Share This Article
2026 Dünya Kupası, İspanya’nın yazdığı önemli bir başarı hikayesiyle nihayet sona erdi. Ancak bu organizasyon, başından sonuna kadar ciddi tartışmaların ve siyasi ayak oyunlarının gölgesinde kalan tuhaf bir turnuva olarak tarihe geçti. Öyle ki, futbol tarihinde ilk kez bir oyuncuya gösterilen kırmızı kartın, bir devlet başkanının devreye girmesiyle iptal edildiğine şahit olduk. Dolayısıyla, 2026 Dünya Kupası’nın ardından ortaya çıkan tablo bağlamında, sporun değişen yapısı üzerine derinlemesine düşünmemiz gerekecek.
Futbol tarihçisi David Goldblatt’ın Jacobin dergisinde yayımlanan keskin analizlerinden süzülen gerçeklik tam olarak şu: Modern futbol artık sadece bir oyun değil; popülist liderlerin, küresel oligarkların ve denetimsiz bürokratların elinde şekillenen devasa bir “siyasi müdahale laboratuvarı” haline gelmiş durumda.
Bu turnuva sahadaki taktik dizilişlerden çok, şeref tribünlerindeki jeopolitik satranç hamleleriyle belleklerde yer etti. Aslında futbol tarihi, otoriter rejimlerin sporu bir meşruiyet aracı olarak kullanmasına yabancı değil. 1934’te Benito Mussolini’nin İtalya’sı veya 1978’de Arjantin’deki askeri cunta yönetimi, stadyumları birer propaganda makinesine dönüştürmüştü. Ancak 2026’yı seleflerinden ayıran temel şey, bu müdahalenin ulaştığı devasa ölçek ve dijital çağın hızıyla birleşen “al-ver siyasetinin” arsızlığıydı. Peki ya şimdi ne olacak?
Oyunun ruhu liderlerin kişisel hırsları ve devasa finansal çıkarlar arasında ezilirken, futbol sıradan bir taraftar için ne ifade etmeye devam edecek? Bu sorunun cevabı, turnuvanın coğrafi ve ideolojik olarak nasıl üç farklı dünyaya parçalandığını anlamaktan geçiyor.
Amerika’nın kibri, Meksika’nın coşkusuna karşı
Goldblatt’ın analizine göre 2026 Dünya Kupası tek bir organizasyondan ziyade, içinde birbirine zıt duygular barındıran üç farklı deneyimdi. Kuzey Amerika’nın ev sahipliği yaptığı bu devasa ortaklık, aslında futbolun küresel geleceğine dair üç ayrı senaryonun aynı anda sahnelendiği bir platformdu.
Meksika, bu turnuvanın atan kalbi ve ahlaki pusulasıydı. Şampiyonluk sadece skorlarla değil; futbol enerjisi, coşku ve tutkuyla belirlenseydi, Meksika tacı çoktan takmıştı. Meksika hükümeti ve yerel yönetimler sadece stadyum inşa etmekle kalmadı, aynı zamanda tabandan tavana yayılan bir futbol kültürü yaratmak için devasa bütçeler ayırdı. Sanat programları, kültür festivalleri ve sokaklarda hakim olan o tarif edilemez enerji… Turnuvanın Meksika ayağı, aslında hepimizin âşık olduğu sporun gerçek ruhunu temsil ediyordu. Azteca Stadyumu’nun gölgesinde futbol bir ticari meta olmaktan çıkıp toplumsal bir uzlaşma zeminine dönüşmüş, tribünler ırkçılığa karşı tek yürek haline gelmişti.
Kanada ise sessiz ama derinden ilerleyen bir dönüşümün hikâyesiydi. Daha önce Dünya Kupası tarihinde tek bir maç dahi kazanamamış bir ülkenin turnuvadaki başarısı, yalnızca sportif bir yükseliş olarak okunamazdı. Bu başarı, Kanada’nın yeni jenerasyonunun geçirdiği olağanüstü demografik dönüşümün sahadaki yansımasıydı. Çeşitliliğin ve çok kültürlülüğün bir “tehdit” değil, aksine bir güç kaynağı olduğu gerçeği, Kanada milli takımının her bir oyuncusunda vücut buluyordu.
Madalyonun öbür yüzünde ise Amerika Birleşik Devletleri vardı. Turnuvanın ABD ayağı, oyunun nasıl “Amerikanlaştığını” ve acımasızca metalaştırıldığını gösteren bir laboratuvar işlevi gördü. Akılalmaz bilet fiyatları, saha içindeki abartılı konserler, karaborsaya düşen bilet satışları, fahiş otopark ücretleri ve her şeyin bir “VIP” deneyimine indirgenmesi, sıradan taraftarı oyunun tamamen dışına itti. Ancak en çarpıcı olanı, futbolun akışkan doğasına yönelik yapılan saldırıydı: Reklam molalarına dönüştürülen “su (hidrasyon) molaları”… Bu durum, oyunun ruhuna düzenlenen açık bir ticari suikasttı.
Infantino ve Trump’ın siyasi işbirliği
FIFA Başkanı Gianni Infantino ile Donald Trump arasındaki ilişki, basit bir kurumsal nezaketin çok ötesine geçerek küresel oligarşinin yeni bir göstergesine dönüştü. Infantino, Sepp Blatter’in yolsuzluk skandallarıyla sarsılan koltuğunu devralırken yüzüne bir “reformcu” maskesi takmıştı. Oysa gerçekte yaptığı şey, João Havelange’ın icat ettiği ve Blatter’in bürokratikleştirdiği “al-ver siyasetini” devasa boyutlara taşımaktı.
Infantino, gücünü Michel Platini’den devraldığı Avrupa oylarıyla pekiştirdi ancak asıl darbeyi FIFA Kongresi’nde vurdu. “FIFA’nın parası sizin paranızdır” söylemi, dünya federasyonları nezdinde bir sadakat yeminine dönüştü. Denetimsiz bir para dağıtma mekanizması kuran Infantino, mutlak güce giden yolda ilk iş olarak bağımsız Etik Komitesi’ni işlevsizleştirdi. David Goldblatt verdiği bir röportajda bu durumu, “Kendi yargıçlarını seçmek istemen ne kadar da ilginç!” diyerek ironik bir dille eleştiriyor.
Infantino’nun Trump ile kurduğu ittifak ise bu güç sarhoşluğunun zirvesiydi. Infantino sadece Trump’ı pohpohlamakla kalmadı, onun ideolojik iklimine de kayıtsız şartsız uyum sağladı. Trump’ın o meşhur “tersine Midas dokunuşu” —yani dokunduğu her şeyi kaosa ve sorun yumağına çevirme yeteneği— turnuvayı adeta zehirledi. Hürmüz Boğazı’nda siyasi bozguna uğrayan Trump, soluğu turnuvada aldı. “Köyün ağalığına” soyunan bu ikiyüzlü figür, organizasyonun tüm renklerini karaya boyamayı kendine görev edinmişti.
Trump’ın dışlayıcı vize politikası, Somalili hakem Omar Artan gibi profesyonellerin ülkeye girişini engellerken; Özbek ve Senegalli taraftarları ırksal profillemeye tabi tutarak turnuvanın evrensel değerlerini dinamitledi. Goldblatt’a göre bu rejim için meşruiyetin kaynağı bizzat “performatif bir zulümdü” ve bu zulüm, vize kuyruklarından stadyum kapılarına kadar her alanda iliklere kadar hissedildi.
Hakem kararları ve yok olan güven
Teknolojik dönüşümle birlikte bu turnuvada yeşil saha adeta cihazlarla kontrol altına alınmıştı. Hakem kameraları, oyunun ritmini kayıt altına alan akıllı futbol topları ve üstün kamera sistemleri derken, oyunda hata payı neredeyse sıfıra indirilmiş görünüyordu. Ancak elbette ki kimse “Trump faktörünü” hesaba katmamıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, modern futbolda güven artık skordan çok daha değerli bir hale gelmiş durumda. Ancak Trump’ın, ABD’li oyuncu Folarin Balogun’un gördüğü kırmızı kartı iptal ettirmek için bizzat devreye girdiğine dair övünç dolu açıklamaları turnuvaya bomba gibi düştü. Bu durum, oyunun kaderinin artık ev sahibi ülkenin güçlü liderinin iki dudağı arasında olacağını gösteriyordu. Bir devlet başkanının oyunun kurallarına doğrudan müdahale etmesi, tarafsız yargı inancını temelinden sarsan büyük bir skandaldı. Dolayısıyla FIFA’nın boyun eğerek aldığı bu “emsal karar”, turnuvanın geleceğini de ipotek altına almış oldu.
VAR (Video Yardımcı Hakem) teknolojisi teoride “mükemmellik” vaat etse de pratikte güvensizliği daha da derinleştirdi. Goldblatt’ın da vurguladığı gibi asıl sorun teknolojinin başarısızlığı değil, toplumdaki “tarafsız kurum” algısının çöküşünün açık bir dışavurumuydu. Gelinen noktada taraftarlar, VAR sisteminin verdiği tartışmalı kararları artık birer hata veya “iyi niyetli bir yanılma” olarak değil; yukarıdan gelen bir emir ya da bir komplo olarak görmeye başladı. Mısır-Arjantin maçındaki tartışmalı kararların ardından yükselen “FIFA, Messi’yi koruyor” feryatları, bu kurumsal çürümüşlüğün en somut göstergesiydi.
Tüm bu kurumsal yozlaşmaya ve siyasi baskılara rağmen; hem futbol hem de taraftarlar bu gidişata direnç göstermeyi sürdürdü. Jeopolitik krizlerin derinleştiği, devletlerin birbirine düşman kesildiği ve sınırların tel örgülerle tahkim edildiği bir dünyada, halklar düzeyinde yeşeren bağlar bu turnuvanın en büyük tesellisi oldu.
Meksika’nın sınır şehri Tijuana, İran milli takımını adeta kendi evladı gibi bağrına bastı. Meksikalı taraftarların “İranlılar Meksikalıdır, onlar bizim kardeşimizdir” tezahüratları, performatif zulmün ve siyasi meşruiyet arayışının futbolun ruhunu tamamen öldüremediğini gösteren bir direniş nişanesiydi. Benzer bir hikâye ABD’de, Kansas’ın Lawrence kentinde de yaşandı. Cezayirli taraftarlar ile yerel halk arasında kurulan gönül köprüsü, oyunun sınır tanımaz neşesinin en güzel kanıtıydı. Keza turnuvanın şampiyonu İspanya başta olmak üzere birçok takımın Filistin ile gösterdiği dayanışma ve Lamine Yamal’ın dalgalandırdığı Filistin bayrağı, bu turnuvadan aklımızda kalan en anlamlı anlardandı.
Bu anlar, stadyumların sadece sportif mekânlar olmadığını, aynı zamanda “kendimizin daha iyi bir versiyonunu görebileceğimiz yerler” olduğunu herkese hatırlattı. Duruma bu çerçeveden bakan Goldblatt şu çarpıcı yorumu yapıyor:
Futbol, böylesine çirkin bir dünyada direniş, meydan okuma, neşe ve güzellik anları yaratma konusunda olağanüstü bir kapasiteye sahip.
Reform ve Uluslararası hukuk
Infantino’nun uluslararası futbol camiasındaki denetimsiz hükümranlığı ve FIFA’nın İsviçre merkezli, şeffaflıktan uzak “yeraltı dünyası”, oyunun geleceği için en büyük tehdidi oluşturuyor. 2030 ve özellikle 2034 (Suudi Arabistan) Dünya Kupaları öncesinde, bu kurumsal yapının kökten değişmesi artık elzem bir hal aldı.
Bu noktada direnişin en somut örneği UEFA’dan geldi. Trump ve FIFA iş birliğiyle ABD’ye girişi engellenen Somalili hakem Omar Artan’a sahip çıkan UEFA, kendisini Avrupa Süper Kupa finalini yönetmesi için görevlendirdi. Bu hamle, FIFA’nın otoriterliğine karşı atılmış net bir tokat olarak görülebilir. Ancak bireysel ve kurumsal düzeydeki bu tür tekil tepkiler ne yazık ki yetersiz kalıyor. Bu çerçevede, yapısal dönüşüm için bazı kritik adımların acilen atılması gerekiyor.
Öncelikle FIFA, “vagonu İsviçre’ye bağlı ama rayları kendi döşeyen” o dokunulmaz statüsünden çıkarılmalıdır. “Reboot FIFA” kampanyasının da savunduğu gibi, organizasyon derhal anlamlı ve işlevsel bir uluslararası denetim mekanizmasına tabi tutulmalı. Bununla birlikte, FIFA’nın ekonomik ve sportif merkezinin Avrupa olduğu göz önüne alındığında; Avrupa Parlamentosu’nun demokratik bir baskı aracı olarak devreye girmesi ve FIFA’nın şeffaflık standartlarını yükseltmeye zorlanması şart.
Ayrıca başkanlık makamının kişiselleşmesini ve tek adamlaşmayı önlemek için anayasal düzeyde kesin kısıtlamalar getirilmeli. Her şeyden önemlisi, Infantino’nun 2034 planlarını bozacak sağlam bir hukuki çerçevenin acilen inşa edilmesi gerekiyor.
Kolektif neşenin korunması
Sonuç olarak, 2026 Dünya Kupası; futbolun hem en karanlık siyasi pazarlıklarını hem de en saf insani duygularını aynı aynada yansıtan tarihi bir turnuva oldu. Trump ve Infantino ikilisinin yarattığı o boğucu atmosfer bile, Tijuana sokaklarındaki neşeyi ya da Lawrence’taki beklenmedik dostluğu yok etmeye yetmedi.
Ancak bu kolektif neşenin gelecekte de var olabilmesi, taraftarların ve demokratik kurumların bu güzel oyuna sahip çıkma iradesine bağlı. Futbolun ruhunu siyasetçilerin, oligarkların ve yozlaşmış bürokratların elinden geri almak sadece bir spor mücadelesi değil, aynı zamanda kültürel bir direniş anlamına geliyor. Çünkü her şeye rağmen futbol, bu çirkin dünyada güzelliği, adaleti ve ortak neşeyi hâlâ savunabileceğimiz yegâne siperlerden biri.
Geleceğin Dünya Kupaları, ya yozlaşmış siyasetin ucuz bir şovuna dönüşecek ya da halkların birbirine “kardeşim” diyerek sarıldığı o büyük özgürlük meydanları olarak anılacaktır.

