Share This Article
Güven Turan yarım yüzyılı aşkın yazın hayatında her türde çok sayıda eser vermiş, her türde ödüllendirilmiş, yayıncılıktan reklamcılığa sözün sorumluluğunu hayat boyu sırtlamış bir dev. Onunla “söz büyüleri”ni topladığı son şiir kitabı Mono-Logos, kişisel tarihi, merakları ve gündelik hayatına dair konuştuk.
Sohbetimize son şiir kitabınız “Mono-Logos” ile başlayıp geriye doğru gidelim isterim. “Mono-Logos” birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Nereden çıktı bu tek kelimelik şiirler? Bunu yazın hayatınızda yaşla gelen bir sadeleşmenin ürünü olarak mı görmeliyiz? Yoksa başka şiirsel girişimlerin damıtılmış halkaları mı bunlar?
O zaman ismiyle başlayalım. “Mono” hadi neyse de (“Tek” anlamı taşıyor, malum) “logos” o kadar kolay değil. Öyle ki Fransa’da yayımlanan başka dillere çevrilemeyen sözcükler sözlüğünde sayfalarca açıklanmaya çalışılmış. Ben “logos”la üniversitede, öğrencilik yıllarımda klasik filoloji derslerinde tanışmıştım. Sonra da felsefede hep “logos” olarak çıktı karşıma. Çok anlamlı, çok katmanlı, çok karanlık, çok aydınlık bir sözcük. Düz anlamı “söz”, “sözcük” ama “kelime” değil de “kelâm” daha çok. Kitaba neden Tek-Kelâm demeyişimin nedeni, Türkçede “kelâm”ın taşıdığı dinsel yük. Ayrıca “logos” daha katmanlı bence. Bir proje olarak 101 Bir Dize’yi yazarken ortaya çıktı. Gizli Alanlar beşlisini, minimalist şiirleri yazarken de hep kafamda dolanıyordu. Daha geriye gidersek “söz büyüleri”ne de gidebiliriz. Birisine “Geber!” dediğinizde sözle büyü yaparsınız. Büyücü olmadığınız için tutmaz ya, o ayrı. Yine de tek sözcüğün gücü çoktan fazladır. Şu da var, sözcükler bir bütün oluşturmak için gereken “lego” parçaları değildir.
Her dilde her sözcüğün anlam katmanları, tarihi olduğu gibi her bir kişide de ayrı bir kişiye özgü tarihi ve anlamı vardır. Mono-Logos’u yazarken bir şiir formu yeniliği ardında değildim ama ararken önce Çin’de 7. yüzyılda, sonra Japonya’da tek sözcüklü şiirler yazıldığını buldum. Amerika’da ve İngiltere’de de geçen yüzyılın ikinci yarısında birkaç şair denemiş ama daha çok somut şiir bağlamında yapılmış işler. En doğrudan doğruya formel bir şiir gibi yazmaya çalıştım. Yaşlılıkla ilişkisi de var tabii… Artık kim ne der umurumda değil. Ben beni zorlayan şiiri yazıyorum ve paylaşıyorum.

‘Şiir zapt edilmezdir’
“Mono-Logos” bende uzayıp gideceği ve sizi kolay rahat bırakmayacağı hissi bıraktı. “Mono-Logos”un devamı gelecek mi?
Zaten çok fazlasını yazmıştım, eledim, bir şekilde bir bütünlük yaratmaya çalışarak oluşturdum kitabı. Sadece Türkçeyle de kalmadı, bildiğim ya da üzerine çalıştığım, aşina olduğum dillerde bende önemli yeri olan yabancı sözcükler de oluşturdu Mono-Logos’u. Kitap basıldığından beri de (artık Bozuk Soneler’e geri dönüyorum. Sonraki şiir kitabım Bozuk Soneler olacak) yenileri yazıldı ama dursunlar defterde.
Şiir felsefesine ya da kendi şiirinize dair bütüncül bir eser yazmayı düşünüyor musunuz?
Şimdiye kadar şiir üzerine eleştiriler, incelemeler yazdım. Şairler üzerine yazdıklarım da şiirler üzerindendir. Şiir üzerine kuramsal yazılar yazmaktan hep kaçtım. “Şiir nedir?”den hep kaçtım. Nedeni de şiirin zapt edilmez oluşuna olan inancım. Bir şeyi tanımlarsanız onu sınırlandırırsınız, bağlarsınız, esir edersiniz. Oysa şiir zapt edilmezdir benim için. “Bu da şiir mi?” sorusuyla karşılaştığımda yanıtım, “Yazarı ‘şiir’ demişse, şiirdir” olur her zaman. Yok, şiir üzerine hele kendi şiirim üzerine söz etmek istemiyorum. Kalsın.
Bu bana J. Derrida’nın “‘Nedir?’” şiirin yitişinin yasını tutar,” sözlerini hatırlattı, “Şiir Nedir?” sorusunu bir felaket gibi görüşü. Şiire kendine özgü bir belirtinin belirli bir arzusu demişti, dağılan, dağılışını tekrarlayan ve “logos”un ötesinde… birileri parçalasın diye… Biraz da “mono”yu konuşalım isterim o yüzden. “Mono”yu parçalamak daha mı zor? Ne dersiniz?
Derida’nın bu sözünü bilmiyordum ama kesinlikle katılıyorum. Sahi, “mono”yu parçalamak belki de daha kolaydır! Atom, parçalanmaz demekti, o bile sonunda parçalandığına göre. Tek hep tek kaldığı gibi “mono” da hep “mono”dur. Monogami gibi! Ya da daha zor bile değil. İmkânsız belki. Teki parçaladığında hiç kalır elimizde. Her neyse. “Mono” monoloğuyla ve monologluğuyla kalsın! “Logos”u parçalamasak da onu tarihinde daha gerilere çekebiliriz. Dada yaptı bunu! O zaman “hece-ses”e ulaşırız. Om!
‘Tempoyu bulmam gerek, sözcükleri çağırıp dizebilmem için’
Orçun Türkay’ın 2001 yılında sizinle yaptığı söyleşide sorduğu “Şiirleriniz giderek kısalıyor. Sizin de aradığınız tam bir sessizlik mi?” sorusuna “(…) evet, sessizliği arıyorum. Ya da sessizliği, çağdaş besteciler gibi, sesin yerine koyarak kullanıyorum (…) bunu daha ileri götürmeyi deneyeceğim (…)” demişsiniz. “Mono-Logos”u bu bağlamda mı okumalıyız? Bu akışın bir durağı olarak mı?
Kesinlikle! Ama burada kulağımda gene Wittgenstein yankılanıyor (Mono-Logos’un başındaki epigraflar önsöz gibi okunsun isterim). Ne diyordu Tractatus’un sonunda? Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen. Oruç Aruoba’nın çevirisi elimde değil ne yazık ki. Deneyeyim, biraz serbestçe, İnsan hakkında konuşamayacağı şey konusunda susmalıdır. Bir klişe olarak şu “sözün bittiği yer” var ya bu söz onun paldır küldür kullanımından çok daha derinliklidir. Belki şunu da söylemeliyim, bence yeri geldi, burası: “Logos”la sessizlik arasındaki boşluğa geri dönmek gerekiyor belki. Yukarıda değinip geçtim. Orada “logos”un başlangıcı var: Sesler. Heceler. Bana göre bugün kötü şiirin öğeleri olan şu “oy”, “ah”, “oh”, “of” falan… Aslında bunları zamanlarına yani “logos” öncesine çekersek son derece yoğun mesaj taşıyıcılar olduklarını görürüz. Sessizliğin önünde onlar duruyor. Ve benzerleri.
Peki ya ses? Öykülerinizde sessizliği değil de sesi, hatta müziği arıyor gibisiniz. Aklıma bir zemberek gibi boşalan öykü kitabınız “Zemberek” geliyor. Ayrıca ne tür müzikler dinlersiniz?
Yukarıda değindiğim, burada sözünü edeceğim ses, bir müzik terimi olarak “sound”, yani aynı. Alex Ross’un muhteşem bir müzik tarihi-incelemesi kitabı var, Rest is Noise adı, yani Sonrası Gürültü. Ama ses ne zaman gürültüdür? Ne zaman değildir? Bu konularda müthiş ufuk açıcı. Ben ağırlıklı olarak Barok ve modern/güncel müzik dinlerim. Ama etnik müzikleri de dinlerim, etnik şiirleri, yazı öncesi halkların şiirlerini okuduğum gibi. Oradaki sesler işte “logos” öncesi sesler, benim gözdelerim. Melodiden nefret ederim! Kakofoniye de bayılırım. Ve bu söylediklerim, şiir için olduğu kadar, düzyazı için de geçerlidir. Öyküde, romanda hatta, önce ritmi, tempoyu bulmam gerek, sözcükleri çağırıp dizebilmem için.
Yalnızca şiir değil, pek çok türde pek çok eser verdiniz. Şiirin yazın hayatınızda tam olarak nerede durduğunu merak ediyorum. Yazıhanenizin hangi köşesi? Şiir kişisel olarak sizin için neyi kuruyor?
Sondan başlayayım: Şiir benim dünyayla ilişkimi kuruyor. Büyük geçmişle ilişkimi kuruyor. (Ben tarihi şiir üzerinden okurum hep.) Dille ilişkimi kuruyor. İnsanlarla ilişkimi kuruyor. Kendimle ilişkimi kuruyor. Onun için de başköşede oturuyor.
Hanenin kendisi desenize. Ama içinde pek çok başka türden de yazılıyor. Peki ne zaman nasıl başladınız yazmaya?
Ben yazmaya Samsun Maarif Koleji’ne, yatılı okul öğrencisi olarak, özellikle ve öncelikle şiir çevirileri yaparak başladım. Akşam yemeği ile yatakhane arasındaki bir saatlik “akşam mütalaası”nda yapardım. Öğle tatilinde, hafta sonları evde, odamda, çok soğuksa mutfak masasının bir köşesinde… Ben, deneme, eleştiri bir yana bütün yazdıklarımı önce el yazısıyla, deftere ya da kağıtlara, yazarım. Çevirileri de yazmaktan ayırmam ve onlar da el yazısıyladır. Masa başı ve belli bir zaman diliminde oturup çalışma yaz tatillerinde ve özellikle de yatılı olmaktan kurtulduğumda başladı.
‘İstanbul’da zorlanıyorum, bütün enerjimi çekiyor bu şehir‘
Peki şimdi emeklilikte nasıl devam ediyor? Bilhassa şiir yazarken?
Emeklilik sonrasında her gün, çok özel bir durum olmadıkça saat 14-17 arası masa başı saatimdir. Tezgâhta öncelikli neyse, ona çalışırım: Romansa roman, öyküyse öykü, çeviri ise çeviri. Şiir mi? Şiirin yeri, zamanı yoktur. Bir kitabı okurken kenarına yazılmış bir sözcük, bir dizeyle başlar ya da biter… Ama kitabı kurarken ve bütün üzerine çalışırken masa başı ve saat 14-17 arası! Şiir ne kadar özgürse, yazarken, kendini yazdırırken, roman o kadar sıkı disiplin ister. Fark etmez ben hepsine sonuçta iş derim, çalışma derim. Aynı heyecanı duyarım.
En çok nerede yazmayı sever Güven Turan? Günün hangi saati yazar mesela? Ritüelleri var mı?
Yukarıda anlattım bir kısmını. Şanslıydım, ortaokuldan başlayarak, yatılı okurken bile “kendime ait bir oda”m oldu benim her zaman. Mekân sadece oda değil. Coğrafya da çok önemli, belki odadan da önemli. Yaratıcılığımın coştuğunu hissettiğim yerler vardır, beni zorlayan, tıkayan yerler de. Başlangıçta coştururken zamanla tıkayan, zorlayan yerler de. (Örneğin Ankara öyle olmuştu). Son yıllarda İstanbul’da zorlanıyorum. Bütün enerjimi çekip alıyor bu şehir. Oysa Çeşme’nin sessiz, sakin bir köşesindeki evimizdeki küçük çalışma odamda çok rahatım. Tuhaftır, gözde şehrim olmasa da New York hep tetikler zihnimi, düş gücümü, sözcükler dirilir içimde. Ritüellerim yoktur, hiç olmadı ama masalarımın üzerinde hep birkaç deniz kabuğu, bir fosil, kuru atkestanesi, bir baykuş biblosu bulunmalı mutlaka!

1960 kuşağında şair kimliğiyle tanınan Güven Turan, roman, öykü ve eleştiri yazılarıyla çok yönlü bir sanatçı. Eserlerinde varoluşçu bir bakış açısıyla bireyin iç dünyasını, yabancılaşmasını ve benlik arayışını işleyen Turan, kadın-erkek ilişkileri başta olmak üzere aşk, yalnızlık ve ölüm gibi temaları merkeze alıyor.
Upuzun dolu dolu üretken bir hayat yaşadınız. Yazar/şair dönem dönem yazdığını, yazacağını sorgulamaktan, öz şüpheden yazamaz olur. Sizinse neredeyse hiç kesintiye uğramamış, üretken bir yazın hayatınız var. Kendinizden şüphe ettiğinizde, yazmanın kaygısı, yazının kaygısını aştığında yazının şeytanlarını nasıl hizaya getirdiniz?
Zaman zaman kısa boşluklar oldu. Bunlar daha çok “Şimdi ne yapsam?” boşluklarıydı. Ben tekrardan çok sıkılırım. Onun için hem değişiklik ararım. En kurtarıcı değişiklik de tür değiştirmektir benim için. Bir şiir kitabı mı hazırladım, romana ya da öyküye geçerim. Roman bitti mi, o arada ağır ağır yeni bir şiir projesi oluşmaya başlamıştır zaten romanı yazarken, şiire geçerim. Türler arası yapıtlar vermediğim için, her bir türü kendi içinde ele aldığım için de her bir yazı bir yeni yolculuktur, serüvendir, heyecandır. Yazarken takılırsam ara veririm, zorlamam hiç, örneğin çeviri yapmaya başlarım. Çeviri beni hem canlı tutar hem benden uzaklaştırır, daha iyi görmemi sağlar önümü. Yazmaya başladığımda yazdıklarımı gösterecek, akıl soracak kimse yoktu çevremde. Ben de eleştiri kuramları, eleştiri örnekleri okuyarak ve onları kendi yazdıklarıma uygulayarak kendi kendimin eleştirmeni de oldum. Bunu hâlâ uyguluyorum. Yazdığım, bu eleştiriden yara almadan çıkarsa ne iyi, çıkamazsa çöp sepetine. Bana göre dolu bir çöp sepeti sağlıklı yazının imidir. Okumayı, sergi-müze gezmeyi, müziği, uzun ve uzak yolculuklar yapmayı da atlamayalım… Bunlar da müthiş tetikleyicilerdir benim için.
‘Yeni kurmacaya ‘transmodernite’ adını taktım kendimce’
Roman, öykü, şiir ve deneme. Dört koldan yazdınız. Her bir türün hakkını veren eserlerle ödüller aldınız. “Dalyan” ile 1975 “Türk Dil Kurumu Roman Ödülü”, “Düş Günler” ile 1990 “Yunus Nadi Yayımlanmış Öykü Kitabı Ödülü”, “Bir Albümde Dört Mevsim” ile 1991 Yunus Nadi Yayımlanmamış Şiir Kitabı Ödülü, “Cendere” ile 2004 “Altın Portakal Şiir Ödülü”, “Süregelen” ile 2005 “Memet Fuat Deneme Ödülü”, 2008 “Tüyap Sanat Fuarı Onur Sanat Yazarı Ödülü”, 2016 “Pen Türkiye Şiir Ödülü”’nü aldınız. Yazdığı her türde ödüllendirilmiş bir yazar/şair olarak türler arasında geçirgenlik olduğunu düşünüyor musunuz?
Türler arasındaki sınırlar bana göre geçirgen değildir. Şiir şiirdir, roman romandır, deneme denemedir. Her birini kendi geleneği, kuramları ve kuralları içinde yazma yanlısı oldum hep. Geçirgenlik hoş da karşılanmamıştır parçası olduğum modernist edebiyatta. Postmodernizm “melez” yazıyı öne çıkartmıştır. Deneme-roman, şiir-roman örnekleri vermiştir. Çok iyi örnekler de olmasına karşın, okuduklarım için çoğunlukla “katır” yakıştırmasını yapacağım. Kendi içinde hoş olsa da içinden yeni bir işin çıkmasına çok olanak vermiyor. Doğuramıyor. Hemen belirteyim, postmodern’e de getirdiği olanaklara da asla karşı değilim. Her türe yeni bir soluk, yeni bir heyecan getirmiştir. Şimdi, yeni bir modernitenin yavaş yavaş dallanıp budaklandığını (en azından edebiyatta) seziyorum. Özellikle de romanda. Okuduğum örneklerden bu yeni kurmacaya “transmodernite” adını taktım kendimce. Bütün Moderniteleri, Cervantes’ten bugüne tarayıp geçen, birleştiren bir anlatı, kurmaca. Hatta öncesinden bile yararlanıyor. Eh, bu röportaj sadece Türkçede kalacağı için benim “transmodernite” de burada kalacak.
Günümüz insanı her devirden her dilde her türlü metne her an erişilebiliyor, bu da transmodernite dediğiniz şeyde rol oynamış olabilir. O yüzden bana transhümanizmi düşündürdü nedense. Transhümanizmin bilim ve teknolojinin yardımıyla biyolojik sınırların ötesine geçen insanıyla transmodernitenin insanı akraba olabilir mi sizce?
Haklısın, ikisi arasında ben de bir bağ olduğunu sezdiğim için örneğin zaman zaman kullanılan “metamodernite”den çok “transmodernite”nin uygun olduğunu düşünüyorum. Ama altını çizeyim: Benim “transmodernite” adlandırmam, bilimkurgucuların transhümanizminden çok Julian Huxley’inkine yakın! Öyle okunmalı.
“Şiir başköşede, beni kuruyor,” dediniz. Peki ilk şiirinizi ne zaman yazdınız? O dönem kimleri okurdunuz? Hangi türde okursunuz? Yazmaya başlamanıza hangi şairler/yazarlar ilham verdi?
İlk şiirimi 1960 Ocak ayının ilk haftası içinde yazmıştım. O ilk şiirler duruyor. İlk şiirin üstünde tarih de var ama kim bilir hangi çekmecede, hangi kutuda! Kaynaklarım Amerikalı modernistler: Pound, Amy Lowell, William Carlos Williams… Çevirdiğim şairler. Ama o dönemde beni gerçekten edebiyata çeken üç metin: Yaşar Kemal İnce Memet (1 elbette!), okuma kitabındaki Victor Hugo’nun “İnsan Yutan Kumlar” parçası, Sefiller’den ve Faulkner’dan “Delta Autumn”. İnce Memet’in özellikle başlangıç sayfaları. Hoş bu saydıklarım da son derece şiirseldir. Neredeyse nesir-şiirdir. Hangi türü okumayı severim? Ayrım yapmam ama her gün şiir okurum. Her gün elimde roman yoktur, öykü yoktur. Ben bilimsel kitaplar okumayı da severim ve sık da okurum. Özellikle fizik, astronomi, jeoloji, biyoloji… Antropoloji, tarih, dilbilim ve arkeolojiyi de koyalım yanlarına. Ama her gün şiir!
Peki şu sıralar okumaktan keyif aldığınız şairler kimler? Çağdaş Batı şiirini takip ediyor musunuz?
Biliyorsun İngiliz-Amerikan edebiyatı okudum ve bu iki edebiyatı da izliyorum. Çoğunlukla, İngilizce üzerinden başka edebiyatları da. Sadece Batı da değil diyeceğim ama Batılı olmayan çağdaş edebiyat kalmadı! Fransız, Alman şiirini mutlaka iki dilde okurum. Geçtiğimiz iki sene yoğun okuduğum şair Paul Celan’dı. Derinliği ve karanlığı durmadan çekiyor beni. Behçet Necatigil ve Turgut Uyar da takıntılı olduğum şairler. Ama geçtiğimiz yaz Amerikalı şair Gary Snyder’ın bütün şiirlerini okudum. 60’larda çevirdiğim, çok sevdiğim şairdi. Bu kez sanki eski yerinde kalamadı bende.
‘Yeni basılmış bir kitabı eline almanın mutluluğu ve hazzı müthişti’
Sinop, Gerze’de tütün tüccarı bir aileye doğdunuz. Tütünle artık aranız yok bildiğim kadarıyla, peki geçmişte ticaretle aranız nasıldı?
Benim edebiyata yoğunlaşmaya başladığım, yazmaya başladığım, 1960’dan başlayarak tütün ticareti adım adım krize girdi, yanlış politikalar sonunda. Ama bir dakika! Benim çevrem okuyan “iş adamlarıyla” doluydu. Her akraba evinde, evimizde kitaplar vardı. Dergiler alınırdı, gazeteler alınırdı. Her akşam okuma bilmediğim yıllarda kitap okurdu babam bana. Bu arada, beş yaşından beri de sinema delisiydim! Önce sinema okumaya karar verdim. Uzun hikâye… Amerika’ya gönderilmedim. Uğraşımla bağdaşık bir üniversite diplomam olsun diye DTCF’nin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü seçtim. Bunun çok iyi bir seçim olduğuna bugün de inanıyorum. Ama ticaret kanımda varmış, reklamcılık dönemimde (1976-1995) iki kez iki farklı ajansın ortağı oldum. Yani ticaret yaptım.
Ticaret konusuna döneceğim. Ama öncesinde sinema merakınıza dair konuşalım isterim. Yönetmenlik, oyunculuk, senaristlik? Hangisiydi sizi cezbeden? Sinema aşkınız daim mi? Çağdaş sinemayı takip ediyor musunuz?
Önceleri nasıl okuyorsam, öyle de film izliyordum. Tarzan filmler, şövalye filmleri, kovboy filmleri, korku filmleri… Maksat heyecan olsun. 1960’dan başlayarak, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalga filmleri gelmeye başladı Samsun’a da. Nasıl okumam Sir Walter Scott’tan’dan Faulkner’a kaydıysa, film izlemem de öyle oldu: Rossellini, Visconti, Fellini, Antonioni… Godard, Truffaut… Yönetmenlik elbette! Ama yazıyorum ya, hem yazmak hem yönetmek. Sinema aşkım 1990’lardan sonra tavsamaya başladı. İyi bir DVD koleksiyonum var, geçmişi izliyorum.
Reklamcılık nasıl bir tecrübeydi? Neler yaptınız o sektörde?
Birçok açıdan çok yararlı. Bir kere çok insan tanıyorsunuz. Farklı kesimlerden insanlar tanıyorsunuz. Metin yazarı olarak başlamıştım, şirket ortağı olduğum ve “yaratıcı yönetmen”lik yaptığım yıllarda bile reklam metni yazmayı bırakmadım. Edebiyat yazarlığıyla reklam yazarlığı bir birinden çok farklı yazma uğraşlarıdır. Reklam yazarlığından öğrendiğim çok şey oldu: Öncelikle etkili olmak için gevezeliğin değil aksine az söz ve yalın sözün çok etkili olduğu öğrendim. Beni bu Mono-Logos’lara getiren belki de o deneyimdir, bilemem.
Bir dönem okutmanlık da yaptınız. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Yüksek lisans teziniz çok sonra 160. Km tarafından 2012’de “Kuleden Bakmak” adıyla yayımlandı. Akademide kalmayı hiç düşünmediniz mi?
Düşünmez olur muyum? En büyük düşüm ve amacımdı. Özellikle doktora sırasında, yazdıklarımı bilen Amerikan Edebiyatı hocam Prof. Dr. Necla Aytür çok uğraştı beni akademik kadroya almak için. Uzun hikâye… Diğer hocalarım da destek verdiği halde fakülte kurulu reddetti başvurumu. Gerekçe de göstermedi. Zaten ondan sonra ben de doktora tezimi yazmadım ve İstanbul’a gidip reklam yazarı olarak çalışmaya başladım!
Ve bir gün yayıncılığa geçtiniz. Hâlâ yayın danışmanlığı yapıyor musunuz?
Benim kitap yayıncılığı deneyimim Yapı Kredi Yayınları’nın öncesine dayanır. Yakınlarda kaybettiğimiz Nazar Büyüm, 1981’de kitap yayınlamaya girişmişti, reklamcılıktan ayrılıp. Ben de dört aylık bir Iowa Üniversitesi serüveni ardından gene reklamcılığa dönmüştüm. Cevat Çapan çeviri baş editörüydü, Memet Fuat ise Türk Edebiyatı baş editörü bugünkü tanımla. Genel yayın yönetmeni de yoktu. Daha editörler de yoktu, o kadar yeni başlamıştı Adam Yayınları. Uzatmayayım…
Cevat Çapan New York’taki bir üniversiteden davet aldı. Columbia diye kalmış aklımda. Giderken bana devretmek istedi. İkiletmedim. Nazar’la konuştuk ve Akkavak Sokak’ta Villa Belkıs’ta işe başladım. Cevat da Amerika’ya uçtu. Her şey o kadar yeniydi ki, bana ancak bir avuç öneri bıraktı giderken. Ben de oturdum, listeler yapmaya başladım: Çevrilmesi gereken kitaplar ve yazarlar listesi. Öncelikle İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca… A listesi, B listesi: Önceliklere göre. Çevirmenler listesi, dillere göre… Eh, çevirmenlerin çoğu tanıdık çünkü çoğu şair-yazar zaten. Daha üniversitelerde çeviri bölümleri de yok! Başladım çevirmenleri aramaya. Telif sorunu mu? O da ne? Kitap çıktıktan 10 yıl sonra telif düşüyor. Bas dilediğini.
Başladım çevirmenlerle konuşmaya. Çevirmenler ve kitaplar eşleşti… Bir ay bile olmamıştı, iki yıl idare edecek bağlantı kurulduğunda. Tam o sırada Memet Bey de hastalandı. Evden çıkması yasaklandı. Evden idare ediyor telefonla ama ona omuz vermek şart, onu da aldım üstüme, Türk yazarlarla da ilgilenmeye başladım. Müthiş sevmiştim yayıncılığı. Yeni basılmış bir kitabı eline almanın mutluluğu, hazzı, müthişti. Ama açıklamayayım şimdi, çok canımı sıkan birkaç olay üst üste gelince, bıraktım ve reklamcılığa döndüm. 90’larda YKY faaliyete geçince önce dışardan destek vermeye başladım: redaktörlük, öneriler… Yazarları da oldum. 1995’de reklam ajansındaki hisselerimi devredip özgür oldum diye düşünürken, Enis Batur’la Selçuk Altun’u kıramayıp (!) yeniden yayıncılığa başladım. Aslında şimdi yayınevinin kadrolu danışmanı da değilim. Harici danışmanıyım.
‘Post-kapitalist ekonomi kültüre de el attıktan sonra ölçü para oldu’
Yayıncılıkta nasıl bir yerdeyiz sizce? Yayıncılığa başladığınız dönemdeki yayıncılık ruhu ile bugünkü arasında fark görüyor musunuz? Memnun musunuz gidişattan?
Aradan geçen şu otuz yılda yayıncılık cidden kitap basan matbaacılık ya da kitap sever yazarların ek işi olmaktan gerçek bir sektöre dönüştü. Daha etkin olabilirdi ama bana göre Avrupa telif yasasına çok erken girildi bir, korsanı önleyelim hedefiyle (iyi niyetin iyi sonuç verdiğini hayatımda ne duydum ne gördüm) gelen o bilmem ne pul işi ve bunu maliyenin değil Kültür Bakanlığı’nın vermesi üstüne üstlük iki, üçüncüsü de Amerika yaptı diye bizde de üzerine atlanan stokun varlık kabul edilip vergilendirilmesi ve nihayet kitabın tüketim vergisine tâbi oluşu (elmasta yok!) kitap fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Bugün müthiş bir ekonomik kriz yaşıyor yayıncılık. 81 yaşındayım, böyle bir kriz görmedim. Kitap fiyatlarının, kitap satın almayı imkânsız kılacak kadar böylesine yükseldiğini de hiç görmedim.
1943 doğumlusunuz. Nesliniz pek çok yazar ve şairin devleştiği bir dönemde ilk eserlerini verdi. Genç bir yazar olduğunuz dönemin iklimini biraz anlatır mısınız?
Ben 60’larda yayımlamaya başladım. İlk şiirim Temmuz 1962’de, ilk yazım da Eylül 1962’de yayımlandı. William Faulkner üzerineydi. Yelken dergisinde çıkmıştı ikisi de. Şükran Kurdakul yönetirmiş dergiyi. Bir yıl mı ne sonra Ataç’ı çıkartmaya başlarken bana mektup yazdı ve dergisine yazı, çeviri, şiir vermemi istedi. Nezihe Meriç’le Salim Şengil’in (Nezim ve Salim amca!) Dost dergisinde de yazıyordum. Varlık’ta çevirilerim çıkmıştı. Diyeceğim o dönem belki edebiyat ve düşün yayıncılığı bugün gibi sektör olmamıştı ama güçlü bir takım ruhu vardı. O dönemin şair ve yazarları mecbur oldukları için yazıyordu. Bugünü tarif edeyim mi?
Yanıtınızdan ürkerek de olsa soruyorum: Tarif eder misiniz?
Haksızlık etmeyeyim. Sadece Türkiye’de yok sorun. Genel bir sorun var. Çok uluslu post-kapitalist ekonomi kültüre de el attıktan sonra (sinemaya ve müziğe de aynı anda, 1980’de el attı) ölçü de elbette para getirirlik oldu. Ancak zaman içinde sektör teslim olmadı finans-kapitale ve bağımsızlar adım adım sektörde köşe tutmaya başladı. Örneğin Fitzcarraldo’un yayıncısı, “Bir yazarı tutmuşsam, satmasa da sonraki kitabını beğenirsem basarım, daha sonrakini de!” dedi geçtiğimiz aylarda bir konuşmasında. Gerçek yayıncı bence bu, 160 (?) yayınevi adını bünyesinde barındıran dev kitap fabrika zincirinin CEO’su değil! Bizde durum daha farklı. Bizde çok uluslu yayınevleri yok (henüz); bizde şartlar genel ekonomik durumun yarattığı zorluklar ama… Ölçüt, resimde nasıl “Hangi ressamın işi kaça gidiyor?” olduysa, “Hangi yazar kaç satıyor?” oldu. Aman canım, taa 1920’lerde Virginia Woolf, Benneth’in yazısına (o da kim?) Common Reader [Sıradan Okur] ile yanıt vermemiş miydi? Tarihte değişim nedir? Aynı hamam aynı tas, sadece tellaklar değişir! Müşteri her yıl daha kirlenmiş diyeceğim de gönlüm elvermiyor.
Teoride, has edebiyat ve çok satar kategorisinin kesişme kümesi doğası gereği biraz dar gibi. Türkçede “çok satar” kategorisini tam anlayabildik mi sizce? Türkiye’de kafalar biraz daha karışık olabilir mi bu konuda?
1950’lerde Amerika’da (edebiyat ve sanatların getiriye eşitlendiği yer ve dönemde) eleştiri alanında hemen high brow/low brow (üst düzey/alt düzey) değerlendirmesi gelmişti. Bunu akademik eleştirmenler ya da akademik yapıyla bağı olanlar vurguluyordu. Bizde de bir ölçüde aynı tarihlerden başlayarak benzer bir ayrım vurgulanır oldu: Örneğin Kerime Nâdir ile Sait Faik aynı değerlendirmeye alınmaz oldu. (Ahmet Rasim böyle bir sınırlandırmayla karşılaşmamıştı). O sıralarda pek yapılmazdı ama çok satar listeleri haftalık dergi ve gazetelerde görünmeye başlayınca, liste popüler yazarlar üzerinden değil, edebî değeri olduğu kabul edilen yazarlar üzerinden çıktı zaman zaman ve 1980’lerden başlayarak ise kaos… Yerli, yabancı, kurmaca, kurmaca dışı ne var ne yok listesi çıktı ve çok satarlık o listelerden kaynaklanarak değerleniyor artık. Şimdi bana hiçbir şey ifade etmiyor o karmaşık listeler ne yazar ne de okur olarak. Zaten 1980’den sonra her ülkede ve her alanda “Övmeyeceksen yazma” kuralı hüküm sürmekte. Belki beni eleştiriden uzaklaştıran da temelde bu yaklaşım.
‘Gılgamış ölür, şiiri yaşar! ‘
Şiirimizde nasıl bir yerdeyiz sizce? Bu dönemin kendi şiiri var mı?
Şiir her zaman yayın patırtısından bağımsızdır. Okuru yazarından azdır! O yüzden de şiiri ben edebiyattan bile saymam. Onun üstündedir. Kaldı ki ilk şiirler ya duadır ya büyüdür ya bedduadır! O yüzden de bütün otokrat kafalılar şiiri yasaklamak için ellerinden geleni yapar ama Gılgamış ölür, şiiri yaşar! Ve evet, bu dönemin şiiri var. Üstelik beni heyecanlandırıyor. Daha önemlisi, benim ilk yazmaya başladığım dönemde erkek egemen şiir ortamında adı sayılan, ciddiye alınan sadece Gülten Akın’dı. Şimdi özgün bir dille, dünya görüşüyle dünyayı dile getiren, dünyayla hesaplaşan en az yirmi kadın şair sayabilirim.
Kadın yazar, kadın şair tabirlerinden de kurtulacak kadar ileri gider miyiz peki sizce bir gün?
Bence gidemeyiz, gitmeyelim de. Çünkü ve öncelikle kadınlarla erkekler fizyolojik eşit olmadıkları için, buna beyin de dahildir, dünyayı farklı algılar, yaşamı farklı değerlendirirler. Yazmak dünyayı algılamak ve onu söze dönüştürmektir. Kadın erkek eşitliği, yasal, sosyal ve ekonomik olmalıdır. O kadar. Kendilerini erkekleştirmek isteyenler Thatcher olur. Kabul eder misin? Mary Anne Evans, George Eliot diye yazsa da dikkatli bir okur onun kadın olduğunu hemen anlardı. Flaubert, “Madam Bovary benim” desin istediği kadar, o bir erkek romanıdır.
Aynı olmak ile eşit olmayı karıştırmayalım diyorsunuz yani? Buna katılıyorum. Ama bu kategorilerin varlığı sürmeli mi kısmında ayrılıyoruz galiba. Madem kolayca anlaşılıyor yazının hangi tecrübeden geldiği, o zaman bu kategoriler de zaten boşa çıkmış olmuyor mu?
“Kadından şair olmaz” diyenler oldukça, o kategoriler şart. Bu bir ulu edebiyatı okuması sınıflaması da değil. Büyük ulu edebiyatları üçüncü dünya ulusları edebiyatları sınıflaştırması da değil. Daha 1960’lardan beri feminist eleştiriyi izlerim. Feminist okumaya da büyük saygım var. Değerlendirmede yan tutmaya karşıyım elbette. Bir zamanlar Fransızların verdiği gibi “Doğu için yeterlidir” diplomasının kadın yazar ve sanatçılara uygulanmasına da karşıyım. Adi bir aşağılama yaklaşımı olur bu.

‘Çağdaşlarıma her dönemde daha fazla yer verdim’
Eski söyleşilerinize de bakınca gördüm ki herkes size şiirin yokluğundan, bittiğinden, amaçsızlaştığından şikâyet etmiş ve siz her dönemde şiirin varlığına, doğal akışında gelişerek ilerlediğine dair beyanlar vermişsiniz. Çok uzun zamandır edebiyatımızın eleştirel gözlemcilerinden birisiniz. Şiirimizin her dönemde hep bir çıkmazda gibi algılanmasının ardında ne var sizce?
Kocaman bir cehalet! Çünkü bunu söyleyenler gerçekten şiiri izlemeyenler, okumayanlar ve şiiri bilmeyenler. Ya da öyküyü ya da romanı. Bir başka neden de psikolojik olabilir. Aslında yaptığı işi yetersiz görüyor, kabahati çevreye atıyor! Saçmalık!
Peki çağdaşlarını okumamakta ısrar eden yazarlara ne diyeceksiniz? Siz çağdaşlarınızı okuyorsunuz. Edebiyat şikayetleri konusunda da size katılıyorum. İyisi kötüsü birlikte bir edebiyat evreni kuruyor. Kesişmeler kadar kesişmemeler de uzlaşmalar kadar uzlaşmazlıklar da anlamlı… İlginç bulduğum bir diğer tavır da bazı yazarların yazarken okumama tavrı. Siz yazarken başka yazarları okur musunuz?
Elbette, aksini düşünemem bile. Selçuk Altun sık sık sözü oraya getirir ya, ben de onun gibi, okumaktan zaman çalıp yazarım. Bir gün sıkılıp bırakabilirim tümüyle yazmayı, eleştiri yazmayı bıraktığım gibi ama okumayı asla bırakmam. Çağdaşlarıma her dönemde daha fazla yer verdim, veriyorum. İş ki bana “Vay canına!” dedirtsinler.
Kanınızda gezginlik olduğunu biliyorum. Romanlarla modernliği tescil edilmiş kentlerden bahsettiğiniz Roman Kentler başlıklı makalenizi “İstanbul Modernizm’i yaşamış metropollerden biri midir acaba?” sorusuyla bitiriyorsunuz. İstanbul bir roman kent olabildi mi sizce geçen zaman içinde? Olabildiyse onu hangi romanla anmak gerekir?
Umudum Murathan Mungan’ın ne zamandır sözünü ettiği romanda! Bu arada bana göre İstanbul “metropol” olma niteliğini yitirdi korkarım. Çünkü metropol olmanın temel şartlarından biri de kozmopolit olmaktır. İstanbul kozmopolitliğini yitirmiş bir şehir. Devasa bir “varoş”. Biely’nin Petersburg’u, Joyce’un Dublin’i ya da Heimito von Doderer’in Viyana’sı yoğunluğunda olmasa da elbette İstanbul romanlaşmış bir şehir ama yukarıdaki üç (aklıma geliveren) örnekle eşleşecek çok kitap zaten yok ne New York üzerine ne Londra üzerine.
‘Eskiden okuduklarımı yeniden okumak önümü açıyor’
İlk okuduğum şiirleriniz kentlere yazılmış olanlardı. Gezip gördükleriniz için en Şiir Kent hangisiydi?
Floransa… Onca korkunç turist kalabalığına karşın sizi Ortaçağ’dan 19. Yüzyıl’a kadar taşıyor. Ve hiçbir köşesinde taşıt araçları hariç endüstri kaosunu görmüyorsunuz. Ben şehirleri çok severim. Bir yandan da yabanıldır dünyam. Kırlar, ormanlar, büyük bahçeler ve ıssız bir deniz. Çocukluğumu, ilk gençliğimi geçirdiğim Gümenüz (köyken) ve 1990’lara kadar Datça! Şu son ikisi Görülen Kentler’de yer almadı, kent olmadıkları için ama yazdıklarımda yaşıyorlar.
Uzun zamandır öykü veya deneme yazmıyorsunuz. Aranız neden açıldı?
Uzun zamandır deneme, eleştiri yazmadığım doğru. Birkaç “inceleme” yazdım gerçi bu süre içinde ama onlar bile sayılmaz. Ama öykü yazmadığım doğru değil. Adını şimdilik Limonluk koyduğum bir öykü kitabının defteri açık. Notlar alınıyor ve yazılıyor. Deneme/eleştiriyle aram neden açıldı? Bilmem? Biraz “sağır” edebiyat ortamından mı? Yukarıda değindiğim neden yüzünden mi? İki sene önce yazdığım bir konu üzerine, o yazı hiç yazılmamış gibi yazı döktürenler yüzünden mi? Şiir, roman, öykü zamanımı yeterince dolduruyor.
Şu sıralar neler okuyorsunuz?
Her zamanki gibi pek çok kitap. İş diye okuduklarım bir yana, yıllardır rafta bekleyen Thomas Mann’ın Lotte in Weimar’ı, Donat Bayer’le Fatma Nur Türk’ün ortak kitapları: Dağ ve Madame de Staël’in Almanya Üzerine’si. Eskiden her ne olursa olsun bitirirdim bir kitabı. Şimdi hoşlanmadım mı bırakıyorum. Yaşayacağım yıllar yaşadığım yılların yarısı bile etmez; oysa okuyacak çok kitap var. Ama Dağ’ı kısa bir ara verip tekrar okuyacağım. Çok beğendim. Bu konuşma yayınlanasıya o kitaplar bitmiş, ben başkalarına dalmış olacağım doğal olarak. Bir süredir uyguladığım, yılda en az üç klasik (Modern ve öncesi) kuralını da uygulayarak. Bunlar çoğunlukla çok eskiden okuduklarım oluyor. Onları yeniden okumak müthiş önümü açıyor.
‘Yirmi Birinci Yüzyıl neredesin?’
Akıllı telefonlar, bilgisayarlar hayatımızın, iletişim tecrübemizin önemli parçaları artık, 2015’de yayımlanan “Yaz Üçgeni” romanında karakterler bir birilerine SMS gönderiyor. Sizin neslinizden bu gerçekliği yazdığına katan çok örnek yok. Siz bunu yaptınız.
Çünkü romanda, modernist romanda, gerçeklik olmaz diye bir şey yoktur. İyi romancılar hep çağlarını yazarlar. Eskide geçeni ya da gelecek olanı yazdıkları zaman bile. Ben böyle şeyleri biraz da “dönem belirleyici” diye kullanırım. İtiraf edeyim bunu da bir romandan değil, bir filmden öğrendim: Truffaut, Jules ile Jim’de zamanın geçişini duvardaki resimlerle belirler: Picasso’nun önce Mavi Dönemi’ne ait resimler vardır, sonra ağır ağır Kübik’ler gelir, vb… Yaşar Kemal de Yer Demir Gök Bakır’da hiç tarih vermez ama köyün üzerinden bir jet geçiriverir: Çukurova’ya Amerikan Üssü kurulmuştur, 1950’lerdeyiz! Modernist öncesi romancılar tarih atardı, hatırlarsınız, “158 yılının soğuk ve yağmurlu bir Kasım günü” falan diye başlatırlardı! İtiraf edeyim böyle başlayan bir roman yazmayı hep istemişimdir. Bayılırım böyle başlayan romanlara!
Bir roman üzerine çalışıyorsunuz şu sıralar. Kundera’nın sözünü ettiği Avrupa romanının homo sentimentalis’i yaşıyor mu sizce?
Muhteşem Umberto Eco, 2010’ların başında, New York kitap fuarında kendisiyle yapılan bir söyleşide, Avrupa kültürünü vurgulayan bir soruya “Ben, malum, İtalyan’ım, eşim Alman, kızım ve oğlum çeşitli ülkelerde okudu, yetişti… Hangi Avrupa kültürü? Sabah kahvaltısında bile bizde ne yenileceği üzerine hır çıkar!” demişti! Kundera çok az okuduğum bir yazar. Hem romanları hem denemeleri vardır, durur kitaplığımda ama “Hadi okuyayım,” diye birini alıp iki üç cümle okuyup, “Hadi, sonra,” der bırakırım. Onun sözünü ettiğin homo sentimentalist’i belki de bana itici gelen. Böyle biri yok bana göre. Olsaydı zaten sevmezdim. Sentimentalizm, nostalji gibi, hiç mi hiç sevmediğim bir duygudur.
Felsefecilerin Felaketler Çağı, Belirsizlikler Çağı gibi isimler yakıştırdığı Antroposen’in ruhu hakkında siz neler söylemek istersiniz? İnsan politik çıkmazlar, çevresel belirsizlikler, aşırı tüketim, sosyal medya cenderesinde yaşıyor. Var mı ona taktığınız bir isim?
Çağımız derken, ne zamandır kendi kendime sorduğum, “Yirmi Birinci Yüzyıl neredesin?” sorusu var içinde gibi geldi. Yirminci Yüzyıl’a ait belirlemeler sürüyor. Buna Aydınlık Çağ denemeyeceği ortada ama dikkatle okunduğunda Aydınlanma Çağı’nın hiç de aydınlık olmadığı görülür. Bildiğim bir şey var: Bu yüzyıl benim son yüzyılım! Dileğim 1990’larda doğanların sonraki yüzyılı görebilmeleri!

