Share This Article
Emily Dickinson, “Bir insanın musallata uğraması için bir oda olması gerekmez — Bir ev olması da şart değildir — Zihnin koridorları taş duvarları çoktan aşmıştır,” derken, insan zihninin kendi içinde yarattığı korkuların fiziksel mekânlardan daha tekinsiz olabileceğini söyler. Kane Parsons’ın liminal korku filmi “Backrooms” da tam olarak bu fikir üzerine kurulu: İnsan bazen bir odanın içinde değil, kendi bilincinin içinde kaybolur.
Sinema dünyası, 2023’teki “Barbenheimer” çılgınlığının ardından bu kez “Obsession” ve “Backrooms” ikilisiyle yeni bir kültürel ana tanıklık ediyor. Yalnızca 10 milyon dolarlık bütçeyle ilk üç gününde 81 milyon dolar hasılat elde eden “Backrooms”, A24 tarihinin en büyük açılışını yaptı ve 20 yaşındaki Kane Parsons’ı ABD gişesinin zirvesine çıkan en genç yönetmen hâline getirdi. Ancak film yalnızca başarılı bir creepypasta (internette paylaşılan kısa korku hikayeleri) uyarlaması değil. Aynı zamanda internet kültürüyle büyüyen Z Kuşağı’nın sinema diline giriş manifestosu gibi duruyor.
Film, orta yaş bunalımındaki başarısız mimar Clark’ı (Chiwetel Ejiofor) adlı bir adamın etrafında başlar. İçki problemi yaşayan ve nihayetinde evliliği sonlanan Clark, terapist Dr. Mary Kline’ın (Renate Reinsve) ofisinde öfke problemlerini çözmek ister. Terapist ise başkalarına yardım etmeye çalışırken kendi çocukluk travmalarıyla boğuşur.
Clark, Kaliforniya’da sıradan görünen ama neredeyse hiç müşteri çekmeyen korsan temalı bir mobilya mağazası işletmektedir. Mağazanın adı ise oldukça dikkat çekicidir: Cap’n Clark’s Ottoman Empire. Bu isim, başlı başına bir kimlik belirsizliği yaratır; “Ottoman Empire” referansı, hem tarihsel hem de ironik bir büyüklük iddiası taşırken, Clark’ın kendisi de korsan mı yoksa bir tür sultan figürü mü olduğu belirsiz, melez bir karakter olarak konumlanır. Mağazanın tanıtım dili de bu ikiliği besler: Clark bir yandan Herman Melville’in “Moby Dick”indeki takıntılı Kaptan Ahab’ı andıran bir korsan figürünü çağrıştırırken, diğer yandan Osmanlı sultanlarına uzanan abartılı bir görkem ve güç imgesini de üstlenir.
Film Clark’ın yaşadığı ağır uykusuzluk ve gerçeklikten kaçma arzusuyla dolu bir gece, mağazasının bodrum katındaki teşhir alanında gerçekliğin dokusunu delerek tekinsiz bir boyuta sızmasıyla ilerler. Kendisini sonsuz bej halılar, küf kokulu sarı duvar kâğıtları ve vızıldayan floresan lambalarla kaplı, “Backrooms” adı verilen devasa ve insansız bir labirentin içinde bulur.

Bu alanlar muhtemelen hepimiz için çok tanıdıktır. Aynı anda hem sıradan hem de boğucudurlar. Zaman yavaşlar, hatta yer yer durur gibi olur. Havada belli belirsiz bir koku vardır. Sıkıcılık neredeyse fiziksel bir ağırlığa dönüşür. Sessizliği yalnızca ara sıra bir sineğin vızıltısı ya da floresan lambaların arızalı, kesik kesik uğultusu bozar.
İnternetten sinemaya ‘Backrooms’ fenomeni
“Backrooms” fenomeni, Slender Man, Jeff The Killer ve Smile Dog gibi internet kökenli korku şehir efsanelerinin doğduğu 4chan creepypasta topluluğunda 2019 yılında anonim olarak paylaşılan tek bir görsele dayanıyor.
İnternet estetiğini şekillendiren ilk görsel, penceresiz, sarı tonlara boyanmış, boş ve klostrofobik bir mekânı gösteriyordu. Bu görseli asıl etkili kılan ise altındaki açıklamaydı:
Eğer gerçeklikten koparsanız, kendinizi eski halı kokusu, tekdüze sarı duvarlar, floresan ışıkların uğultusu ve sonsuz, boş odalardan oluşan Backrooms’ta bulursunuz. Orada bir şeylerin hareket ettiğini duyarsanız, artık çok geçtir.
Bu paylaşımın ardından benzer görseller ve metinler internet üzerinde hızla yayılmaya başladı. Backrooms fikri kısa sürede tek bir görselden çıkıp genişleyen bir internet efsanesine dönüştü. Kane Parsons gibi isimlerle birlikte kısa filmlere ve web tabanlı bir korku evrenine evrildi. Web serisi de zamanla viral hale gelerek milyonlarca izlenmeye ulaştı. Böylelikle özellikle son senelerde oldukça popüler hale gelmeye başlayan “liminal korku” temalı filmlerden biri haline geldi “Backrooms.”
Latince “eşik” anlamına gelen liminal, iki ana istasyon arasındaki geçiş bölgelerini tanımlar: Boş havaalanı terminalleri, gece yarısı ıssızlaşan otel koridorları ya da bir şerit AVM’nin bodrum katları. Bu alanların ortak özelliği, insan yapımı olmaları ama insansız kalmalarıdır. Amacı sadece bir yere “geçmek” olan bu alanlarda tek başınıza sıkışıp kaldığınızda, zihniniz derin bir tekinsizlik hissi üretmeye başlar.

“Backrooms”yalnızca başarılı bir creepypasta uyarlaması değil. Aynı zamanda internet kültürüyle büyüyen Z Kuşağı’nın sinema diline giriş manifestosu gibi duruyor.
Bu liminal tekinsizlik hissinin aynısı, yalnızca internet estetiğinde değil, çağdaş televizyon anlatılarında da karşılık bulur. Özellikle “Severance,” ofis mekânını bir “geçiş alanı” olmaktan çıkarıp başlı başına kapalı bir bilinç mimarisine dönüştürerek benzer bir duygusal ve varoluşsal sıkışmayı üretir. Lumon Industries’in steril koridorları, boş toplantı odaları ve yönsüz kat planları, Backrooms’un sarı labirentiyle aynı mantıkta çalışır: Mekân, insanı bir yere götürmek için değil, içeride tutmak için tasarlanmıştır.
Labirentin retro atmosferini besleyen, her dili konuşabilen tekinsiz bir teyp çıkar karşımıza. Türkçe de konuşan bu teyp, o klostrofobik deliliğin ortasında beklenmedik bir aksanla “Sabah şerifleriniz hayır olsun” diyerek absürt ve ürpertici bir yabancılaşma hissi yaratır.
Gerçek mi bilinçaltı mı?
Film iki temel soru etrafında ilerler. Bu evren kendi bilincine sahip, içinde dehşet verici varlıklar üreten bir yapı mıdır yoksa karakterlerin bastırılmış zihinsel süreçlerinin dışa vurumu mudur?
“Backrooms” anlatısını belirleyen temel gerilim hattı tam olarak bu ikili yapıdan doğar. Film ilerledikçe bu iki ihtimal birbirinden ayrışmaz, aksine iç içe geçer. Mekânın fiziksel olarak var olup olmadığı sorusu giderek karakterlerin zihinsel durumlarından bağımsız düşünülemez hale gelir.
Bir okuma biçiminde “Backrooms”, kuralları olan, kendine özgü yaratıkları ve katmanları bulunan alternatif bir gerçekliktir. Bu durumda mekân, insan bilincinden bağımsız ve ona yabancı bir sistem olarak çalışır. Kendi düzenini üretir, içine girenleri dönüştürür ve onları yavaşça bu yapının bir parçasına dahil eder.
Diğer bir okuma ise bunun tersini önerir. Karakterlerin kırılgan psikolojik halleri, mekânın kendisini açıklayan bir anahtar gibi işlev görür. Bastırılmış öfke, travma, başarısızlık hissi ve kimlik kaybı “Backrooms”un mimarisine sızan görünmez katmanlara dönüşür. Her koridor bir zihinsel tekrar, her çıkmaz bir psikolojik tıkanma gibi okunabilir.
Bu çift yönlü yapı filmi tek bir yoruma indirgenemez hale getirir. Backrooms ya insan zihninden bağımsız bir gerçeklik anomalisi ya da kolektif bir zihinsel yansıma olarak var olur. Ancak film bu ayrımı çözmek yerine askıda tutmayı tercih eder. Korku da tam olarak bu belirsizlikten beslenir. Mekân mı insanı şekillendirir, yoksa insan mı mekânı üretir sorusu sürekli açık kalır.
Sonuçta film kesin bir yanıt vermez. İzleyiciyi iki ihtimal arasında sürekli bir salınım halinde bırakır. “Backrooms” hem dış dünyanın somut bir tehdidi hem de iç dünyanın çözülmesinin mekânsal karşılığıdır.
Parsons’ın “Backrooms”u korkuyu ani sıçramalar ya da görünür tehditler üzerinden kurmaz. Korku mekânın kendisinden doğar. Filmde açılan her kapı başka bir koridora çıkar ve hiçbir alan tamamlanmış ya da güvenli hissettirmez. Böylece “Backrooms” yalnızca fiziksel bir labirent değil, zihinsel bir döngüye dönüşür.

Filmin merkezindeki Clark karakteri de bu döngünün bir parçasıdır. Korsan temalı mobilya mağazası “Cap’n Clark’s Ottoman Empire”, onun başarısız evliliği ve bastırılmış öfkesiyle birlikte durmuş bir hayatın uzantısı gibi çalışır. “Backrooms”a açılan geçidin bir laboratuvarda değil, sıradan bir AVM mağazasında bulunması da bu nedenle önemlidir. Film korkuyu gündelik olanın içinden üretir.
Karşılaşılan varlıklar çoğu zaman bilinçaltının fiziksel karşılıkları gibi işler. Clark’ı takip eden korsan figürü “Korsan Clark”, mağazanın reklam kimliğinin bozulmuş bir yansımasıdır. Uzun süre “Backrooms”ta kalan ve çevrenin parçasına dönüşen figürler ise bireysel kimliğin silinmesini temsil eder. Film sürekli aynı soruya geri döner. Bu mekân bağımsız bir gerçeklik mi yoksa zihinsel çözülmenin bir projeksiyonu mu?
“Backrooms,” internet korkusunun estetiğini sinemaya taşıyan bir yapıya sahip. VHS dokusu, düşük çözünürlük, 90’lar kitsch’i ve analog görüntü dili filmin görsel dünyasını belirler. Bu yaklaşım “The Blair Witch Project” (Blair Cadısı) gibi örnekleri hatırlatsa da daha dijital bir kırılganlığa dayanır. Korku artık dışarıdan gelen bir tehdit değil, tekrarın içinde sıkışmış bir bilinç halidir.

