Share This Article
Erhan Altan’ın yazını şiirde biçime dair düşüncemizin talim alanlarından biri. Okuru sınarken kendini de sınadığını hissettiren bir samimiyet de var yazdıklarında. Buyurgan olmayan, merakına, arayışına okuru da ortak eden ama daha da önemlisi denemenin bir deney, şiir düşüncesinde bir “ayrı” çarpışma alanı olduğu hissini diri tutan bir yazın peşinde. Geçen ay Heimrad Bäcker Neue-Texte Deneme Ödülü’nü alan Altan ile çok sevdiği ve ara ara ettiğimiz güzel sohbetlerin mekânı Café Prückel’de buluştuk.
Öncelikle tebrik ederim. Geçenlerde Avusturya’da edebiyat hakkındaki seçkin denemeleri onurlandıran “Heimrad Bäcker Neue-Texte Deneme Ödülü”nü aldınız. Bu ödülün sizin için anlamı nedir?
Çeyrek yüzyıldır Tutanak üzerine düşünüyorum ve hiç bitmeyen, hep başka açıdan bakmaya izin veren ve yıllar sonra bile hayal kırıklığına uğratmayan bir kitap. Heimrad Bäcker yaşamıma eşlik ediyor ve Tutanak’ı çevirmiş olmayı yaptığım en önemli iş olarak görüyorum. Ancak Tutanak’ın benim için edebiyatı aşan bir anlamı da oldu, siyasi ve etik alanda yönümü bulmamı da sağladı. 1915 Soykırımı konusunda, Ermeni dostlarımızla nasıl karşılaşacağım konusunda, duracağım yeri aramamda yardımcı oldu. Hayatımla iç içe geçmiş, bana çok şey katmış Heimrad Bäcker adına ödül aldığım için sevinçliyim. Neue Texte de Bäcker’ın kurduğu ve Avusturya’da avangart edebiyatın yayımlandığı ilk yayınevinin adı.
Öte yandan bu bir deneme ödülü ve denemelerimin Almancada da görülmüş olması çok sevindirici. Deneme hem takdir gören, hep yeşermesi istenen, hep talep edilen, aslında öyle aman aman ciddiye de alınmayan bir tür kanımca. Tabii senden öğreniyorum ki, durumu daha kötü olan türler de var: anlatı.

‘Muhafazakârlık kâğıttan bir kaplanmış, ama asıl mesele kayıtsızlıkmış’
Yazın hayatınız Avusturya’daki hayatınızla başlıyor. Birbirinden değerli çalışmalarınızı sırasıyla kat edelim isterim. O yüzden de en baştan, “O olmasaydı olmazdı” dediğiniz Thomas Eder’le başlayalım. İlk kitabınızı ona ithaf ettiniz. Thomas Eder ile ilişkinizi ve size ne açıdan ilham verdiğini merak ediyorum.
Thomas’la 1995 yılında tanışmış olsam gerek. Arada buluşup şiir konuşuyorduk. Bir gün 1997 yılıydı elime Literatur im März Festivali’nin broşürünü tutuşturdu. Festivalin o yılki konusu “Die Wiener Gruppe – Avantgarden in Aktion” idi ve broşürün arkasında H. C. Artmann’ın meşhur cümlesi yer alıyordu: “Saldırılamayacak bir cümle vardır ki, o da, hayatta tek bir sözcük bile yazmadan veya söylemeden de şair olunabileceğidir.” Anlayamadığım bu cümle mıknatıs gibi beni kendine ve broşürün işaret ettiği festivale çekti. Açılışında oradaydım ve dört gün boyunca hiç kaçırmadan tüm etkinlikleri izledim. Artmann’ın cümlesi gibi oradaki okumaların da çoğunu anlamadım, ama anlamadığım her şey ilginçti. Anlamadıklarımın ardında benim için çok önemli bir şeyler olduğunu sezinliyor ve yer açıyordum içimde. Anlayamadıklarımda bir olanak görmüştüm. Anlayamadıklarımı olmak istedim, bu yüzden de hep anlamak istedim.
Kendi şiir algımın dışında bambaşka şiir dünyaları olduğunu, üstelik de bambaşka sorulara yanıt arayan dünyalar olduğunu sezinlemiştim, ama sadece sezinlemiştim. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalıyordum, Thomas hem daha fazlasıyla karşılaşacağım yer olan Alte Schmiede’yi de gösterdi, hem de arkası kesilmeyen sorularımı sabırla, zihnimi açarak, ama kaldırabileceğimden fazlasını da yüklemeden yanıtladı. Ne zaman oldu anımsayamıyorum ama bir süre sonra yol arkadaşı da olduk. Böylesi arkadaşlıkların tadı da, özgürleştiriciliği de bambaşka oluyor, her buluşmamız benim için âdeta bir kutlama gibiydi.
Edebî eser yazan için edebiyat eğitimi bir önkoşul değildir. O yüzden de neredeyse yazan herkes alaylıdır. Ama edebiyat eleştirisinde genel esas bu değil, edebiyat eğitimi eleştirinin, kuramın alanıyla kesiştiğinden, bir de münferit örneklerin azlığından. Siz eleştirmen olmaya nasıl karar verdiniz? Hayatınızdaki bir kırılma mı vesile oldu buna yoksa ezelden beri arzuladığınız bir şey miydi?
Öncelikle kendimi bir eleştirmen olarak görmediğimi söylemek istiyorum. Bir denemeciyim, edebiyat aracısıyım, bir yere kadar şiir tarihçisi ve kuramcısı da olabilirim, ama eleştirmen olarak görmüyorum kendimi. 2001 yılıydı herhalde, Thomas bana Hans-Jost Frey’in Ritimde Dört Değişiklik adlı kitabını hediye etti. Kitap başımı döndürdü, her şeyiyle. Bu kitaptan çok etkilendim. Gereksindiğim bir berraklığı verdi bana. Bu etkinin altında belirdi Ölçü Kaçarken. Çok etkilendim, ama Ölçü Kaçarken başka bir kitap oldu. Etki böyle bir şey. Kendinizi bulduruyor size. Ardından ilk fikir bir Belçika seyahatinde Leuven kentinin meydanından geçen çiftleri seyrederken geldi. Fikir matraktı, ayrıca ölçüyü görselleştirebilmesi üzerinden toplumsala bağlayabileceğimi fark ettim. Sonra yazmaya koyuldum. Yazmak çok önemli çünkü yazana kadar bilemiyorsunuz yazabileceğinizi. Yazmak ayrıca da önemli çünkü yazarak nasıl bir beyne sahip olduğunuzu anlıyorsunuz, örneğin ben bilemezdim aslında içimde bir denemecinin yattığını, yaza yaza anladım bir edebiyat bilimcisi veya şair değil de denemeci olduğumu. Ve tabii yazmak önemli, çünkü yazarak (ve tabii sonrasında düzelterek) bir sıraya koyduğunuz düşünceleriniz bir süre sonra sizin bakışınızı yönlendirmeye başlıyor; siz bir düşünceyi geliştirdiğinizi zannederken aslında düşünce sizi geliştiriyor.
Sıfırlı Yıllar kitabımdaki yazıları eleştirmek için değil, anlamak istediğimden ve kitapları üzerine düşündüğüm şairlere şiirleri üzerine bir şey gösterebilmek amacıyla yazdım. Ama bunu yaparken onların üstünde bir konumda görmedim, öylesi bir konumun bana verdiği yetkiyle yazmadım. Böyle bir şeye inanmıyor, böyle bir rolü üstlenmek istemiyorum. Bunun bana da, kimseye de yararı yok.
Şiir tarihi dilimizde genelde içerik üzerinden, şiirin değil şairin kişisel tarihinden hareketle inşa edilmeye çalışılmış, çabalar hâlâ çoğunlukla bu yönde. Siz biçim üzerinden bir şiir tarihi yazmanın peşindesiniz. Yalnızlık çekmiyor musunuz?
Evet, dediğin gibi ya şairin ya da ülkenin tarihinden hareketle, genellikle de kestirmeleri bol çıkarımlarla bir tarih yazılıyordu. İçerik hiç de öyle kolay ilişki kurulabilen bir şey değil, çünkü sınırları belli, tanımlanabilir bir şey değil, bu yüzden de spekülasyon alanı olarak kalmaya mahkûm. Dahası şiirin diğer edebi türlere farkını ortaya koyacak gücünü gösterecek bir şey değil. Şiirin bir tarihi yazılacaksa bu biçim üzerinden olabilir, diye düşündüm ve bunu çekici, baştan çıkarıcı bir biçimde yazmaya çalıştım.
Bir tek Necmiye Alpay Ölçü Kaçarken hakkında yazdı diye hatırlıyorum. “Böyle olur mu?” diye karşı çıkan bir yazı da olmadı bildiğim kadarıyla. İlişkilenilmedi yani. Tutanak çıktığında da ortalık karışacak diye umutlanmıştım, her iki kitap da yerleşik algıya bir provokasyondu. Ama kimse provoke olmadı, başka bir şey de olmadı.
Yalnızlık çekiyorum tabii ki. Gönül isterdi ki çok daha uç konuları tartışalım. Öte yandan halime de şükretmeliyim, az sayıda da olsa hem şiirden hem de şiir-dışı sanat alanlarından benim gibi düşünen dostlarım var ve hep birlikte bir misyonu taşıyoruz. Bu durum sanırım yalnızlık duygusunu bir miktar yatıştırıyor. Şimdi düşünüyorum da sıfırlı yıllarla birlikte bir sürü yeni şiir, yeni şiir düşünceleri geldi, hiçbirisi de dişe dokunur bir dirençle karşılaşmadı. Bir dirençle karşılaşmadı, ama bir kabulle de karşılaşmadı. Muhafazakârlık dediğimiz görüngü kâğıttan bir kaplanmış, ama asıl mesele kayıtsızlıkmış. İşte bu, asıl yalnızlık olan, muhafazakâr bir çevriye karşı değil de kayıtsızlık sonucu yalnızlığı gösteriyor.

“Yazmak önemli çünkü yazarak nasıl bir beyne sahip olduğunuzu anlıyorsunuz, örneğin ben bilemezdim aslında içimde bir denemecinin yattığını, yaza yaza anladım bir edebiyat bilimcisi veya şair değil de denemeci olduğumu.” Fotoğraf: Hande Koçak
‘Toplumsalla poetik olanın birbiriyle ilişkililiklerini görselleştirmeye çalıştım’
“Şiir toplumsalın farklı alanları ile biçim üzerinden ilişkilenir” diyorsunuz. İlk kitapta göstermeye çalıştığınız da toplumsalın alanlarının biçime nasıl sirayet ettiği ve bunun toplumsal alanlar değiştikçe nasıl evrildiği. İlginç analojiler kurarak bunu göstermeye çalışıyorsunuz. İlk kitapta somutlaştırdığınız yaklaşımla “Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deney/im” kitabınızda yer alan örneklere baksak ne görürüz? Toplumsal alanlar sıfırlı yılların şiirinde biçime nasıl sirayet etti sizce?
Sıfırlı yıllar şiiri, şiir tarihimizin modern anlamda sona erdiği dönemdi. Dolayısıyla ayrışma anlamında gelinebilecek son yere gelindiğini ilan etti bu dönem. Tarihten bağımsızlaşan poetikaların koşullarının ve zorunluluğunun oluştuğu (tarihte kalanın tarihte kalacağı) dönem de oldu. Dolayısıyla Ölçü Kaçarken’de geliştirdiğim biçim hatları sıfırlı yıllara gelindiğinde aynı açıklayıcılığa sahip kalamazdı. Bu anlamda sıfırlı yıllar bir tür kıyamet. Sonrasının bir adı yok.
Aslında Ölçü Kaçarken’de toplumsalın şiire sirayet ettiğini düşünmek istemedim. Yalnızca çarpıcı paralelliği işaret etmek istedim. Mutlaka biri diğerine sirayet edecekse şiirin toplumsala sirayet ettiğini göstermek isterim. Gezi hareketi sırasında duvar yazıları ve tweetlerdeki zihin açıklığına şaşırdık örneğin, oysa bunlar sıfırlı yıllar şiirinde duruyordu, bu konuda bir yazım var.
“Ölçü Kaçarken”de “Türk şiirinin ‘dışarıdan’ görece yalıtık ve dinamik yapısı, gözlemlenebilir bir gelenek zinciri içinde ilerleyen bir şiir tarihini mümkün kılıyor,” diyorsunuz. Eski şiirimiz Arap ve Fars şiirinden, Batılılaşma döneminde Fransız şiirinden etkilenmiş, hatta Cumhuriyet döneminde bile, bilhassa 1950’lerde yine Fransız şiirinin etkisi var. Türk şiiri sahiden “yalıtık” mı? Bununla tam olarak neyi ve hangi dönemi kastediyorsunuz?
Modernleşme dönemini kastediyorum. Bir yandan Batı’ya açılma, çeviri ve etkilenme isteği, girişimi var, diğer yandan bir “Türk” edebiyatı kurma özlemi. Önce etkilenecek, hemen ardından ama kendini kapatıp “Türk” olacak. Böyle bipolar bir ilişki içerisinde etkileniyor. Etkileniyor, etkilemesi bekleniyor ve makul de görülüyor bu, ama etkilenir etkilenmez bunu bastırması bekleniyor. Batı’ya hem uzak hem yakın olmasının da sonucu bu. Etkilenme ve ayrık olma isteğinin aynı anda işbaşında olması demek bu. Batı’ya biraz fazla yaklaşsa suçlamalar hazırda bekliyor. Bir öz peşinde ve bu yüzden otarşik refleksler geliştiriyor. Etkilenme bugün bile saklanan, geçiştirilen, utanılan bir şey. Oysa o öz denen her neyse ancak etkilenilmesiyle belirebilecek bir şey.
Şiirde biçimi ve devinimi örneklemek için gerçek hayattan analojiler kullanmayı seviyorsunuz. Mesela aruzla ilgili “deve yürüyüşü” benzetmesini hatırlatıyorsunuz bize, hece ölçüsünden kopuşu anlatırken “otobüse binme”, “otobüse yetişme” ve hatta “kapıyı tutma” benzetmeleri yapıyorsunuz. “Biçim şiirin en soyut ayağı gibi görünse de soyut bir bütünlük kuruyor,” diyorsunuz. Gerçek hayattaki eylemlerle şiirde biçim arasında benzerlikler kurmak sırf açıklama gayretinin mi yoksa bu bütünü somutlaştırma gayretinin mi sonucu?
Somutlaştırarak toplumsalla poetik olanın birbiriyle ilişkililiklerini görselleştirmeye çalıştım. Her ne kadar toplumsaldan ve şiirden seçtiğim biçimsel veçheler paralel birer dizi oluşturuyorlarsa da “yürüyüş” veya “şapka” gibi görsellikler anlama kolaylığı sağlayarak bu dizilerin zihinde birleşmelerini kolaylaştırıyor. Anımsadığım kadarıyla zaten bana bu denemeleri yazma düşüncesi de bu görselliklerle geldi.
Hiç şiir yazdınız mı?
1992 yılında, çok acılı bir geceden sonrada başıma gelen ruh halini belki anlarım diye birkaç dizeden oluşan bir şiir yazmaya çalıştım. Sonuç kavramsal bir çabadan ileri gitmedi ve bende böyle bir yan olmadığını görmemi sağladı. Daha sonra çeviri süreçleri de aynı şeyi defalarca göstermemi sağladı.
‘Deneme yazıyorsanız yalnız bir insansınız demektir’
Sizi okurken bende kısa süren bir duraksama yaratan “seslemsel” gibi sözcüklerle karşılaştım. Şiire, hele şiirde biçime dair yazmanın Türkçedeki terminolojik zorluklarından biraz bahsedebilir misiniz? Bu zorlukları aşmak için nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
“Seslem”, “artlama” gibi önerileri memnuniyetle alıyorum, elim bazen ‘metafor’a bazen ‘eğretileme’ye kayıyor, kararsız kalıyorum. Birçok terimin ise Türkçesi yok, benimse Türkçe karşılık bulma gibi bir becerim yok, dolayısıyla kavramsız kalacağıma Latince halini kullanıyorum, ‘aliterasyon’, ‘poetika’ gibi. En son ‘kollokasyon’ sözcüğünü alıp kullandım. Bu sözcükler şiire Divan ve Türkçe şiir geleneklerinden farklı bir linguistik veya poetolojik bakışların analitik araçları, bizim bakışımız da buralara yöneldikçe gerekli hale geliyorlar.
Örneğin “artlama” sözcüğü TDK sözlüğünde henüz yer almıyor. Gerçeklikten ayrık, kendi dünyasında yaşıyor bu sözlük. “Artlama” sözcüğü bulunmadan önce “anjambıman” sözcüğü kullanılmaya başlanmış, Fransızca “enjambement” sözcüğünün Türkçe telaffuzu olarak. Yüzyıllar boyunca böyle bir sözcüğe gereksinim duyulmamış, çünkü şiirin okunması sırasında geri dönüşlü bir hareket gelenekte tanımsız. Dahası geri dönülmemesi gerekiyor, çünkü şiirimiz hitabi bir kültür içerisinde var olagelmiş. Meseleyi daha da büyütürsem şiire (ve dünyaya) işitsel bir paradigma içinden baktığımızı söylemek isterim. Dolayısıyla “artlama” (veya bir zamanlar “anjambıman”) önce bir terim olarak girmiş kullanımımıza, henüz bu terimin işleme sokulduğu bir şiir olmadan. Ama bir yerden başlamak gerekiyor. Fransızca şiirleri anlarken bir işe yaramıştır. Sonra sonra tek tük uygulamaları geliyor. Bu da bu terimlerin zihnimizde neden bebek adımlarıyla yol aldığını gösteriyor.
“Muhafazakârlık dediğimiz görüngü kâğıttan bir kaplanmış, ama asıl mesele kayıtsızlıkmış. İşte bu, asıl yalnızlık olan, muhafazakâr bir çevriye karşı değil de kayıtsızlık sonucu yalnızlığı gösteriyor.” Fotoğraf: Hande Koçak

2017 yılında, “Bu Gece Neden Uyuyamıyorum/Evimdeki Yatağımda” kitabınızla şiir eleştirisini görünür kılmak ve yeni çalışmaları cesaretlendirmek amacıyla kurulan “Mehmet H. Doğan (Şiir Eleştirisi) Ödülü”nü aldınız, hatta ilkini. Ödüle cevaben “Böyle bir ödüle gerçekten ihtiyaç vardı. Orta vadede bu ödülün teşvik edici etkisini edebiyatımızda hissedeceğiz,” demişsiniz. Orta vadeyi henüz doldurmadık sanırım, yine de bugüne kadar geçen sürede bu ödül az da olsa teşvik edici oldu mu dersiniz? Sizden sonra aynı ödülü alanlarla aynı yerde misiniz?
Bunu tam olarak söyleyecek rakamlara sahip değilim, yani ödülün öncesinde ve sonrasında ne kadar eleştiri ve deneme kitabı çıktı bilemiyorum. Buradan teşvik edici olup olmadığını gösterecek rakamlara ulaşamam. Deneme yazıyorsanız biraz yalnız bir insansınız demektir. Edebiyat kamusunun aktörlerinin önemsediği, ama genel tarafından fazla ciddiye alınmayan bir türdür deneme. Dolayısıyla üç beş arkadaşınızın beğenisiyle sınırlanırsınız, uzağı göremezsiniz. Bu ödül bana kitabım sanki bir görünürlük kazanmış, ciddiye alınmış gibi bir yanılsama verdi diyeyim ve bir süre iyi geldi. Bildiğim kadarıyla Mehmet H. Doğan Ödülü ülkedeki tek para ödüllü deneme ödülü ve bana iyi gelmesinden hareketle, böyle bir deneme ödülüne gereksinim olduğunu söyleyebilirim. Yeri gelmişken bu ödülü kuran Gültekin Emre’ye teşekkür etmek isterim. Edebiyatın genel gidişini gözlemleyip nerede ihtiyaç var oraya bir iyileştirme yapma çabası içinde böyle sağduyulu aktörlere ihtiyacımız var. Üstelik kendisi böyle girişimleri gösterişe kaçmadan, sessiz ve alçakgönüllü bir biçimde yapma yüceliğiyle yerine getiriyor.
İkinci kitabı babanıza ithaf ettiniz. Babanız şiirleri hayata döndürürken, siz şiirleri şiir tarihine döndürmeye karar vermişsiniz. Eleştiri yazmadığınız zamanlarda, bir şiir okuru olarak hayata döndürdüğünüz şiirler var mı? Böyle karıştığınız bir şiir ya da şair? Evet, şiir üzerine yazan birine hiç sorulmayacak şeyi, en sevdiğiniz şiirleri ve şairleri soruyorum.
Turgut Uyar nedenini bilemeden sevdiğim şairim oldu her zaman, hâlâ da öyle. Ama sorunun karşısında bir süre ne diyeceğimi bilemedim (gülüyor). (Bir süre düşünüyor.) Aslında ben artık pek şiir okumuyorum galiba. Dizelerin hülyasında gezmek diye bir şey kalmadı bende. Arada aklıma dizeler gelmiyor değil tabii ki, ama bir toplulukta dize okumuyorum. Dizeler okunacak birer deyiş değiller bende. Sesli okunmak için değil, etkilenip düşüncelere dalmak için varlar benim için. Beni poetikalar çok etkiliyor artık. Poetikalar benim için hayata dair modeller, yani birtakım dönüştürme mekanizmalarıdır. Bu modeller sayesinde çıkabilirim verili olanın dışına. İşte bir süredir aklım buralarda geziniyor ve hayran kalıyorum beni zenginleştiren böylesi poetikalara.
Behçet Necatigil’in hak ettiği karşılığı görememiş girişimi Kareler böyle bir örnek. Avusturya Kitaplığı dizimden çıkardığım birçok şiir kitabı böyle dönüştürücü poetikalar içeriyor. Son zamanlarda Friedrich Achleitner’in çevirdiğim montajlarını düşünüp duruyorum. Her seferinde başka bir taşın altından çıkan Gerhard Rühm. Hiçbir zaman sırrına tam olarak varamayacağım Tutanak’ın sayfaları okuma sırasında bana neler yapıyor acaba diye düşünüp duruyorum. Inger Christensen’in, Fibonacci dizisi içinde alfabe harfleriyle başlayan sözcüklerin bir dünya tanımladığı Alfabet adlı kitabı veya Eugeniusz Tkaczyszyn-Dycki’nin, hep aynı içeriklerin dönüp durmasıyla baş döndürücü şiirlerinden oluşan Tumor linguae adlı kitabı böyle kitaplar. Dev bir lunaparktayız, insan yaratıcılığı hiç bitmiyor. Bazen bitecek diye korkuyorum, sonra yeni bir yapıtla karşılaşıyorum. Sanat hep devam ediyor.
Avusturya avangart şiirine hâkimsiniz. Avangart şiire tutkunsunuz. Avangart şiir söz konusu olduğunda hayat ve şiir arasındaki mesafe kısalıyor. Az önce alıntıladığınız H. C. Artmann’ın meşhur sözünden hareketle size sormak isterim: Şair için hayat nerede biter şiir nerede başlar?
Hayat deyince neyi anlıyoruz? Hayatın kendisi nedir? Hayatın kendisi beynimdeki süreçler, modeller, şemalardır aslında. Dışarıdaki gerçeklik bu kurgu tabanları tarafından dönüştürülerek zihnime iz düşer. Ve orada başka kurguların öznesi veya nesnesi olur. Özellikle neo-avangart, bizi belirleyen bu kurguların mekanizmalarını inceler, ayarlarıyla oynar, ayarlarını bozar, başka türlü bir varoluşun koşul ve olanaklarını kısa süreler için deneyimlenir kılar. Hayata en fazla yaklaşma olanağını bu tür şiirler sunuyor kanımca. Filmi değil, filmin kurgulanışını gösteriyorlar çünkü. Tabii bu şiirleri hayata uzak görenler var, bana göre asıl uzak kalanlar onlar, uzlaşımsal çerçevelerde tıknaz, duygu girdabında mahpus şiirlerin yararsız fantazmagorilerinde kendilerine uzak düştükleri için. Hayat zihnimizde, şiir de orada.

“Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım”, Söyleşi Erhan Altan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.96, 2022
‘Zihin açıcı düşünceler akademinin dışından geliyor ‘
Şiirimizin doğal/coğrafi tarihini âdeta bir fiziki haritada gösteriyorsunuz Eski şiir bir yükselti, Birinci Yeni, Garip, bir başka yükselti, sonra İkinci Yeni başka bir yükselti olarak işaretleniyor. İkinci Yeni’den sonrası için nasıl coğrafi benzetmeler kullanırsınız? Onları da haritaya kabaca yerleştirecek olsak…
80’ler ve 90’lar kayıp yıllar benim için. Tabii ki bir iki çıkış var, ama tıkanık bir dönem. Bir sonraki yükselti sıfırlı yıllar şiiri. Ancak şimdi anlıyorum ki etkisi sınırlı kalmak zorundaydı. Türkçe şiirin temel krizi olan, hitabi bir kültürden kitabi bir kültüre geçildiği halde işitsel paradigmadan çıkılıp da görsel paradigmaya geçilememesi hem bu şiirin daha güçlü olamamasının hem de yeterince alımlanamamasının nedeni. Dolayısıyla güneşin battığı saatlerdeki alacakaranlık veya dünyadan bakıldığında ayın etrafını oluşturan, aydınlık ve karanlık, yani görünen ve görünmeyen bölgelerin arasında kalan alacakaranlık bölge gibi bir coğrafi benzetme geliyor aklıma. Tabii bu ikincisi karamsar bir benzetme, hep o alacakaranlıkta kalınacağını ima ediyor.
Aynı kitabın önsözünde “… bu kitapta sunduğum tezlerin ve (ve tabii bulguların) daha önce farkına varılmamış olması anlaşılır şey değil,” diye veryansın ediyorsunuz. Eski Şiir, Birinci Yeni eleştirisinin akademiye sıkışmış olmasının bunda etkisi olabilir. Siz ne dersiniz? Neden anlaşılmamış olabilir sizce?
Akademi diyeceğim bir akademi daha yeni yeni bu konulara el atıyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi gibi bölümlerinin ciddiye alınacak bir tarafı yok. Yıllar önce ders programlarına bir bakayım demiştim, bir hevesle “Yeni Türk Edebiyatı”na tıklayınca “Servet-i Fünun”u karşımda buldum. Bir fosil değeri bile yok veya dejenere bir fosil bu bölüm. Bunun dışında dünyada da belli elit üniversiteleri saymazsak zihin açıcı düşünceler akademi dışından geliyor genelde. Ama Türkiye söz konusu olduğunda, biraz önce de dediğim gibi işitsel paradigmadan çıkamamanın tıkızlığı var. Hep bir iki şiir düşünürünün neyi, ne kadar ele alacağına, kurtaracağına bakmış iş. Yaratıcılığın sevildiği, takdir edildiği bir ülkede olduğumuzu da düşünmüyorum. Öyle olsaydı Uğur Tanyeli baş tacı edilirdi, mimari bölümleri ders programlarını onun kitapları doğrultusunda revize ederlerdi. Görülmemiş yaratıcılığıyla ve baştan çıkarıcılığıyla Uğur Tanyeli’yi akademi dışında görüyorum.
Şairlerin kendi şiirlerine dair –kimi örneklerde zamanla farklılaşabilen (aklıma hemen İlhan Berk geliyor)– beyanları, manifestolar şiir düşüncesi ve şiir tarihi açısından elbette önemli. Peki eleştiri şairlerin kendi şiirlerine dair beyanlarını ne kadar ciddiye almalı?
Şiirler şairlerinden çıktıktan sonra kendi yollarına gidiyorlar ve şairlerin şiirlerini yorumlama konusunda ancak herkes kadar bir hakkı oluyor kanımca. Bu sadece o şiirler artık kamuya mal olduğu için değil, aynı zamanda şair ancak bir yere kadar kendi kaleminin efendisi olabileceği için de böyle. Şairlerin kendi şiirlerine dair beyanları tabii ki çok önemli, çünkü olayın en yakın görgü tanıkları onlar, ama bu beyanları kendime kırmızı çizgi yapmanın ne kadar yanıltıcı olabileceğini çevirilerim sırasında birçok kez gördüm. En heyecan verici yer de yanıldıkları, kendileriyle ters düştükleri yerler oluyor benim için. O dar çatlaklardan kalemi hareket ettiren bilinçdışını veya tarihsel vektörü veya uç vermiş ancak henüz şiiri kurgulamasına izin verilmemiş bir estetiğin kapıyı tokmakladığını görebilmek tüylerimi diken diken eden bir deneyim. Şairi için çok daha güçlü bir deneyim olsa gerek bu. İnsan beyni her zaman her türlü olanağı içeriyor, şairin kendine izin verdiği kadarından haberi oluyor bu olanaklardan, ancak içindeki membranın hassaslığı ölçüsünde kalemi onun iradesi dışında bir yerlere gittiği oluyor.
Bazen eleştirinin teşhisi ile şairin beyanı örtüşüyor (Nâzım Hikmet’in “serbest nazım”ı gibi). “Teşhisi tescil edeceklerden biri de bir sonraki şiirsel eğilimin sınırlarıdır,” diyerek bir dışlama mekanizmasından söz ediyorsunuz. Yani bir sonraki eğilim de en az mevcut eğilimin kendisi kadar katkı sağlıyor bu tanımlama sürecine. Buradan hareketle sormak isterim, tıpkı şiirin habire bir şeylerden sıyrılarak yürümesi gibi, biçim eleştirisinde de bir şiirin nasıl olmadığını söylemek, onun nasıl olduğunu söylemekten daha önemlidir diyebilir miyiz?
Tabii araya zaman mesafesi girince daha isabetli yargıda bulunulabiliyor. Yani düşün, Garip’i sürreal bir hareket zannedenler oldu. Hâlen Nâzım Hikmet’in Makinalaşmak İstiyorum şiirini fütürist avangart bir şiir olarak görenler var. Daha yakına gelirsek Ece Ayhan kendi şiirini atonal olarak nitelendirmiş. Neye dayanarak atonal, anlayabilmiş değilim. Ama Ece Ayhan’ı avangart olarak görenler var. Mekânsal ve zamansal mesafe eksikliğine bir de arzu karışınca tayinler yerçekiminden kurtuluyor.
Buna karşılık Abdülhak Hamit Tarhan şiirlerindeki ölçü, uyak bozulmalarının serbest nazmı çağırdığını, Behçet Necatigil Kareler’deki şiirlerinin Türkçe şiirin çok sonra geçeceği görsel paradigmanın ilk şiirleri olacağını bilmiyordu. Ancak zaman mesafesiyle görülüyor bazı şeyler. Ve görüldükten sonra neden daha ileri gitmediler sorusu, daha başka görünmezlerin ortaya çıkmasına yarayabiliyor.
Nasıl olduğunu söyleyerek bir şiiri bir önceki dönemden ayırıp ayrı bir döneme sınıflandırabiliyoruz. Ama ne olmadığını söyleyemiyoruz. Hem daha sonra ne geleceğini bilemediğimiz için hem de aklımız fazlasıyla içinde bulunulan dönemle meşgul olduğu, biraz da abartmaya eğilimli olduğumuz için. Ne zaman ki nasıl olmadığını görebiliyoruz o zaman bu hareketin gidebilecekken gitmediği yerleri fark etmeye başlıyoruz. Bu onu sadece bir sonraki dönemden ayıran nitelikleri belirlemiyor, aynı zamanda hareketin sınırlarını göstererek neden oraya gidilmediği sorusunun yanıtını aramayı olanaklı hale getiriyor. İşin zevkli kısmı diyebilirim. Nâzım Hikmet neden uyağa başvurmayı bırakamadı? Garip neden nazımsal bir bütünlükte ısrar etti? İkinci Yeni neden sözcüğü dokunulmaz bir birim olarak gördü, parçalamadı?
Tabii tarihsel dizgiyi kurduktan sonra her bir dönemle ilgili atıp tutmak kolay. Ama soru buna rağmen meşru ve alabildiğine ilginç: her bir dönemi kendi içiyle sınırlayan, ileri gitmekten alıkoyan nedir? Şairler kendi dönemlerine hangi iplerle bağlıdırlar?
Peki serbest nazım öncesi için tam anlamıyla modern bir şiirden söz etmek mümkün mü?
Nasıl modernite her kuramcı için ayrı bir yerde başlıyorsa modern şiir için de durum öyle. Kesin olan modernleşmenin perde perde geldiği. Modernitenin temel görüngülerinden biri de bireyselleşme. Bu durumda bireysel aşk şiirine geçen erken Abbasi dönemi Arap şiirini veya Avrupa’da Yüksek Orta Çağ’ın trubadur şiirini ne yapacağız? Şimdi bana sorarsan ben Batı’da modern şiiri ta 1230’da Giacomo da Lentini’nin şiiriyle başlatırım ve bunu da açıklayabilirim.
Bizde serbest nazımdan önce bir Hece şiiri var. Siyasi iktidarın yönlendirmesiyle başlatılmış ve sürdürülmüş bir şiir. Dünyada eşi yoktur herhalde. Divan şiiri geleneğinden koparıyor koparmasına, ama kendisi de ölçülü, uyaklı bir şiir (aruz yasak, hece ölçüsü var). Konular bambaşka ve evet modern şiir demek durumundayız.
‘Şiirle birlikte kendimi buldum’
2013’te yayımlanan “Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deney/im” kitabınızda “… biçimsel öğeler anlamında ‘son’ olumsuzlamanın da yapıldığını söylemek mümkün. Deyim yerindeyse sıfır noktasına gelmiş bulunuyoruz. Dış sınırlar da yok oldu, bundan sonraki sınırları bu şairler koyacak…” diyorsunuz. Aynı kitabın önsözünde de “2000 sonrası şiirde poetika şiirin önüne, anlatışın ‘nasıl’ı ‘ne’sinin önüne geçti. Asıl göstermek istedikleri, gösterdikleri değil, gösterme yöntemleri oldu,” diyorsunuz. Bundan sonra sınırları şairler koyacaksa, poetikaların şiirin önüne geçtiği bu dönem hayli uzun sürecek diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Ayrışma yönündeki bu hareket, modernleşmenin şiire izdüşümü ve hareketli bir simge oluşuyla muazzamdı. Ancak artık en azından kendini gösterebileceği veya sürecin üstünde somutlaşacağı böyle bir biçimsel olanağa sahip değil. Modernleşmenin en radikal halini yaşıyoruz, daha fazlası söz konusu olabilir mi bilemiyorum. Sanırım başka bir şey daha oldu ve şiir bu modernleşme sürecinin tetikleyicisi, ifadesi, sonucu olmaktan başka bir şey olmaya da yöneldi: bir akışın parçası olmadan bir varoluş. Şiir tarihinin geldiği yer bunu olanaklı ve kaçınılmaz kılıyor.
Örneğin artık tekrar uyak kullanılabilir, eski formlar gerekli olduğunda kullanılabilir. Tarihsel şemanın sonlanması bunu olanaklı kılıyor. Ama tabii bu kullanımlar eski anlamlarında, örneğin uzum yaratmak için olamaz. Ve çeyrek yüzyıldan beri böyle bir sürü kitabın, şiirin çıktığını görüyoruz. Bu yanıyla ülke modernleşmesinden bağımsızlaşan ve nitelikli dünya şiiriyle daha engelsiz bir iletişime geçebilecek poetikalar dönemi diyebiliriz buna. Kutlanası bir olgu.
Sıfırlı yıllar bir tarihin bittiği dönem size göre. Sözcük de deforme edildi ve geriye deforme edilecek bir şey kalmadı. Bundan sonrası için bir kriz öngörmüşsünüz. Bu öngörünüz hâlâ geçerli mi? Krizde miyiz? Neredeyiz?
Evet, modernleşmeyle, tarihin vektörüyle birlikte hareket eden bir şiir için yön yitimi, şiirin içine geldiği genel çerçevenin ortadan kalkması demek bu. Çerçevenin her poetikayla yeniden kurulması demek bu. Bir diğer kriz, görsel paradigmaya geç(eme)me krizi de bununla ilişkisiz değil.
Avusturya’daki şiir eleştirisi, edebiyat kültürü sizin yazınınızı nasıl etkiledi?
Bütünüyle. Hans-Jost Frey, Franz Josef Czernin, Peter Waterhouse ve Thomas Eder ellerinden çıkan her metni okumaya çalıştığım insanlar. Birbirlerinden farklı edebiyat düşünürleri bunlar, hepsinden başka bir şey öğrendim ve etkilendim. Ama tabii etkilendim büyük laf. Nasıl bilebilirim ki etkilendiğimi? Peter Waterhouse’un deyişiyle, öğrenmenin kaydı tutulamaz. Yani etkilendiğim sırada hem etkilenip hem de bunu gözlemleyemeyeceğim için bilemem bunu. Ya da kabaca bilirim, “nasıl”ını bilemem. Ne kadar iyi etkilenebildiğimin takdiri okurda ancak metinlerimin kısmen Avusturya şiir düşüncesinin Türkçe şiire bakışı oldukları söylenebilir. Türkiye’de şiir kamusunun söylemleriyle kutuplanmayan bir yerde yaşıyorum, görece bağımsız bakış geliştirme olanağı veriyor bu bana. Ve tabii dışarıdan bakabiliyorum. Bu sonuncusu şiirin eğilimiyle de örtüşüyor.
Tutanak, Heimrad Backer, Çevirmen: Erhan Altan, Selda Saka, S.154, Ayrıntı Yayınları, 2023

Şiir hakkındaki kuramsal/eleştirel kitaplarda pek alışık olmadığımız bir şeyle karşılaşıyoruz kitaplarınızda: grafikler, tablolar, şemalar… Mühendislik eğitimi almış olmanız, şiire yaklaşımınızı bunların ötesinde nasıl etkiliyor?
Mühendislik eğitimine ısınamadım, mühendislereyse hiç. Kof kendini beğenmişlikleri tahammül edilmezdi. Aldıkları matematik ve fizik eğitiminin onları diğer meslek gruplarına üstün kıldığını zanneden ve bu düşüncede birbirlerini destekleyen, zararlı olabilecek bir grup. Bakınız Turgut Özal, bakınız Elon Musk. Teknik bakışla toplumun daha iyi yönetilebileceğini zannediyorlar. Sahip oldukları teknik bakıştan başka hiçbir şeye de sahip olmadıklarından neyi göremediklerini bilemiyorlar. Hem İstanbul hem de Viyana Teknik’i bitirdiğim için iyi biliyorum içlerini.
Bunun için yaratılmadım ben deyip durdum. Ancak şiirle birlikte kendimi buldum diyebilirim. Ve mühendislik okumuş olmamdan dolayı utanıp durdum. Çıkan kitaplarımın arkasındaki biyografi bölümüne mecburen yazıyordum, ama kendi kendime bir hedef koydum: Garip kitabıma geldiğimde, o zamana kadar yeteri sayıda kitap çıkarmış olacağımdan biyografi bölümünü dolduracak bilgi mevcut olacaktı ve bu mühendislik kaydını kaldıracaktım oradan, sanki hiç olmamış gibi. Ancak sonuç öyle olmadı, senin dediğin gibi oldu. Bir baktım şiir inceleme kitabının içinde grafikler, şemalar yer alıyor. İçime girmiş, ele geçirmiş beni teknik bakış, istemesem de özelliğim olmuş. Kendimle yüzleşme anıydı. Kabullenmek zorundaydım ve arkadaki biyografiye koydum mühendislik eğitimini.
Daha da ilginci: 2004 yılında bir çeviri grubu oluştu ve hepsi de mühendisti: endüstri, uçak, işletme ve elektronik mühendisleri. Ve soğuk suya atlayıp Avusturya’nın deneysel şiirini çevirmeye koyulduk. Daha sonra bu çevirmenlerle Avusturya Kitaplığı’ndan on beş kitap çıktı. Zor, kazık metinleri çevirmemiz söyle dursun, çoğu Türkçe şiirin paradigmasından görülmeyen metinlerdi. İyi de yaptığımızı düşünüyorum. Peki ama neden yapabildik bunu? Kanımca yapabildik çünkü mühendislik eğitimi aslında bir form eğitimi ve çeşitli biçimlerin diğerlerine dönüştürülmesi eğitimidir. Biçim ve işlev temelli bir eğitimdir. Eh deneysel şiir de bunu yapıyor. Hiç beklenmeyecek bir izdivaç. İşte sanırım bu yüzden ters gelmedi ve görece kolay ilerledi. Her ne kadar bambaşka poetikalarla ilerlemeyi öğrenmemiz o kadar da kolay olmadıysa da.
‘Yayınevlerinin metni içselleştirmeleri gerekiyor’
Yazarken biçim sizin için ne denli önemli? Bu konuda size ilham veren isimler var mı? Erhan Altan da yazarken denemede kendi biçimini kurarak mı ilerliyor?
Aslında birisi bunu bana söylese sevinirdim. Herkesin anlayacağı basitlikte, olabildiğince rahat ve düşünmeye kışkırtıcı bir biçimde yazmak istiyorum (kışkırtıcılığı okuyanları böyle bakmaya ve yazmaya kışkırtmak anlamında söyledim). İstiyorum da bunu başarıp başaramadığımı bilemiyorum. Hans-Jost Frey’in yalın, akıcı, istek uyandırıcı, ama parkuru hatasız tamamlayan metinleri erişilmesi olanaksız bir yerde duruyor benim için. Öte yandan çok şanslıyım böyle bir modele sahip olduğum için. Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok Frey’in, ancak Franz Josef Czernin’le ortak aforizmalarından oluşan bir kitabını Cümleler adıyla Türkçeye çevirdim, oradan bir fikir edinilebilir stili hakkında. Frey’i maalesef iki yıl önce kaybettik, öylece gitti. Dünya neyi kaybettiğini bilmiyor. 2010 yılında Gramatik Meditasyonlar adında bir sempozyum düzenledim İstanbul’da, onu, Franz Josef Czernin, Thomas Eder ve Ulf Stolterfoht’u da getirdim. Üç gün sürdü ve mecburen Almancaydı, Yalnızca tek bir kişi ziyaret etti, o da sevgili Harun Turgan. Birlikte üç gün geçirdik bu vesileyle, iyi ki yapmışım.
2005 yılında basılan Tomris Uyar söyleşinizde (“Tomris Uyar’la Turgut Uyar Üzerine Söyleşi – Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım”) bir yerde, İkinci Yeni’den söz ederken Tomris Uyar’a “Bir şekilde miras devrolunamadı. Yani bana, şiirimiz İkinci Yeni’den sonra bir yerden bir yere gitti gibi gelmiyor,” diyorsunuz. 2013’te sıfırlı yıllar şiirini incelerken de iki hat tespit ediyorsunuz. Biri İkinci Yeni’yi gelenekselleştiren, onu sürdüren bir hat, ikincisi ise gelenekten bağımsız ama İkinci Yeni ile vuruşmayan deneyin alanı. Bunu da bir çeşitlilik gibi algıladığınız hissine kapıldım okurken. 2005-2013 arasında fikir mi değiştirdiniz? Eğer öyleyse bu süre zarfında ne oldu?
Devrolunmadı derken öncelikle mirasın devrolunması gereken 70’leri ve 80’leri kastettim. Ben bu söyleşiyi 2001 ile 2002 arasında yaptım, o zaman sıfırlı yıllar şiiri henüz belirmemişti. Ki zaten bir sonraki kuşak değildi. Arada kırk yıl var. Dahası zaman mesafesi o kadar açılmıştı ki bu mesafe İkinci Yeni’ye karşı çıkanı absürt kılar, küçük düşürürdü. Kaldı ki, karşı çıkmak şöyle dursun takdir ediyorlardı. Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deneyim kitabımda bu durumu “2000 sonrası şiir, teşbih yerindeyse, güçlü bir babanın eksikliğinde dedenin rolüyle özdeşleşti,” biçiminde yorumladım. Sıfırlı yıllar şiirinin tuhaf yanı kendilerini hem o çizginin devamı hem de yeni bir başlangıç olarak görmeleriydi. Öyleydi de. Kitabın önsözünde bunun nasıl böyle olduğunu anlatmaya çalıştım.

“Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deneyim”, Erhan Altan, 160 Kilometre, S.176, 2014
Denemenin aslında akademik yazına özgü olan, hatta akademik yazının asgari unsuru sayılabilecek unsurları da kuşanmasını bekleyenler var. Bir denemeci olarak böyle bir baskı hissediyor musunuz? Deneme yazmak mı zor yoksa yayımlatmak mı? Bir denemeci olarak siz de beyanlar yapmak zorunda kalıyor musunuz?
Deneme benim için dünyanın sunduğu en güzel düşünme olanaklarından biri. Düşünmenin lezzeti benim için. Yazmak hiç zor değil, herkes denemeli derim. Yayımlatmak ise kolay değil. Herkes daha çok deneme yazılsın istiyor, ama iş yayınlatmaya gelince yayınevlerinden tuhaf yanıtlar alıyorsunuz. Koca koca yayınevleri, tanınmış isimler… Ölçü Kaçarken’i reddeden bir yayınevi “dağınık, eklektik yapısıyla öneri getiremediği” türünden bir gerekçe gösterdi. Yıllar sonra Mersin Belediyesi’nin Nurdan Gürbilek’e verdiği ödülün temellendirmesinde “ülkemiz edebiyat eleştirisine, analitik okuma ve disiplinler arası örüntü dolayında, didaktik olmayan bir anlamlandırma düzeyi kazandırdığı” yazıyordu. Ödül temellendirmesinin geri kalanı da enfesti ve kanımca yayınevlerinin bağnazlık yapmadan bu metni defalarca okuyup içselleştirmeleri gerekiyor. Kendi adıma kıskandım diyebilirim.
Bir başka ilginçlik şu: Ben genellikle hep aynı tarzda yazan birisiyim. Bir yayınevi Garip hakkındaki kitabımı “akademik” olduğu gerekçesiyle reddetti ve yıllar sonra yakında çıkacak kitabımı sunduğumda ise de “Bir akademik kitaplar basıyoruz, bu akademik değil,” diyerek reddetti. Akademiklik baskısını tersinden de hissettim düzünden de. Ben kitaplarına bolca alıntı koyan bir denemeciyim, o zaman da bu kitabın bir deneme kitabı değil de yetersiz bir akademik kitap olduğu zannedilebiliyor. Oysa ben alıntılarımla düşünme alanını kısıtlayıp o daraltılmış alanda denemesini yazan birisiyim. Öte yandan akademisyen olmamanın zararını da görüyorum, kitaplarımı satın almak zorunda kalacağını düşündükleri öğrencilerim yok benim.
Sorun nerede? Edebi düşünme alışkanlıklarını değiştirmek peşindeki bir deneme kitabı, romana bakışı değiştirmek isteyen bir roman ya da şiire bakışı değiştirmek isteyen bir şiir kitabı gibi alışılmışın dışında bir bölgeye geliyor. Yayınevleri kendilerini öyle görmeseler de alışılmışın sınırlarında kitaplar üzerinde çalışıyorlar. Satış kaygısı da bunu böyle yapan bir etmen. Dolayısıyla alışkanlıkları, bakışları değiştirmek üzere gelen her kitap gibi deneme kitaplarının da önce yayınevlerinin alışkanlıklarını zorlaması gerekiyor ve bu iş genellikle olumsuzlukla sonuçlanıyor. Ne güzel, o zaman küçük uzman yayınevlerine iş düşer diyeceksiniz, ama onlarda da maddi sıkıntı temel belirleyici oluyor ve tek kitaplık bir hovardalık olanağı bile olamayabiliyor. Üstüne üstlük kitabınız tek baskıyla kalıyor, telif konusunu açmıyorum bile.
Hayatta iyi olan her şeyde olduğu gibi deneme kitaplarında da kitabınızın değerini bilip savunacak avukatlar lazım, iyi şeyler hep bir iki akıllı insanın bir konuyu sahiplenmesiyle yürüyor, en büyük kurumlar için de bu böyle. Konu deneme olunca genelde ortada kalıyorsunuz.
Aynı zamanda çevirmensiniz. Sizi çok etkilediğini defalarca söylediğiniz “Tutanak” hakkında konuşalım isterim. “Tutanak” şiirin daha daha neler olabileceğini/neler yapabileceğini gösteren müthiş ve eşsiz bir yapıt. İlk okuduğunuzda ne hissetmiştiniz? Ayrıca merak ediyorum: “Tutanak” Türkçede okurunu buldu mu?
Teşekkür ederim güzel sözün için. Mutlu oluyorum böyle bir takdir duyunca. Özdeşleşmişim Tutanak’la, onu anlıyorum.
Birkaç okurunu bulduğunu biliyorum, örneğin Aslı Erdoğan benzeri bir işe giriştiğini, ancak girişince ne kadar zor bir iş olduğunu anladığını samimi bir şekilde ifade etmiş, sağ olsun. Belleğim beni yanıltmıyorsa Cem İleri Sarkis – Başlangıçta adlı kitapta Tutanak’la ilgili bir metni ele almıştı. Bunlar tesadüfen haberini aldıklarım. Murat Üstübal kitap ilk çıktığında yazmıştı. Bir de Tutanak Ayrıntı Yayınları’ndan çıktıktan sonra Enver Topaloğlu yazdı. Bunun dışında okur alılmamalarına dair bir bilgim yok. Diyeceksin ki yetmez mi! Böyle bir kitap için daha fazla olması gerekirdi.
Öte yandan olması pek beklenilesi bir durum da değil, Tutanak çok güçlü, insanı derin düşüncelere sevk eden, içine çeken bir kitap. Ben yaklaşık çeyrek yüzyıldır Tutanak’la yatıp kalkıyorum. Bunun üstüne bir de okurun başka bir ülkenin soykırımını okurken kendi geçmişindeki benzeri duruma gidebileceğini de hesaba katarsak daha da anlaşılır diyeceğim, ama daha bitmedi, bir de belgesel şiirin ve somut şiirin ülke şiir zihniyetinin hâlâ dışında kaldığını da göz önüne alırsak sessizliğin nedeni iyice anlaşılır.
Oysa gerçekten bir tepki, dahası tartışma bekliyordum. Toplumcu gerçekçilikle yıllarını heba etmiş bir şiir geleneğine bir Truva atı olarak görmüştüm bu kitabı. Toplumcu gerçekçiliğin kolay kolay giremeyeceği bir gerçekliği aktarmaya soyunmuş bir kitap Tutanak, ama bunu tamamen yüzyıl avangartlarını teknik ve yöntemleriyle, yani kısmen o biçimci diye dışlanan düşüncenin yardımıyla yapıyor. Üstelik tek bir kez bile kendisini toplumcu gerçekçi olarak ifade etmeden. Kim biçimci kim toplumcu gerçekçi!
‘Bir şiir fanatiğiyim’
Avusturya edebiyatını Türkçeye taşıyan Avusturya Kitaplığı Dizisi’nin de editörlüğünü yapıyorsunuz. Dizi yola devam ediyor mu? Diziye hangi kitapların gireceğini bugüne dek hangi kriterler belirledi?
Dizi yola devam ediyor. Krizlerden, felaketlerden bağımsız 15. kitabına ulaştı dizi. 16. ve 17. kitaplar hazırlanıyor, yılın sonuna doğru çıkacaklar. Öncelikle avangart ya da avangardın oluşturduğu geleneğin devamında cıkmış kitapları seçiyorum. İçerdikleri radikalliğin, edebiyatımızda, şiirimizde eksikliğini duyduğumuz radikallikle örtüşmesine dikkat ediyorum. Başka türlü çevrilme olanağı bulamayacak sert, zor, radikal metinleri, açımlayıcı metinlerle yayımlıyorum. Başlangıç arayanlara, kendinden kurtulmak isteyenlere, başka dünyaları özleyenlere… Şöyle bir tanıtım yazısı yayımladım geçenlerde sosyal medyada:
Zor şiirlerin, alışılmışa ters yapıtların, düşünmeyi gerektiren metinlerin tutkunlarını, edebiyatın gerçekleştiği tekinsiz, bir o kadar da bağımlı yapan sıçrama anlarını ve o sırada kendini gözlemlemeyi sevenleri, okurken değiştiğini fark edip geri gelmeyeceği koridorlara gitmeyi arzulayanları, edebiyata köhneleşmiş bakışından kurtulmak ve kendini kurtulmuş halde yeniden bulmak, anlayamadığı dizelerin dağ havasını solumak, bilmediği biçimlere çekilmek, rahatsız ettirilmek, kolay kolay kimseye tavsiye edemeyeceği, ama aklından da çıkmayacak kitaplar okumak peşindekileri kazanmak istiyoruz.
Okuru çekmek mi kaçırmak mı istediğim biraz belli olmuyor ama… (gülüyor).
Edebiyattaki diğer türlerle, diğer sanatlarla aranız nasıl?
Pek yok (gülüyor). Bir şiir fanatiğiyim sanırım, yapılacak bir şey yok.
Yeni deneme kitabınız yakında çıkacak. Bu kez neyin peşindesiniz?
25 yıldır çevirilerim ve denemelerimle daha radikal bir şiirin yeşermesi için çalıştım, ancak fazla başarılı olduğum söylenemez. “Neden olmuyor?” sorusunun yanıtını ararken bu kitabı yazdım. İçinde uyağın Arap şiirinden bize intikal eden niteliği ve Avrupa şiirinde gittiği güzergahtaki paradigma değişimi üzerinden bir deneme yer alıyor. Türkçe şiir ile Batı şiiri arasında görünmez bir paradigma duvarı (işitsel ve görsel paradigmalar ayrımı) olduğunu iddia ediyorum ve kitabımla da bu duvarı temellendirmeye çalıştım.


