Share This Article
Yazmaya başladığı yirmili yaşlarından beri yeryüzü cehennemini anlatmaya uğraşan Emil Michel Cioran, çocukluğunu “yeryüzü cenneti” diye nitelemişti. Bir dağ köyü olan Rasinari’de doğan düşünür, gününün büyük bölümünü doğada geçirdiği memleketinden liseye gitmek üzere on altı yaşında ayrıldığında, gençliğinin bir felakete dönüştüğünü ve uykusuzluk çekmeye başladığını söylemişti.
Cioran’ı uykusuz bırakan şeylerin başında “kanlı şaka” diye tanımladığı yaşamda, sürekli yinelenen kötülük geliyordu. Buna, hayatı anlaşılmaz kılan diğer şeyler (din, siyaset, eşya tapınmacılığı vb.) ekleniyordu. Uyanık kaldığı her an, “felsefenin en iyi şiirle yapılabileceğini düşünüp “aziz olmak için önce iyi bir insan olmak gerekir” cümlesini temellendirmeye uğraşırken Gözyaşları ve Azizler’de (Çeviren: İsmail Yerguz, Behlül Dündar, Ferhat Özkan, Jaguar Kitap, 2017) şöyle diyordu:
Azizler zayıflığını kesinlikle doğaüstü bir bilimle yutturmayı becerdi. (…) Her şeye rağmen bizim onlara karşı itiraf edemediğimiz bir duyarlık ve insancıllık göstermemizin nedeni ne? Onlara inanmak pek mümkün gözükmüyor artık. Hayallerine hayranız onların, hepsi bu kadar.
Azizlere ve vaizlere kuşkuyla yaklaşan Cioran, kusurlarını keşfetmesini sağlayan arkadaşlar edinmeye başlarken Sartre’la arasına mesafe koyup Nietzsche’ye hayran kaldı ve yazdıklarından etkilenen Beckett’le dostluğunu hızla ilerletti. Beckett’e “ölçülü bilge” dedi, Ionesco’nun “infilak ettiğini” söyledi. Petre Tutea için “esersiz filozof” ifadesini kullandı, imansızlığını cepte tutarak Mircea Eliade’nin kitaplarını okudu.
‘Kendini biricik sanmak bir kuruntudan ileri gelir’
Cioran, gerek bu okumalarla gerek tecrübeleriyle insanın ömrünü nelerle doldurduğunu düşünmeye koyulmuştu bir noktadan sonra. “Sohbetin ölümüyle” ve yaşamımıza sızan hoşgörüsüzlükle ete kemiğe bürünen fanatizmin, vaizlerin elinde bir terörizme dönüştüğünü söyledi. Fanatizmle ve hezeyanla yol alan insanın, durup bir an düşünmesi gerektiğinden bahsederken retorik gibi görünen fakat hayatî bir soru yöneltmişti:
Uçarılıkla ya da ütopyayla bulanıklaştırılmış çağlar hariç, insan hep kötünün eşiğine ulaştığını düşünmüştür. Bunu bildiği hâlde, hangi mucizeyle arzularını ve korkularını sürekli değiştirebildi?
Tiranlardan ve vaizlerden nefret eden Cioran; tanrısallığın, erdemlerden çok ayıpları ön plana aldığını hatırlatırken bu durumdan sıkıldığımızda tanrılara sırt çevirdiğimizi, günü geldiğinde de kişinin kendisini tek sanarak tanrıya öykündüğünü söyleyip eleştiriler sıralıyordu:
Kendini biricik sanmak bir kuruntudan ileri gelir, hadi kabul edelim, bu öyle kusursuz, öyle buyurgan bir yanılsamadır ki onu hâlâ böyle adlandırıp adlandıramayacağımızı kendimize sormamızda beis yok. Asla yeniden bulamayacağımız bir şeyden, bizim adımızı taşıyan bu duyulmadık ve acınası hiçlikten nasıl vazgeçilir? Çekmek zorunda olduğumuz tüm sancıların kaynağı olan söz konusu yanılsama her birimizin içine öyle bir demir atmıştır ki ancak benimizi silip süpürerek bizi kişisiz, bizsiz yalnız bırakan ani bir girdap sayesinde onun üstesinden gelebiliriz.
“Düşüncesinin bir süreç, bir sonuç, bir artık gibi üremediğinin” farkına vardığı, “mayalanmadan sonra atıkların ve tortuların kaldığını” söylediği dönemde kitaplarını “hiddetle ve tutkuyla” yazdı. Bunlardan biri de yirmi iki yaşındayken kaleme aldığı Umutsuzluğun Doruklarında’ydı (Çeviren: Orçun Türkay, Jaguar Kitap, 2019). “Yaşamaktan öldüğü” bir dönemin ürünü bu kitapta Cioran, “aşırılıktan çöküş doğacağını” ifade ederken yaşamın ancak büyük bir delilik içermesi hâlinde değerli olacağını savunup şöyle devam ediyordu: “Yaşam benim için bir işkence ama ondan vazgeçemem çünkü kendimi uğruna kurban edebileceğim mutlak değerlere inanmıyorum.”

‘İnsan bir uçurumdur’
1947’de Rumenceden vazgeçip Fransızca yazmaya başladığında hukuki anlamda vatansızlaşan ve yazarlığı “mesleksizlik” olarak tanımlayan Cioran, fanatizmin ve saygısızlığın, diyaloğu zehirlediğini söylerken hayatını vaizlerden uzakta kurarak mutlak olandan uzaklaşıyor, kurtarıcılığına inandığı insanı ise eleştirmekten geri durmuyordu. İnsanın kibirle ve itibar arzusuyla kurduğu medeniyetin ölümcül yükselişinin, aslında ölümcül düşüş anlamına geldiğini vurguluyordu Parçalanma’da (Çeviren: Siren İdemen, Metis Yayınları, 2021).
Cioran, insanı vasatlığa sürükleyen olağanüstülük merakının hırsı, düşmanlıkları ve öfkeyi çeşitli maskeler altına gizleme tehlikesi doğurduğunu söyleyip âdeta bugünleri işaret etmişti. Öte yandan, insana kendisiyle yüzleşme fırsatı sunmuştu Avare Düşünceler’de (Çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 2021):
İnsan ancak kendisinin ne kadar aşağılık olduğunu bilmiyorsa kendisiyle barışıktır.
Kişilerin, Tanrı’yı dilinden düşürmeme nedenini deliliği gizleme isteğine bağlayan Cioran, “insanın üstünde yan gelip yatan bir kadavra” dediği bu kutsalın, “en bilindik demans olduğunu” ısrarla savunmuştu. Bu nedenle “yaşamak uyanık olmaktır” diyerek kötülüğün kol gezdiği hayatta insanları uyarmaya çalışıp erdemlerden bahsetmiş ve korkuya bağlanmanın saçmalığını dile getirmişti. Kuşkuculuğunun kaynağında bu düşünceler yer alıyordu.
Şüpheciliği, Cioran’ı uygarlık ve uygarlaşma eleştirilerine doğru götürmüştü; Zamana Düşüş’te (Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2020), yüzeyselleşmenin kaçınılmazlığına dikkat çekmişti düşünür:
Her ihtiyaç, bizi hayatın yüzeyine doğru yönelterek derinliklerinden kaçırır; değeri olmayana, olamayacak olana değer atfeder. Bütün tertibatıyla uygarlık, bizim gerçek-dışına ve yararsıza meylimiz üzerine kurulur. İhtiyaçlarımızı azaltmaya, sadece elzem olanı karşılamaya razı olsak hemen o anda çökerdi. Bu yüzden, sürmek için bize daima yeni ihtiyaçlar yaratmaya, bunları aralıksız çoğaltmaya zorlar kendini; zira acıya ve kıvanca ilgisizlik uygulamasının umumîleşmesi, bir topyekûn yok etme savaşından çok daha vahim sonuçlara yol açabilir onun için.
Derin bir kuyu olan Cioran, okurunu oraya çekmedi ya da itmedi, sadece aşağı bakmasını rica etti: Orada tarih, metafizik, var oluş, vaizlerin eleştirisi, ezeli mağlubiyetin ironik anlatımları ve kabulleniş ile birlikte sağlam bir reddediş bulunuyordu.
Cioran, can sıkıntısı ve metafizik deneyim dediği boşluğu, “insanın bir uçurum olduğunu” düşünerek anlatmıştı. Boşluğun kıyısında, zamanı var oluştan koparan sıkıntıyı yaşarken hayatı anlayıp yorumlamaya çalışmıştı. “Sıkıntı, sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir” diyerek ruh hâlini özetlemişti.
‘İlahiyatçılık taslayacak kadar mizah özürlü değilim’
Cioran’ın sıkıntı ve boşluk diye tarif ettiği şey, aslında bir obruk misali aniden beliren ve yaşamın merkezine yerleşen hiçlikti. İnsanın bunu fark edememesinden, hatta kasıtlı olarak görmemesinden yakınırken arasına mesafe koyduğu ve maruz kaldığı kişileri gruplandırmıştı Hiçliğe Açılan Pencere’de (Çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 2023):
İnsanlar trajedi ile sıkıntı arasında, cinayet ile cinayet düşü arasında her zaman tercihte bulunmak zorunda kalıp neredeyse her zaman düşü reddetti. (…) İnsanlar genel olarak iki kategoriye ayrılır: Hayal gücüne sahip salaklar ile su katılmamış salaklar. Onlarla temasa geçerek kendi ahlaksızlıklarımızı düzeltmeye çalışırız. Kendimizi zıtlıkla tanımlar, her tutumu ve her zevki reddetmeye adım adım varırız.
Hep aynı konular üzerine kalem oynattığına dair eleştirilerle karşılaşan Cioran, konular sabit kalsa bile bunları yorumlayışının değiştiğini; zamanla ve tecrübeyle böyle bir yeteneğe kavuştuğunu söylemişti. “Kendi fikirlerinin kurbanı olarak” edebiyata, “tanrıya ve yaşama saldıran kazara bir yazardı.”
“Hayatı kesintiye uğratıyor” dediği uykudan ayrı düşen Cioran, insanlığın dışına çıkmıştı. Fragmanlar yazmasını buna bağlamış ve uykusuzluğun, benliğinde “uğursuz bir devamlılık yarattığını” söylemişti. “Parçada daha çok hakikat vardır” derken insanın uygarlık üslubuna uygun bulduğu parçanın, ısrar ve ispat etmediği gibi iknaya yönelmediğini dile getirmişti.
Yazdıklarının çoğu otobiyografik olan, benliğinin tökezleyişini ve ilerlemenin çürüyüşünü birlikte anlatan, yazmayı bir tür “dinlenme” diye niteleyip durumunu aktarırken dünyaya dair bir şeyler söyleyen Cioran, kamufle ettiği itiraflarını parça parça kaleme alarak bir tedaviye kapı araladığını düşünüyordu. Tek inancı buydu; “ilahiyatçılık taslayacak kadar mizah özürlü değilim” cümlesi de “imanının” bir yansımasıydı. Aynı “iman”, ona insanın bir noktada durmayı öğrenmesi gerektiğini, aksi hâlde içgüdünün onu yok oluşa sürükleyeceğini sezdirmişti.
1990’da yazmayı aniden bırakma nedenini “Tanrı’ya ve evrene verip veriştirmekten bıktım” diyerek açıklayan Cioran, her yazardan olduğu gibi kendisinden de geriye birkaç cümle kalacağını düşünüyordu. Büyük bir yanılgıydı bu; yazmaya ve okumaya hevesli birçok insan, metinlerinden alıntı yaparak onu cümleleriyle yaşattı.
‘Evrensel oyunun kurbanıyız’
“Zihne ulaşmak için ne kadar büyük bir yalnızlık gerekiyor?” diyen Cioran’ın cümlelerini birbirine bağlayan şey, hem kendisinin hem de insanlığın yaşadığı sıkıntılardı. Bugüne ve tarihe baktıkça “şimdi”nin omuzlarına yük bindirdiğini hisseden Cioran, hatırlamanın ağırlığını ömrü boyunca duyumsadı. Hatırladıklarının ve hatırlattıklarının başında, Çürümenin Kitabı’nda (Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2000), tarif ettiği insanlık durumları ve hâlleri geliyordu:
Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki o, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz… Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hâle gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi, kendi işleri için o kadar endişe duyar ki ‘benliği’ni bir dine çevirir ya da tersten havarilik yaparak ‘benliği’ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır…
Tüm bunların ardından bir an geldi, unutmaya başladı ve hafızası hızla sıfırlandı.
Yirmilerinin başında “kendime ve dünyaya ilişkin bilincimi bütünüyle yitirmeyi nasıl da isterdim” diyen Cioran, 1930’ların ikinci yarısında kaleme aldığı cümleyle hayatını özetliyordu: “Gerçek anlamda bir hatırlamayı, her şeyi unutarak başarabiliriz ancak. Zayıf bir bellek, zaman öncesi bir dünyayı bize ifşa eder. Belleğimizi adım adım boşaltarak kendimizi zamandan koparırız.”
Cioran, bu cümleyle ironi yapıyordu elbette; zamandan hiç kopmadı, yalnızca belli bir süre sonra akışı kavramakta zorlandı ve unutuşa teslim oldu. 20 Haziran 1995’te sözün bittiği yere ulaşana dek sürdü bu…

