Share This Article
Bana o karmaşık adamı anlat.
Ey ilham perisi, Truva’nın kutsal kentini yerle bir ettikten sonra
nasıl savrulduğunu, nasıl kaybolduğunu anlat.
Emily Wilson, 2017 yılında yayımlanan ve büyük yankı uyandıran “Odysseia” çevirisine bu sözlerle başlıyor. Homeros‘un ilk sözcüğü olan “polytropos”, yüzyıllar boyunca “kurnaz”, “çok becerikli”, “bin bir hile bilen” ya da “çeşitli yolları olan adam” diye çevrildi. Wilson ise bu geleneği bozarak tek bir kelime seçiyor: “karmaşık.”
Üç bin yıldır yaşayan bu destanın sırrı tam burada yatıyor olabilir.
Çünkü Odysseus hiçbir zaman yalnızca Truva’dan İthaka’ya dönmeye çalışan bir savaşçı olmadı. O, insanın kendisine dönüş yolunu kaybetmesinin ilk büyük hikâyesiydi.
Yüzyıllar sonra Konstantinos Kavafis de aynı destana başka bir yerden bakacaktı. “İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman, dile ki uzun sürsün yolculuğun,” diye yazıyordu şair. Lestrigonlardan, Kikloplardan ya da öfkeli Poseidon’dan korkmamayı öğütlüyor, çünkü insan onları ancak kendi ruhunda taşıyorsa karşısında bulacağını söylüyordu. Kavafis için İthaka hiçbir zaman yalnızca varılacak bir ada değildi. Yolculuğun insanı dönüştürmesinin adıydı.
Modernizm de bu soruyu başka bir dille sordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından T. S. Eliot, “Çorak Ülke”de parçalanmış bir dünyanın ortasında yönünü kaybetmiş insanı anlatıyordu. Çorak toprak, aslında eve dönemeyen modern insanın zihniydi. Eliot’ın hayranlıkla söz ettiği James Joyce ise “Ulysses”te Odysseus’u Dublin sokaklarında yeniden dolaştırarak antik miti modern hayatın içine yerleştiriyordu. Eliot bu yaklaşımı “mitik yöntem” diye tanımlayacaktı: Modern dünyanın dağılmış anlamını kavrayabilmek için eski mitleri yeniden okumak.
Belki de bu yüzden “Odysseia”, canavarların, tanrıların ve denizlerin destanı olmaktan çok, insanın kendi iç labirentinde kaybolmasının hikâyesidir. Homeros’tan Kavafis’e, Joyce’tan Eliot’a uzanan bu çizgide değişmeyen tek şey, insanın eve dönüş arzusudur. Değişen yalnızca o yolculuğun geçtiği coğrafyadır.
Christopher Nolan‘ın “Odysseus” uyarlaması da tam bu noktadan güç kazanıyor.
Film üzerine yapılan ilk yorumların önemli bir kısmı, beklendiği gibi ölçeğe odaklandı: IMAX kameralarıyla çekilen devasa sahneler, yüz milyonlarca dolarlık prodüksiyon, Matt Damon‘ın Odysseus’u, Lupita Nyong’o‘nun Helen’i, Anne Hathaway‘in Penelope’si, Robert Pattinson‘ın Antinous’u, Charlize Theron‘un Kalypso’su ve Zendaya’nın Athena’sı… Oysa bu faktörler filmi asıl ilginç kılan unsurlar değil.
Nolan’ın yaptığı şey, Batı edebiyatının en eski “eve dönüş” hikâyesini alıp onu 21. yüzyıl insanının kaybolmuşluğu üzerine düşündüren yeni bir mite dönüştürmek. Ancak Nolan’ın filmi doğrudan bunun üzerine kurulmuş değil.
Ama tam da bu yüzden bunun hakkında.
Çünkü büyük sanat eserleri çağlar boyunca değişmeyen insan hâllerini anlatır. “Odysseia” üç bin yıldır aynı sorunun peşindedir:
İnsan eve döndüğünde gerçekten eve dönmüş olur mu?
Nolan’ın filmi de bu soruya yeni bir cevap vermeye çalışmıyor. Aksine, Homeros’un bıraktığı yerden devam ederek bize şunu hatırlatıyor: Bazen en uzun yolculuk, denizleri aşmak değil, insanın yıllar sonra kendi içine dönebilmeyi öğrenmesidir.
Christopher Nolan’ın miti
Savaş on yıl sürer. Odysseus’un eve dönüşü de on yıl. Ancak Homeros’un asıl ilgilendiği şey geçen yirmi yılın kronolojisi değil, bu yirmi yılın bir insanı nasıl değiştirdiğidir. Bugün buna travma sonrası stres bozukluğu diyoruz. Homeros’un elinde böyle bir kavram yoktu ama savaşın insanın üzerinde bıraktığı görünmez yükü sezmişti. Odysseus’un eve dönememesinin nedeni yalnızca Poseidon’un öfkesi değildir. Yolunu kesen engellerin bir kısmı denizin ortasında, bir kısmı ise kendi zihnindedir.

Hollywood’un en büyük isimlerinden bazıları Nolan’ın filminde yer alıyor; bunlar arasında Odysseus rolünde Matt Damon, oğlu Telemakhos rolünde Tom Holland, karısı Penelope rolünde Anne Hathaway, Odysseus’un rakibi ve Penelope’nin talibi Antinous rolünde Robert Pattinson, tanrıça Athena rolünde Zendaya, deniz cadısı Calypso rolünde Charlize Theron, Sparta kralı Menelaus rolünde Jon Bernthal, Menelaus’un kardeşi Agamemnon rolünde Benny Safdie bulunuyor.
Christopher Nolan‘ın yorumu tam da bu noktada çağdaşlaşıyor. Yönetmen, Homeros’un destanını bugüne taşırken onu baştan yazmıyor, onu bugünün bakışıyla yeniden okuyor. Tanrılar, canavarlar ve denizler hikâyede yerini koruyor. Ancak filmin ağırlık merkezi, İthaka’ya uzanan deniz yolculuğundan çok savaştan dönen bir adamın iç dünyasına kayıyor.
Bu nedenle filmde Poseidon’un gazabı kadar suçluluk, pişmanlık ve savaşın bitmesine rağmen sona ermeyen hesaplaşma da belirleyici hâle geliyor. Odysseus’un karşısına çıkan yaratıklar bazen gerçek, bazen sembolik, bazen de bu iki ihtimal arasında bırakılıyor. Nolan bunları açıklamaya çalışmıyor, hangisinin “gerçek” olduğuna dair kesin bir cevap vermiyor. Film de tam bu belirsizlikten güç alıyor.
Bu tercih, yönetmenin filmografisi düşünüldüğünde dikkat çekici. Çünkü Nolan sineması bugüne kadar çoğunlukla bilinmeyeni açıklama arzusu üzerine kuruluydu. “Memento” hafızayı bir yapboz gibi çözüyor, “The Prestige” sihrin ardındaki mekanizmayı gösteriyor, “Inception” rüyaları kuralları olan mimari yapılara dönüştürüyor, “Interstellar” ise metafizik soruları fizik üzerinden tartışıyordu. Fantastik olanın bile sonunda rasyonel bir açıklaması vardı.
Bu yüzden birçok kişi “Odysseus”un da aynı yolu izlemesini bekliyordu. Kiklop’un psikolojik bir metafora, Athena’nın yalnızca vicdanın sembolüne, sirenlerin ise zihinsel yanılsamalara dönüşeceği düşünülüyordu.
Nolan bu beklentiyi boşa çıkarıyor. Mitolojik dünyayı rasyonelleştirmiyor. Kiklop gerçekten Kiklop, Kirke gerçekten büyücü, Athena gerçekten tanrıça olarak kalıyor. Aynı zamanda bütün bu figürlerin Odysseus’un korkularını, arzularını ve pişmanlıklarını da yansıtabileceğini hissettiriyor. Film bu iki okuma arasında bilinçli olarak gidip geliyor ve birini diğerine üstün tutmuyor.
Bu yaklaşım aslında Homeros’un metnine de uzak değil. Antik dünyada tanrılar, kader ve insan psikolojisi birbirinden kesin çizgilerle ayrılmazdı. İlahi müdahale ile insanın iç dünyası aynı anlatının parçalarıydı. Nolan’ın başarısı da burada ortaya çıkıyor. Modern psikolojiyi destanın üzerine yapıştırmıyor, destanın çok katmanlı yapısını bugünün seyircisinin okuyabileceği bir dile çeviriyor.
Belki de bu nedenle “Odysseus”, Nolan’ın bugüne kadarki “en az açıklayan” filmi. Yönetmen ilk kez bütün cevapları vermek yerine bazı soruları açık bırakmayı tercih ediyor.
Homeros’tan Hollywood’a
Filmin en ilginç tartışmalarından biri de Christopher Nolan‘ın Homeros’u ne ölçüde Amerikanlaştırdığı sorusu. Bu dönüşüm olay örgüsünde değil, karakterin psikolojisinde ortaya çıkıyor.
Homeros’un Odysseus‘u bugünün ölçütleriyle “iyi” bir kahraman değildir. Kimliğini gizler, yalan söyler, aldatır, manipüle eder ve gerektiğinde her yolu dener. Onu özel kılan cesaretinden çok zekâsıdır. Antik Yunan dünyasında bunlar kusur değil, hayatta kalmanın ve liderliğin göstergesidir.
Nolan’ın Odysseus‘u ise farklı bir yere oturuyor. Matt Damon‘ın canlandırdığı karakter yalnızca aklıyla değil, vicdanıyla da tanımlanıyor. Truva’da verdiği kararların yükünü taşıyor, savaşın sonuçlarıyla hesaplaşıyor ve eve dönüş yolculuğu giderek fiziksel olmaktan çıkıp ahlaki bir yüzleşmeye dönüşüyor. Artık mesele yalnızca İthaka’ya varmak değil, geçmişiyle yaşayabilecek bir insana dönüşebilmek.
Bu yaklaşım, Hollywood’un özellikle Vietnam sonrası geliştirdiği savaş anlatılarıyla da örtüşüyor. Cepheden dönen asker artık zafer kazanan bir kahraman değil, yaşadıklarıyla yaşamaya çalışan bir karakter olarak anlatılıyor. Nolan’ın Odysseus‘u da bu geleneğin devamı gibi okunabilir. Poseidon’dan kaçmaya çalışan bir denizci olduğu kadar, savaşın zihninde bıraktığı izlerden kurtulmaya çalışan bir adamdır.
Bu tercih destanı bugünün seyircisine yaklaştırıyor. Aynı zamanda onu dönüştürüyor. Homeros’un dünyasında karakterlerin kaderini tanrılar, onur ve toplumsal düzen belirlerken, Nolan’ın filminde ağırlık merkezi bireyin iç dünyasına kayıyor. Bu nedenle film zaman zaman Antik Yunan’dan çok çağdaş Amerikan sinemasının psikolojik anlatı geleneğine yakın hissediliyor.
Bu dönüşüm Penelope karakterinde de görülüyor. Popüler kültürde çoğu zaman yalnızca bekleyen eş olarak anılan Penelope, Homeros’un metninde son derece stratejik bir figürdür. Taliplerini yıllarca oyalamak için ördüğü kefeni her gece sökmesi yalnızca bir hile değil, zamanı kontrol etme biçimidir.

Nolan bu yönü büyük ölçüde koruyor. Anne Hathaway’in performansı karakteri yüksek sesli çıkışlarla değil, sabır ve direnç üzerinden kuruyor. Film böylece Penelope’yi pasif bir bekleyenden çok, İthaka’daki düzeni ayakta tutan kişi olarak konumlandırıyor.
Matt Damon da ilk bakışta beklenmedik görünen bir tercih olmasına rağmen filmin en güçlü yanlarından biri hâline geliyor. Kariyeri boyunca daha çok güvenilir ve sıradan Amerikalı karakterleri canlandıran Damon, burada kahramanlığını gösterişli konuşmalardan ziyade yüzündeki yorgunluk ve bedenindeki ağırlıktan kuruyor. Nolan’ın ilgisini çeken Odysseus, genç ve kurnaz savaşçı değil, uzun yılların yükünü taşıyan bir adam. Damon da bunu büyük jestlerle değil, küçük ayrıntılarla hissettiriyor.
Filmin görsel dünyası ise Nolan’ın kariyerindeki en etkileyici işlerden biri. Hoyte van Hoytema’nın görüntü yönetimi Akdeniz’i tarihsel bir dekor gibi kullanmıyor, deniz karakterlerin ruh hâlini yansıtan aktif bir unsura dönüşüyor. IMAX formatı yalnızca görkem üretmek için değil, insan ile doğa arasındaki ölçek farkını hissettirmek için de kullanılıyor. Ludwig Göransson‘un müzikleri de aynı etkiyi güçlendiriyor. Özellikle Truva Atı, Kiklop ve yeraltı dünyası sekanslarında anlatının ritmini belirleyen temel unsurlardan biri hâline geliyor.
Ancak “Odysseus”u yalnızca teknik başarısı üzerinden değerlendirmek eksik olur. Filmin esas gücü, Homeros’un üç bin yıllık metnini bugünün savaş, travma ve kimlik tartışmalarıyla ilişki kurabilecek bir anlatıya dönüştürebilmesinde yatıyor. Nolan kimi zaman destandan uzaklaşıyor, kimi zaman onu belirgin biçimde Hollywood geleneğine yaklaştırıyor. Ama bunu yaparken hikâyenin temel sorusunu koruyor: Uzun bir yolculuğun sonunda insan gerçekten eski hayatına dönebilir mi?
Bütün bunlara rağmen filmin Nolan sinemasına özgü bazı sınırlılıkları da var. Yönetmen, kariyeri boyunca fikirlerle karakterler arasında tercih yapmak zorunda kaldığında çoğu zaman fikirleri öne çıkardı. “Odysseus” da bu açıdan tamamen farklı bir yerde durmuyor.
Bu durum özellikle yan karakterlerde hissediliyor. Athena zaman zaman bağımsız bir karakterden çok Odysseus’un vicdanını temsil eden sembolik bir figür gibi işlev görüyor. Helen ile Klytaimnestra arasındaki ilişki ilginç olsa da yeterince derinleşemiyor. Zendaya, Charlize Theron ve Lupita Nyong‘o’nun varlığı filme güç katıyor ancak senaryo onların temsil ettiği fikirlerle, karakterlerinden daha fazla ilgileniyor.
Bu durum bazı izleyiciler için duygusal bir mesafe yaratabilir. Başkaları ise bunu Nolan sinemasının ayırt edici özelliği olarak görecektir. Yönetmenin kamerası çoğu zaman insanların yüzlerinden çok düşüncelerin peşinden gidiyor ve “Odysseus” da bu eğilimi tamamen terk etmiyor.
Yine de film sona erdiğinde akılda kalan ilk şey Truva Atı, Kiklop ya da savaş sahneleri olmuyor. Geriye, uzun yıllardan sonra evine yaklaşan yaşlı bir adamın görüntüsü kalıyor.
Çünkü “Odysseus”, aslında eve dönüşün değil, dönüşün insanı nasıl değiştirdiğinin hikâyesi.
Herakleitos’un söylediği gibi, insan aynı nehirden iki kez geçemez. Çünkü ne nehir aynıdır ne de onu geçen insan. Homeros’un destanı da tam olarak bunun üzerine kurulu. Yolculuk boyunca değişen yalnızca coğrafya değil, İthaka da değişiyor, Penelope de Telemakhos da. En çok değişen ise Odysseus’un kendisi.
Belki de büyük destanların gücü tam burada yatıyor. Her kuşak onları kendi kaygılarıyla yeniden okuyor, kendi çağının korkularını ve umutlarını onların içine yerleştiriyor. Nolan da Homeros’u yeniden yazmıyor, onunla tartışıyor. Tanrıların yerini psikolojinin, kaderin yerini travmanın, kahramanlığın yerini kırılganlığın aldığı bir dünyada “Odysseia”nın neden hâlâ anlatılmaya değer olduğunu sorguluyor.
Filmin sonunda izleyicinin yanında götürdüğü şey kesin bir cevap değil, eski bir sorunun yeni bir biçimi oluyor: Eve dönmek gerçekten mümkün mü, yoksa bütün yolculuklar insanı, eninde sonunda, yalnızca kendisiyle mi karşılaştırıyor?

