı dolaylı bir ifadeyle gerçekleştirilmiştir. Aynı şekilde Kemal Tahir, Eyüboğlu ve çevresini yazısına çizisine muhatap addetmemiştir.
İki öbeğin de birbirinden hoşlanmadığı, kişisel söyleşilerde zaten açığa vurulmakta. Hatta bu konuşmalar, laf getirip götürenlerin kışkırtmalarıyla bazen adamakıllı kırıcı olup çıkmıştır. Kemal Tahir, Anadolu’daki eski uygarlıkları handiyse toptan yadsıyor. Eyüboğlu ve arkadaşları Osmanlı İmparatorluğu‘nun hiçbir evresinde özlü hiçbir şey göremiyorlar.
‘Fakir Baykurt’ta yazarlık etofu görenlerden biri de Vedat Bey değil midir?’
İki arada bir derede, ikilemlere düşerek sorunu çözmeye uğraşıyorum. Kültür nedir? Bizim kültürümüz nedir? Kemal Tahir, anca mazimiz yazılırsa yol alınabileceği kanısında. Mazimiz? Gregor Samsa‘nın mazisi? Ortada pek öyle ahım şahım kaynaklar olmamalı ki Canlı Tarihler‘le Pakalın‘ın Osmanlı Tarihi Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nü salık veriyor. Sözlük, kendi tarzında gerçek bir hazinedir. Fakat hep o iki arada bir derede kalışlar… Vedat Günyol’un uzak, mesafeli davrandığı günler olmuştur, sevgili hocamızın. Oysa Fakir Baykurt‘ta yazarlık etofu görenlerden biri de Vedat Bey değil midir; onun ısrarıyla Yılanların Öcü‘nü okumadım mı?

Yılanların Öcü‘nü okumuş, ama Dönüşüm‘ü bir daha okumamıştım. Gregor Samsa benimle birlikte bir imge hayatı sürüyordu. Yanımdaydı, evimizin herhangi bir köşesinde, kilit altında. Sabahattin Eyüboğlu‘nun Duruşma‘daki bütün “K.”ları Kafka‘ya dönüştürmesi gibi, Samsa‘da yazarın kendisini görmüyordum. O hep bir imge olarak yaşıyordu. Etkisini yüksek gerilimli yalnızlığına bağlardım.
Bozkırdaki Çekirdek nihayet yayımlandı. Köy ve köylülük konusunda Kemal Tahir‘in saptayımları, aydınlarımızın davaya eğiliş biçimini yansıtışı hayli acımasızdı. Bu romanı şimdi de dün olduğu kadar önemsiyorum. Kemal Tahir romancılığında Devlet Ana‘dan çok daha önemlidir benim için. Köylülüğün olumlanamayacağını ileri süren romancı, bir bakıma ufkumuzun darlığına da işaret etmemiş miydi? Köy Enstitüleri‘nin parlak sonuçlar vermediğine ilişkin ilk eleştirel gözlem Bozkırdaki Çekirdek‘te midir, kesinkes yanıtlamak zor.
Ne var ki, kıyamet romandan sonra koptu. Vedat Hoca bir yazı yazdı, uzun bir değini. Köy Enstitüleri’nin önemi ve değeri üzerinde duruyor, o yıllardan Bozkırdaki Çekirdek yıllarına tartışma imkanı tanımayacağını vurguluyordu. Hoş, karşı taraf da tartışma yanlısı değildi. Bu arada Kemal Tahir‘in Tahir Alangu‘dan yararlanarak, Alangu‘nun verdiği bilgilerle romanı kotardığı ileri sürülmekte; kişisel yaşantılar -hiç yeri değilken- işin içine karışmaktaydı.
Artık tamamıyla ikiye bölünmüştüm. Bir yanım Kemal Tahir‘in genç dostu, bir yanım Günyol‘la Azra Erhat’ın. İşte İnsan, yıl 1969. Azra Erhat‘ın kitabı için coşkun bir tanıtma yazısı yayımlıyorum Yeni Ufuklar‘da. Yeni Ufuklar‘ı çekirdek kadroyla canlandırmak isteyen Vedat Hoca beni de çağırmış. Azra Hanım bir mektup yazıyor, tanıtma yazısını “bir yudum rakı tadar gibi” okuduğunu belirtiyor, ben de çok seviniyorum. Yeni Ufuklar‘a Kemal Tahir‘i ‘öven’ bir iki yazı da yazıyorum, bunlara da çok seviniyorum.
‘Kemal Tahir’e fena halde kırılmıştım’
Kendi görüşlerim, kıt bilgilerim, aşırı heyecanlarım çerçevesinde, Yol Ayrımı‘nı Yeni Dergi‘de tanıtıyorum. Dile Gelseler‘den devraldığım Abdülhak Şinasi düşmanlığımla, Kemal Tahir‘in geçmişimize -Ne demekse? Hangi geçmişimiz? Eyüboğlu‘nun bütün tanrıların, tanrıçaların iz bıraktığını söylediği Anadolu mu? Devlet Ana‘nın başlangıç saydığı tarih mi?- eğilişiyle Abdülhak Şinasi gibi bir yazarın ‘maziperestliği’ arasında büyük ve çok önemli ayrımlar söz konusudur yargısını da gururla konduruveriyorum. Kemal Tahir hop oturup hop kalkıyor. Abdülhak Şinasi kim?! Bu yazıları bilir bilmez yazacağımıza kendisi hakkında hiç yazmasaymışız daha iyiymiş!
İtiraf edeyim ki, bugün rahmetle andığım Kemal Tahir’e o sıralar fena halde kırılmıştım. Yerlere fırlatılmış Yeni Dergi, zavallı yazım içimi burkmuştu. Abdülhak Şinasi‘ye boyuna haksızlık ettiğimin, duyguma ve düşünceme ikiyüzlü davrandığımın hâlâ ayırdında değildim; hâlâ çevreme yaranmaya çalışıyordum.
Kemal Tahir, Devlet Ana‘da Yunus Emre‘yi gizemci kişiliğinden, kimliğinden yalıtır, güncel yaşamın içine iter. Yunus Emre bu romanda güncel siyasanın bir sözcüsü gibi konuşur. O büyük yalnızlığı, ıssız duygulanımı da kanlı canlı bir tutumla yer değiştirmiştir. Çok daha şaşırtıcı olan Devlet Ana‘daki Yunus‘un, Yunus Emre’ye Selam‘dakini çağrıştırmasıdır. Eyüboğlu da gününe kendi sözcükleriyle Yunus‘un ağzından seslenmiştir:
Bütün büyük şairler gibi Yunus da hak için halktan, halk için haktan yana olmuştur. Yunus softalara, yobazlara karşı bu dünyayı hiçe sayıp öbür dünyayı övenlere karşı bu dünyada adam olmak, kendi kendisini, küçük çıkarlarını yenmek isteyenlerden, midecilere karşı ülkücülerden yanadır. Yunus’ un dindarlığı su götürmez, ama onun dindarlığı softaların cennetine, Sırat köprüsüne değil, insanlığa, insan yüreğine, doğruluğa ve fakir fukaranın mutluluğuna çevriktir.
Sayfalar sonra bir dilek, bir yargı:
“Çağdaş Türk hümanizmasına katılıyor Yunus ve yarının mutlu Türkiye’sinde aydınlığa kavuşacak Anadolu köylüleri, eski şairini yeni insanlığın inançlarıyla yeniden bulur gibi olacaklar. Çünkü sanatın eskisinden, yenisinden çok, insancası, yiğitçesi, sağlamcası var.”
Türk hümanistlerinin söyleminde ‘softa’, ‘yobaz’ gibi sözcükler daima bulanıklık içinde kalmış, toplumsal nedenlerden yalıtılmıştır. Yunus‘tan söz açarken “midecilere karşı Ülkücüler’i anlatıma katmak, Yunus Emre‘den gitgide uzaklaşmak gibi geliyordu bana. (Nitekim acı bir nükte gibi, Eyüboğlu’nun ‘ülkücüler’i siyasal hayatımızda bambaşka bir tutumun adlandırılmasına dönüşmüştür.)
Devlet Ana‘nın Osmanlı Beyliği‘ni kurma telaşındaki Yunus‘u ya da Yunus Emre’ye Selam‘ın “gülen düşünce”li Yunus Emre‘si Beş Şehir‘de anlatılmış Mevlana‘nın yanında pek ufak tefektirler. Tanpınar, Mevlana‘yı devrinin olanca güncel kargaşası içinde anlatırken, gizemden hayata, hayattan gizeme eşsiz bir gelgiti betimlemiştir:
Onun (Mevlana) dünyası hareket halinde bir dünyadır. Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir. Her şey burada birbirini özler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne öldürülen, ne sevecen, ne sevilen birbirinden fark edilir.
(…) Bu şiirler yazıldığı devirle beraber düşünülürse, batmakta olan bir gemiden yükselen son dua gibidir. Bütün varlık orada, Allah’a doğru giden bu geniş hıçkırıktadır. Kaybolan her şeyin aksi sadasından doğacağı bu duaya veya davete yanmış ve yıkılmış Anadolu, o kadar akide ve görenek ayrılığının, kin ve kanın arasından yaralı bir hayvan gibi sürüne sürüne koşar ve bu pınardan içtikçe dirilir. Çünkü bu ses ümidin ve afvın sesiydi. Bilmem burada afv kelimesi yerinde mi? O fenalığı yok farz ediyordu. Ve bütün dramı insanın içine ve kaderine nakletmişti.
(…) Moğol tahsildarlarının korkusu ile kovuklarda, mağaralarda yaşayan, o müthiş 699 yılı kıtlığında kemirecek ot bulamayan, zulmün, vebanın, her türlü felaketin harap ettiği Anadolu üzerinde bu ses bir bahar rüzgarı gibi dalgalanır. Dışarıdan o kadar çok şeyin yıktığı insan onu dinledikçe kendi içinden yeniden doğar.’
Beş Şehir‘den Yunus Emre’ye Selam‘ a alınmış yolun sarplığı ya da bayındırlığı konusunda mutlaka düşünmek gerekir.
1971 Mayıs’ında Carlo Levi‘nin özyaşamöyküsü İsa Bu Köye Uğramadı‘yı okuyorum. Olağanüstü güzellikte bir eser, olağanüstü güzel bir çeviri. Vedat Günyol‘dan öğrendiğime göre Sabahattin Bey bu eseri 147’ler arasında üniversiteden uzaklaştırıldığı günlerde çevirmiş, kendi ruh durumuna yakın buluyormuş. İsa Bu Köye Uğramadı sonradan tekrar tekrar hayatımıza aydınlık getirecek bir sürgün anlatısı, gerçekte ya da yürekte sürgün.
Araya Hatırlıyorum‘da yazdığım acı olaylar giriyor. Önce Sabahattin Eyüboğlu ölüyor, 1973. Ardından Kemal Tahir, 1973. Anadolu’yu mavi bir yolculuk gibi eski altın uygarlıkların beşiği olarak görmek isteyen dilek de, Osmanlı İmparatorluğu‘nun özde ileri bir devlet yapısı üzerine kurulmuşluğunu günümüze söylemek isteyen görüş de çok geçmeden, üstelik onca gürültü patırtıdan sonra anılarımıza karışıyor, hatta anılarımızda siliniyor. Herkese kendi yalnızlığı…
Kendi yalnızlığımda Kafka‘nın romanlarını, güncesini, babasına yazdığı kahredici mektubu, Kafka‘daki acıyı irdeleyen yorum yapıtlarını aralıklı aralıklı, birer ikişer okuyorum. Kendi yalnızlığımı yazdıklarımla örtbas etmeye çalışıyorum. Babaya Mektup konusunda Enis Batur bir inceleme yazacakmış. Günebakan Yayınları adı altında limitet şirket biz üç dört arkadaşın yayınevi serüvenine belki bu mektup-kitabı da katarız, dememize kalmadan Günebakan çökmüştü. Yayınevi için Vedat Hoca elinden gelen yardımı esirgemiyor.
‘Girip çıktığım her yerde alaturka bir Kafka dünyası görüyorum’
Dava‘nın, Şato‘nun filmlerini izlemiştim. Thomas Mann dışavurumcu yazarlara yakınlık duymazmış, Kafka dışında, bir yerde dikkatimi çekiyor. Lukacs’ın ilençleri karşısında donup kalmıştım. Yaşamak devam ediyor. Girip çıktığım her yerde alaturka bir Kafka dünyası görüyorum; tarihin ve coğrafyanın oyunu. Bu konuda Seni Çok Özledim‘de yazdım. Bu konuda Adalet Ağaoğlu‘nun incelik dolu bir taşlamasını okudum. Artık bireycilik görüngesinden algılamıyordum Kafka‘yı. Edebiyat hocamız Rauf Mutluay’ın hayatını bir sokak ve bir dört duvar arasına sıkıştırmış bedbaht adamı küçümseyen sözleri de birer ikişer belleğimden siliniyordu.

Kemal Tahir‘i hatırlıyordum. Boyuna araştırmak, bir yere bir şey yetiştirmek ister gibi can pazarında ne çok koşuşmuştu. Öfkesi gelgeç, şefkati kalıcıydı. Şaşkınbakkal’daki, Göztepe’deki, Kızıltoprak’taki o değişken evlerde geçen akşamlar bir daha yaşanmayacaktı.
Azra Hanım, Halikarnas Balıkçısı‘nın mektuplarını yayımlamıştı. Orada mavi hümanizmanın bir tarih görüşünden çok, coşkular ve duyarlıklar üzerine kurulduğunu fark ediyorsunuz. Belki Köy Enstitüleri’ne bağlılığın özünde de aynı coşku, aynı “güzelim Anadolu” düşü söz konusuydu, belki Siyah Kalem’i bozkırlar yerine bu toprağa bağlayışta da.
Yetişme yıllarım gözümün önündeydi. Kalıcı olanı seçmek zamanı gereksiniyor. Bir düşünceyle, bir yazarla, bir sanat eseriyle ilişkimizdeki eğitimimiz hiç de kolay gerçekleşmiyor. Hele düşüncenin, estetik duyuşun, beğenilerin, bilgilerin bulanık olduğu ülkelerde.
Mavi hümanizmadan ya da imparatorluğumuzun kuruluş özelliklerinden çok, onları dile getiren insanlar gönlümü çelmeye başlamıştı. Onları anlamaya çalışıyordum. Kültürümüzün kökeni değil, hangi koşullar altında dediğim dedik ifadelere başvurulduğu beni ilgilendiriyordu. Her ‘dediğim dedik’ sonuçta indirgemeciliğe, ufalamaya yol açıyor.
Tanpınar‘ın Mevlana dinleyen “yanmış ve yıkılmış Anadolu”su bir bütünken; sanatın “insancası, yiğitçesi, sağlamcası” galiba parçalanmaya yol açıyordu. Bununla birlikte Siyah Kalem için Sabahattin Bey’in yazısı değil, Siyah Kalem‘i gün ışığına çıkarmış olmak önem kazanacaktı. Kurt Kanunu’nda yazarın kanlı olaylar karşısında duyduğu nefretten etkilenecektim. Bir sentez arayışı mı, başka bir yolda uzaklaşmak mı?
Bir gün Dostoyevski‘nin Yeraltından Notlar‘ını okurken şu çarpıcı samimiyetle yüz yüze geldim:
Şimdi aziz okuyucularım -dinlemek isteseniz de, istemeseniz de- size, niçin bir haşere bile olamadığımı anlatmak gönlümden geçiyor. Tamamıyla ciddi olarak söyleyeyim ki, böcek olmayı çoğu zaman arzuladım. Yazık ki buna bile layık olamadım.
Trendeydim, kış bozkırının ortasından geçiyordum, yüreğim oynadı..
Gregor Samsa‘yı eskisi gibi kilit altında tutamaz olmuştum. İmge, Kafka‘nın böceği nefes alıp vermeye başlamıştı. Yetişme yıllarımdaki o fikir çatışmaları, o fikir kargaşası beni eskisinden çok daha fazla üzüyordu, bütün o kırıcı sözlerde, davranışlarda en küçük bir anlam göremiyordum. İndirgemeciliğin ne yararı olabilir? Gregor Samsa‘nın da, Joseph K.’nın da, Karl‘ın da, nihayet babasıyla ödeşen Kafka‘nın da gerçekliklerini yanı başımda hissediyordum.
Sorun hep basit göründü sana, hiç değilse benimle ve ayrım gözetmeksizin diğer birçok kişiyle yaptığın konuşmalardan bu yargıya vardım. Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı ortada: Bütün ömür boyu canını dişine takıp çalışmış, neyin varsa çocuklarının, ama en çok benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle ‘beyler’ gibi rahat bir yaşam sürmüş, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde bulundurmuş, yiyecek içecek sıkıntısı çekmemiş, yani kısaca tasa kaygı nedir bilmemiştim; sen ise bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin benden; ‘çocukların minnettarlığını’ bilirsin; ama hiç değilse onların sana güleryüz göstermelerini, bir duygudaşlık belirtisini açığa vurmalarını istemiştin; oysa ben, bunların hiçbirine yanaşmayarak, senden hep korkup bir köşeye sinmiş, odama, kitaplarıma, zirzop dostlarıma, kaçık düşüncelerime sığınmıştım. (…) Yaşadığım yerde aşağılanmış, hesabı görülmüş, savaşta yenilgiye uğratılmıştım; başka bir yere kaçıp kurtulmak içinse kendimi zorlayabildiğim kadar zorluyor, ama çabalarım sonuç vermiyordu.
Bütün bu parçalanmışlığa Elias Canetti‘nin yürek yakıcı Kafka’nın Felice’ye Mektupları‘nı da eklemlemem gerekir:
Kafka’nın babasına karşı sürdürdüğü savaşım, özü açısından hiçbir zaman aşırı güçlüye karşı sürdürülen savaşımdan başka bir şey değildi. Nefreti, bütün olarak aileye yönelikti, baba yalnızca bu ailenin en güçlü bölümüydü.
Baba ve aile dışında bir dostluğu, Vedat Günyol‘la Peride Celal’in soylu ferdiyeti sayesinde kurabilecektik. Vedat Bey’i, bağımsız insanı, bütün o Sabahattin Eyüboğlu – Çan Yayınları – mavi hümanizma üçgeni dışında ancak o zaman tanıdım. Bir lise koridorunda öğrencisine Kafka‘yı anlatan, duyumsatan insanı. Vedat Bey, Azra Erhat‘ı da kaybetmişti. Azra Hanım’ın inanılmaz içtenliklerle donanmış son konuşmalarından birini – belki de kendisiyle gerçekleştirilmiş son görüşme – anıyor, ürperiyordum.
Gösteri dergisinin bir armağan töreninde Vedat Hoca, eski öğrencisi, Köy Enstitüleri’nin var ettiği bir yazarla birlikteydi. Kokteyl. Kokteylin sonuna doğru bu yazar, değil öğretmenine, varlık nedeniyle hiç ilgilenmemiş bir insana bile söylenmeyecek, söylenemeyecek birtakım sözleri, üstelik kötü niyetli olmaksızın, bomboş bir şekilde sarf etti. Vedat Bey’e bakıyordum. Alchimistengasse‘deki Kafka‘nın söyledikleri geçiyordu içimden: “İnsanın bu dar sokakta, yıldızların altında evinin kapısını kilitlemesi tuhaf bir olay.” Ya da: “Burada yaşamak güzel bir şey, gece yarısına doğru eski şatonun merdivenlerinden aşağı, kente inip eve gitmek güzel bir şey.”
Başka bir yolda uzaklaşmak, yıldızlar altında kapıyı kilitlememek…
Gregor Samsa‘nın yalnızca bir örneklerle, birbirine tıpatıp benzerlerle, güçlü gözükenlerle sürdürmek zorunda kaldığı trajik alışveriş, yoğun bir umut uyandırıyordu artık. Yargılar, buyruklar, savlar, indirgeyişler, ufalayışlar el ayak çekiyordu. Yetke el ayak çekiyordu.
Bu yazaı Gergedan dergisinin 7. sayısından alınmıştır.
