Share This Article
Günümüz sinema dünyası, iklim değişikliği, savaşlar ve salgınlar gibi sürekli felaket senaryolarıyla adeta bir “kıyamet yorgunluğu” (apocalypse fatigue) içinde kıvranıyor. Beyaz perdeye her baktığımızda, ya küresel ısınmanın sular altında bıraktığı şehirleri ya da nükleer kışın dondurduğu insanları görüyoruz.
Bu anlatıların çoğu, insanlığın sonunu kaçınılmaz bir trajedi, bir tür hak edilmiş nihilizm olarak sunuyor. Ancak Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi), bu karanlık atmosferin ortasında birden aydınlanıyor. Güneşin, kontrolümüz dışındaki mikroskobik bir organizma tarafından yavaş yavaş “tüketildiği” ve dünyayı dondurucu bir karanlığa sürüklediği bu distopyada, şaşırtıcı olan şey felaketin boyutu değil, filmin bu felakete verdiği cevap: Katıksız bir iyimserlik.
Project Hail Mary, sadece bir uzay gemisinde geçen hayatta kalma mücadelesi değil; aynı zamanda modern insanın içine düştüğü o kolektif depresyona karşı reçete edilen, bilimsel merakla tatlandırılmış bir “kendini iyi hisset” (feel-good) ilacı.
Film, dünyanın sadece bir kaynak deposu değil, her bir kumsalı ve yaprağıyla kurtarılmaya değer bir “ev” olduğunu hatırlatırken, izleyiciye tam da şu an ihtiyacımız olan o sarsılmaz dayanışma ruhunu aşılıyor. Peki, bu denli ciddi bir felaket senaryosu nasıl oluyor da izleyiciyi salondan bir gülümsemeyle uğurluyor? Cevap, filmin o keskin ve riskli ton değişimlerinde gizli.
Felaket senaryosu mu, komedi mi?
Film, bizi karşılayan o klostrofobik sessizlikle aslında bir ters köşe yapıyor. Ryland Grace (Ryan Gosling), bir uzay aracında, kime ait olduğunu bilmediği iki cesetle ve tamamen silinmiş bir hafızayla uyandığında, karşımızda ciddi bir amnezi gerilimi var sanıyoruz. Grace’in göğsünden bir solunum tüpünü öğürerek çıkarması, göğsüne kadar inen kirli ve bakımsız sakalı ve düştüğü o derin panik hali, izleyiciyi ağır bir dramaya hazırlıyor. Ancak yönetmen koltuğunda The LEGO Movie ve 21 Jump Street gibi işlerden tanıdığımız Phil Lord ve Christopher Miller ikilisi oturunca, o “ciddi” hava yerini kısa sürede muzip bir enerjiye bırakıyor.
Film, bir noktadan sonra galaksiler arası bir “buddy comedy”ye evriliyor ki, 2 saat 36 dakikalık süre içinde bu tempo bir an bile düşmüyor. Bu türler arası geçiş, filmi sıradan bir bilim kurgu olmaktan çıkarıp, farklı damak tatlarına hitap eden devasa bir kazana dönüştürüyor. Filmle ilgili eleştirmenlerin yorumlarını okuduğumuzda bu konuda oldukça yerinde bir tespit gözüme çarptı:
Çocuk filmleri, aksiyon-macera, kıyamet günü bilim kurgusu, yetişkinler için komedi ve bir tutam korku öğesinin hepsinin bir arada harmanlandığı, ‘karışık bir eğlence yahnisi’ ile karşı karşıyayız.
Bu neşeli ama “dağınık” yahninin en etkileyici aroması ise kuşkusuz, “Kenergy”yi bilimsel formüllerle birleştiren başrol oyuncumuzdan geliyor.

Film yıldızı cazibesi
Ryan Gosling, son yıllarda üzerine yapışan o “yakışıklı ezik” imajını Ryland Grace karakterine de taşımış. Grace’i ilk gördüğümüzde karşımızda bir aksiyon kahramanı değil, Clark Kent benzeri gözlükleri ve hafif mahcup tavırlarıyla bir ortaokul öğretmenini andırıyor.
Aslında o, radikal fikirleri yüzünden akademik çevreden aforoz edilmiş, hırslı profesörler tarafından dışlanmış dahi bir moleküler biyolog. Ancak Gosling, bu dahiyi canlandırırken karakterin o “herkes gibi olma” halini öyle bir koruyor ki, izleyici onun devasa uzay aracındaki yalnızlığını kendi yalnızlığı gibi hissediyor. Gosling’in film boyunca sergilediği o meşhur “film yıldızı cazibesi”, karakterin içine düştüğü intihar görevinin ağırlığını dengelerken, onu sempatik bir keşif yolcusuna dönüştürüyor.
Özellikle Gosling, cazibesini nasıl kalibre edeceğini ve aşırılıklarını nasıl dengeleyeceğini çok iyi biliyor, bu da izleyiciyi film boyunca filmde tutmaya yetiyor. Ryland Grace, dünyada hiçbir bağı olmayan, yalnız biri olduğu için bu göreve seçiliyor; ta ki bu mutlak yalnızlığı, sinema tarihinin en “tuhaf” varlığıyla bozulana dek.
Bir nesneden daha fazılası
Bilim kurgu tarihinde uzaylılarla temas denince akla ya Arrival’daki o huşu uyandıran, dinsel bir deneyimi andıran iletişim ya da Independence Day’deki gibi bir istila gelir. Project Hail Mary ise bu iki ucu da elinin tersiyle itiyor. Karşımıza, James Ortiz tarafından yönetilen ve seslendirilen, taş parçalarından yapılmış, yengeç veya örümcek benzeri bir yaratık olan Rocky çıkıyor.
Rocky, sadece teknik bir başarı değil, filmin kalbi. Rocky’nin Grace’in bilgisayar yazılımı aracılığıyla duyulan o “Hulkspeak” tadındaki konuşma tarzı, filmin en mizahi ve duygusal anlarını yaratıyor. Ayrıca filmin o “esprili” diline en iyi örnek, Rocky’nin eşinin adının Adrian olması. “Rocky ve Adrian”, evet, meşhur boksör filmine yapılan bu ve buna benzer muzip atıflar, filme farklı bir tat katıyor. Bu iki müttefiki bir araya getiren şey ise epik savaşlar değil, laboratuvar masasında çözülmesi gereken, insanlığı kurtaracak olan o devasa teknik bulmaca.

Ryland Grace, dünyada hiçbir bağı olmayan, yalnız biri olduğu için bu göreve seçiliyor; ta ki bu mutlak yalnızlığı, sinema tarihinin en “tuhaf” varlığıyla bozulana dek.
Birçok blockbuster yapım, düğümü çözmek için kahramanın eline bir silah veya kılıç verirken, Project Hail Mary kahramanının eline bir mikroskop ve bir not defteri veriyor. Filmin radikal duruşu tam olarak burada: Aksiyonu patlamalarla değil, bilimsel verilerin analiziyle yaratmak. Bu anlamda film, Interstellar’ın dünyayı gözden çıkarıp yeni koloniler kurma vizyonuna sert bir antitez sunuyor.
Interstellar “burası bitti, gidelim” derken, Project Hail Mary “burası hâlâ güzel ve kurtarmak için zekâmızı kullanmalıyız” diyor. Bilim burada bir rekabet aracı değil, türler arası bir barış köprüsü olarak konumlandırılıyor. Film, laboratuvardaki bir keşfin, bir ordunun kazandığı zaferden daha epik olabileceğini kanıtlıyor.
Ancak bu bilimsel romantizmin arkasında, dünyayı bu göreve hazırlayan o demir yumruklu figürün varlığını unutmamak gerekiyor.
Sandra Hüller’in canlandırdığı Eva Stratt, filmin “yetişkin” tarafını temsil ediyor. Gosling ve Rocky’nin o neşeli, neredeyse çocuksu heyecanına karşılık Stratt, “soğuk ve taş yüzlü bir Alman teknokrat” olarak projenin dünyadaki ayağını yönetiyor. Stratt, etik olarak gri bölgelerde gezinen, insanlığın bekası için bireysel hakları veya ahlâki ikilemleri bir kenara itebilen saf bir pragmatist.
Hüller’in duygusuz ama kararlı performansı, filmin neşeli tonuna gerekli olan ciddiyeti katıyor. Onun karakteri sayesinde anlıyoruz ki, dünyayı kurtarmak sadece laboratuvarda hayal kurmakla değil, bazen de en zor kararları gözünü kırpmadan vermekle mümkün oluyor. Stratt’ın bu devasa operasyonu yönetmesinin tek bir sebebi var: Güneşi sömüren o görünmez ama amansız düşman.

Metaforik bir okuma
Filmin merkezindeki tehdit olan “Astrofaj”, güneşin radyasyonunu emerek küresel soğumaya neden olan bir mikroorganizma. Bu durum, günümüz iklim krizine dair çok net bir metafor sunuyor. Ancak film, bu felaketi “insanlığın hatası” olarak göstermek yerine dışsal bir tehdit olarak kurgulayarak, suçluluk duygusu yerine çözüm odaklı bir umudu tetikliyor. Yine de alt metinde, dünyanın kaynaklarını kendi kârları için sömüren “zenginler ve hırslı azınlık” yüzünden çevresel çöküşün hızlandığına dair ince göndermeler mevcut.
Film, neyi kaybetmek üzere olduğumuzu hatırlatmak için harika montajlar kullanıyor. Güneş ışığının yaprakların arasından süzülüşü, dalgaların kıyıya vuruşu gibi görüntülere, The Beatles, Neil Diamond ve hatta Dennis Wilson’ın solo albümünden seçilmiş o derin parçalar eşlik ediyor. Bu müzikal tercihler, filmin teknolojik soğukluğunu kırıp ona nostaljik bir hava katıyor kuşkusuz.
Finalde hissedilen o hafif “çocuksu” ton, aslında insanlığın geleceğine duyulan naif ama güçlü bir inancın yansıması. Gelecek, belki de Astrofajlar kadar karanlık görünebilir; ancak bu filmden almamız gereken ders net: Eğer yanımızda güvenebileceğimiz bir müttefik ve cebimizde bir parça bilim varsa, güneşin yeniden doğmasını sağlayabiliriz. Yeter ki bilimin elini tutmayı seçelim!
Project Hail Mary, son sahnesindeki o hafif “çocuk programı” havasına rağmen, son yılların en zihin açıcı ve yürek ısıtan bilim kurgularından biri.

