Share This Article
Alex Hess | Çeviren: Tomris Güzelsoy
Yedi yıl önce, İngiltere’nin Kuzey Batısı’ndan iki takım Wembley Stadyumu’na giderek futbolun en unutulmaz hikâyelerinden birine sahne oldu. FA Cup Finali’nin son anlarında Ben Watson’ın müthiş kafa golü, mütevazı Wigan Athletic’e kupayı kazandırdı. Rakipleri ise yıldızlarla dolu, para gücüyle öne çıkan Manchester City idi; öyle ki City’nin yalnızca iki forvetinin maliyeti, Wigan’ın bütün kadrosunun dört katına denk geliyordu. Bu sahne, futbolun hâlâ masalsı sürprizler yaratabileceğini kanıtlıyordu. Fakat yalnızca üç gün sonra Wigan, Premier Lig’den küme düştü — ve o günden beri geri dönemedi.
COVID-19 krizinde bu adımı atmak zorunda kalan İngiltere’deki ilk profesyonel kulüp oldular. İflastan bir yıl önce kulüp 9,2 milyon sterlin net zarar açıklamıştı. Wigan Athletic FC’ın iflasını kamuoyuna duyurduğu gün ise Manchester City, gözden çıkarılmış bir orta saha oyuncusunu 45 milyon sterline (2 milyar 521 milyon TL) sattığını açıkladı.
Servet uçurumu
İngiltere’nin Kuzey Batısı futbol jargonuyla söylersek, gerçek bir “futbol mabedi.” Yaklaşık yirmi beş profesyonel kulübe ev sahipliği yapan bölgede yer alan Greater Manchester’da sadece yedi kulüp bulunuyor. 1888’de kurulan ilk Futbol Ligi’nin yarısı, altı Lancashire takımından oluşuyordu. Hatta bir grup Lancashire’lı değirmenci, 1880’lerde gidip Dinamo Moskova’yı kurmuştu.
Wigan Athletic FC’ın çöküşü, bölgedeki birçok kulübün yaşadığı acı ve ani sonlardan yalnızca biri. Geçen sezon, uzun yıllar Premier Lig’in gediklisi olan ve bir dönem Avrupa kupalarında da boy gösteren Bolton Wanderers, beş yıllık mali çalkantının ardından iflas etti ve kendini League Two’da buldu. 1995’te Premier Lig şampiyonu olan Blackburn Rovers ise son on yılda adeta serbest düşüş yaşıyor; bir ara üçüncü lige kadar indi ve geçtiğimiz yıl rekor düzeyde zarar açıkladı.
1992’de Premier Lig’in kurucu üyelerinden Oldham Athletic, geçen yıl kıl payı iflastan kurtuldu. Ancak hâlen dördüncü ligde mücadele ediyor ve ayakta kalmak için büyük sıkıntı çekiyor. 1990’larda Lig Kupası yarı finaline kadar yükselen Stockport County de 2009’da iflas ederek mali bataklığa saplandı ve alt liglerin karanlığına gömüldü.
Blackpool’un hikâyesi biraz daha geç başladı. 2010–11 sezonunda Premier Lig’de oynayan kulüp, 2016’da League Two’ya kadar düştü. Son dönemde yeniden League One’a yükselmiş olsalar da, 2019’da Yüksek Mahkeme kararıyla kayyuma devredildiler ve ekonomik gelecekleri hâlâ belirsiz.
Macclesfield Town da geçen yıl mali krizin eşiğine sürüklendi. Şimdilik varlıklarını sürdürüyorlar; ancak oyuncularının defalarca maaş alamadığı oldu ve kulübün tamamen yok olması hâlâ güçlü bir ihtimal. Öyle ki, Futbol Ligi’ne sunmak üzere bir iş planı hazırlamaları gerekiyor.
En dramatik örnek ise 134 yıllık geçmişi olan, iki kez FA Cup’ı kazanmış Bury FC… Geçen yaz iflas ederek Futbol Ligi’nden ihraç edildiler. Bury hâlâ kâğıt üzerinde bir kulüp olarak var olsa da, bu durumun çok uzun sürmesi beklenmiyor.
Zayıf kulüpler giderek “günü kurtarmaya çalışan” bir hayat sürdürmeye başladı. Premier Lig’in kurulduğu 1992 sonuna kadar İngiliz futbolunda yalnızca on kulüp iflas nedeniyle devredilmişti. O tarihten bu yana bu sayı elli dörde çıktı; 2010’dan beri beş kulüp tamamen feshedildi. Eskiden bir kulübün tamamen yok olması imkansızdı. Şimdi ise pek çokları için bu ihtimal oldukça ciddi boyutlarda.
Dolayısıyla kuzey yarım kürede futbolun hali, aslında İngiliz futbolunun genel tablosuyla benzerlikler taşıyor: büyük şehirlerin lehine, çarpıcı biçimde dengesiz; küçük ve dar gelirli kulüpleri ise son yüzyılda yukarıya çıkma hayallerini bırakıp, sadece yıldan yıla hayatta kalmaya çalıştığı bir düzenin içinde debeleniyor! Peki, işler nasıl bu noktaya geldi?
80’li yıllarda başlayan dönüşüm
İngiltere’de modern futbol gün geçtikçe bozulmasının arka planında, kuşkusuz 1980’ler ve 1990’larda iktidarda olan Margaret Thatcher, John Major ve Tony Blair hükümetleri var. Thatcher, meşhur politikalarıyla finans sektörünü serbest bıraktı, kamu iktisadi teşebbüslerini dağıttı ve sermayenin serbest dolaşımını savundu — ardılları da bu çizgiyi sürdürdü. İşte bu politikalar, futbolun kapitalist düzenin çarkları içinde çözülüşünü hızlandırdı.
İngiliz futbolu için dönüm noktası, 1983’te Futbol Federasyonu’nun kulüplerin yöneticilerine ödeme yapılmasını yasaklayan kuralı kaldırmasıyla geldi. Bu değişiklik, kulüplerin borsaya açılmasının ve hissedarların anında yüksek temettüler almasının önünü açtı. Ancak asıl kırılma 1992’de yaşandı: Ülkenin en üstteki 22 kulübü ayrılarak yeni bir lig kurdu ve akabinde Rupert Murdoch, BSkyB şirketiyle benzersiz bir televizyon yayın anlaşmasına imza attı.
Bu, futbolun zirvesine doğru para musluğunun açılması anlamını taşıyordu. İngiltere’nin canlı futbol yayınlarına olan doymak bilmez iştahı sayesinde bu akış her yeni sözleşmeyle daha da büyüdü. (1992’de Sky, lig maçlarını yayınlamak için yılda 61 milyon sterlin ödüyordu; son hesaplamalarda yayın haklarının değeri sezon başına 3 milyar sterline ulaştı.)
Böylece İngiliz futbolunda sermaye egemenliği resmen başlamış oldu. Zenginlik, dünyanın en iyi oyuncularını Premier Lig’e çekti; bu da dünyanın en zengin adamlarının dikkatini üzerine topladı. 2003 yazında Rus oligark Roman Abramovich, helikopteriyle Batı Londra semalarında uçarken gözüne bir stadyum ilişti. Haftalar içinde Chelsea’nin sahibi oldu ve İngiliz futbol kulüplerini adeta Kensington’daki bir lüks çatı katı dairesine dönüştüren dönem başladı: En yüksek teklifi verenin satın aldığı statü sembolleri.
O günden bu yana kulüp yönetim odaları, türlü şöhret peşinde koşanlarla, varlık yağmacılarına ev sahipliği yaptı. Abramovich’in gelişinin üzerinden on yedi yıl geçti; o zamandan beri neredeyse her kulüp yeni bir sahip kazandı. Çoğu milyarder, bir kısmı yurtdışında yaşıyor. Kimileri cömert bağışçılar çıktı, kimileri işini düzgün yapan iş insanları oldu, kimileri ise sadece kısa yoldan para kazanmanın peşindeydi — ve futbolda bu imkân fazlasıyla mevcut.
Premier Lig’in iş modelinin en önemli noktası ise, gelen paranın mümkün olduğunca dışarı çıkmaması. Yayın gelirleri tüm takımlara dağıtılıyor, ama zirvedekilere çok daha cömert davranılııyor. Ligin, alt kademelere destek olma gibi bir yükümlülüğü yok. Aşağıya doğru tek akan para, Premier Lig’den düşen kulüplere verilen “paraşüt ödemeleri”… Burada amaç takımların yeniden geri dönmesini kolaylaştırmak.
Dolayısıyla, ikinci ligdeki kulüplerin cam tavanı kırıp yukarıya çıkması oldukça zor. İki, üç hatta dört lig aşağıdaki kulüpler içinse imkânsız. Büyük kara film Out of the Past’te Robert Mitchum’un dediği gibi:
Kazanmanın bir yolu yok. Sadece daha yavaş kaybetmenin yolları var.

Kasvetli bir gelecek
Yükselmeyi hedefleyen kulüpler çoğu zaman bir “para babasına” sarılmakta çareyi bukmaktadır. Elbette burada ciddi bir denetimle de karşılaşılmaz. Durum böyle olunca, gösterişli ama temeli boş “para babalarının” gerçek yüzleri ortaya çıktığında kulüpler mali uçuruma sürüklenir.
Üstelik bu para babalarının yalnızca iş dünyasında değil, başka sektörlerde de karneleri oldukça zayıftır. Testi geçenler arasında Mike Ashley var; bir başka isim, binlerce yargısız infazla suçlanan eski Tayland başbakanı Thaksin Shinawatra. İnsan Hakları İzleme Örgütü onu “insan haklarını en vahim biçimde ihlal edenlerden biri” diye tanımlıyor.
Premier Lig kulübü satın almaya yönelen en son yabancı yatırımcılar ise Suudi hanedanı. Onlar da baskı, işkence, keyfi tutuklama ve gazeteci Cemal Kaşıkçı‘nın Suudi konsolosluğunda öldürülmesini tertiplemekle suçlanıyor. Buna rağmen, başvurularının onaylanması bekleniyor.
Ancak bireysel sahipleri istisna gibi göstermek hatalı olur. Macclesfield, Blackpool, Bury, Blackburn, Stockport, Bolton ve Wigan’ın yaşadığı krizler, her defasında kulüp sahiplerinin özel uygulamalarına bağlandı; bu isimler çoğu kez nefretin odağına oturdu — ve çoğu zaman bunu hak ettiler. Fakat meseleleri yalnızca kişilere indirgemek, bu krizlerin yapısal gerçeğini görmezden gelmek demek.
Premier Lig, dengesiz televizyon anlaşmaları ve dizginsiz ticarileşmenin İngiliz futboluna etkilerini dikkate almamış görünüyor. 2010’da dönemin CEO’su Richard Scudamore, kulüpleri etkileyen mali krizler hakkında şöyle demişti:
Lig tarafından üretilen merkezî gelir miktarı göz önüne alındığında, bir kulübün mali idareye devredilmesi ancak ve ancak berbat, kötü yönetim sonucu olabilir. Kimse Premier Lig’in kulüpleri yönetmesini istemez; kulüpleri yönetmek tamamen sahiplerinin işidir.
‘Taraftara garanti edebileceğimiz şey, yok olup gitmeyeceğimiz!’
Eşitsizlik bugün Britanya’nın en belirleyici özelliği haline geldi. Sözde “kemer sıkma” döneminden bu yana çocuk işçilik rekor seviyelere yükseldi, evsizlik ise yüzde 250 arttı.
Zenginler açısından tablo çok farklı. Blair hükümeti döneminde servetlerini ikiye katlayan Britanya’nın süper zenginleri, artık öyle bir noktaya ulaştı ki ülkenin en varlıklı altı kişisi, en alttaki 13 milyon kişinin toplam servetine eşit varlık kontrol ediyor. Aynı dönemde “büyük altı” banka — Lloyds, Nationwide, RBS, Santander, Barclays ve HSBC — finans krizinin ardından, o felaketi yaratan kötü yönetimlerine rağmen, mortgage piyasasının yüzde 70’ini ele geçirecek şekilde ayağa kalktı.
Premier Lig’in kendi “büyük altılısı” da aynı durumda: Son veriler, Manchester United, Manchester City, Tottenham, Chelsea, Arsenal ve Liverpool’un toplam gelirlerinin, ilk dört ligdeki diğer 86 kulübün toplamıyla neredeyse birebir aynı olduğunu gösteriyor. Bu yeni tablo hiç de iç açıcı değil: Bu kulüpler tarihte görülmemiş bir hızla galibiyetleri topluyor, kupaları aralarında paylaşıyor; geriye kalanlar ise yalnızca ligde tutunmaya çalışıyor.
Rekabetçilik efsanesi, Wigan’ın FA Cup zaferi ya da Leicester’ın 5 bin’e 1 ihtimalli şampiyonluğu gibi nadir olaylarla ayakta tutuluyor. Ancak bu tür örnekler her geçen gün azalıyor ve maskenin düştüğü açıkça görülüyor. Premier Lig dışında — ve büyük şehirlerin uzağında — sadece tutunmanın bile büyük gelir getirmediği yerde, mali yok oluş ihtimali giderek daha somut hale geliyor.
Premier Lig’in altındaki üç ligde yer alan kulüplerin dörtte birinden fazlası son yıllarda iflas veya fesih talepleriyle karşı karşıya kaldı. Küçük kulüplerin tamamen maç günü gelirlerine bağımlı olduğu düşünüldüğünde, COVID-19 krizi bu tehdidi daha da arttırmıştı.
Son üç yılda iflas eden İngiliz kulüplerinin tamamı aynı bölgeden, yalnızca 14 kilometrelik dar bir çemberin içinden çıktı. Wigan, geçtiğimiz çarşambaya kadar sahada parlak bir form grafiği yakalamış, işlerin yoluna girdiği düşünülüyordu.
Bazı kulüpler için saha içi ile saha dışı meseleleri birbirinden ayırmak gerçekten kolay değil. Wigan menajeri şunları söyledi: “Bugün bizim için çok zorlu bir gündü. Taraftarlara garanti edebileceğimiz tek şey, yere düşüp yok olup gitmeyeceğimizdir.” Sahadaki oyuncular savaşmaya devam edecek olabilir — ama giderek daha açık bir şekilde, onların etrafında bir şeyler gerçekten yok oluyor.
Bu yazı, Jacobin dergisinde yayımlanan “How Capitalism Changed Football for the Worse” başlıklı makaleden çevrilmiştir.

