Share This Article
Dava Johnson | Çeviren: Emin Arslan
Sevme biçimimizi bilinçli olarak şekillendirebilir miyiz? Yoksa anlamlandıramadığımız duygulara kapılmamız mı gerekir? Romeo ve Juliet gerçekten de bir aşk hikâyesi mi? Yoksa asıl aşk hikâyesi, toplum içinde takmak zorunda olduğu tüm maskeleri evinin kapısının önünde bırakıp, eşinin varlığının yarattığı ‘huzur’ alanında bir akşam geçirmek midir? Çift terapisi ve yetişkin bağlanması alanında yazar, klinik psikolog, araştırmacı ve profesör Sue Johnson, yazısında aşkın bilimsel kodlarını konu ediyor ve ekliyor:
Birlikte daha iyi olduğumuz, yükü paylaştığımız fikri duygusal bir ifade değil, fizyolojik bir gerçektir.
Romantik beklentiler genellikle saçma ve yararsızdır, ancak bilim bizi gerçek ve kalıcı aşka yönlendirebilir.
Romantik aşk – onu aramak, onu yüceltmek, onu dağıtmak – bir insan saplantısıdır. Annem buna asla güvenilmemesi gereken ve kadınlar için temelde tehlikeli olan ‘komik beş dakika’ derdi. Feminist yazar Marilyn Yalom bunu gizemli ama “seks ve duygunun sarhoş edici bir karışımı” olarak görür. Son 50 yılda artık ekonomik olmaktan ziyade duygusal bir girişim olan uzun vadeli yetişkin bağlılığının temeli haline geldiği gerçeğine rağmen bu böyledir.

Susan Johnson (19 Aralık 1947 – 23 Nisan 2024) Kanada’da yaşayan ve çalışan bir İngiliz klinik psikolog, çift terapisti ve yazardı. İnsan bağları, bağlanma teorisi ve romantik ilişkiler üzerine psikoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınır.
Günümüzde çoğu kadın, bir erkeğin duygularını anlayabilme yetisini, “geçimini sağlama” becerisinin önüne koyar. Aile istikrarının temel taşı olan sevgi, mutluluğun ve yaşam tatmininin kaynağı, fiziksel sağlık ve dayanıklılığın anahtarı olarak kabul edilir. Ancak, içine düştüğümüz bu gizem çoğu zaman geçicidir.
İlişkilerini düzeltmeye çalışan sıkıntılı çiftlerle çalışan bir terapist olarak, bütün bunlar benim için oldukça büyük bir sorun teşkil ediyordu. Farklı şekil ve boyutlardaki ilişki problemleriyle başa çıkmaya çalışan genç bir doktora öğrencisi olarak, hızla fark ettiğim tek gerçek, ne bir şairin, ne bir filozofun ne de bir psikoloğun, her gün ofisimde sahnelenen ve beni de danışanlarım kadar yoran bu dramın şifresini tam olarak çözemediğiydi.
1980’lerin başlarında, Kanada’nın batı kıyısında, pozitif iletişim egzersizleri ve bireylerin eşleriyle ilişkilerinde ebeveynleriyle yaşadıkları geçmiş sorunları nasıl yansıttıklarına dair içgörülerle donanmış bir şekilde, bir çifti hevesle ofisime davet ettim. Ancak işler beklediğim gibi gitmedi. Amy, hayal kırıklığını gizleyemeyerek patladı, Tim’e bağırdı ve onu hayal kırıklığına uğrattığı ve umutlarını kırdığı tüm anları detaylandırdı. “Seninle hiç tanışmamış olsaydım daha iyi olurdu!” diye bağırdı.
Tim ise “Kimse senin kadar yargılayıcı biriyle yaşayamaz,” diye karşılık verdi:
Ben de denemeyi bıraktım – sessizliğe gömüldüm ve sen sakinleşene kadar bekledim!
Amy hemen yanıtladı: “Bitmekte olan şey bu lanet ilişki.” Tartışma, 40 dakika boyunca aralıksız devam etti. Tek bir kelime bile edemedim ve Amy ile Tim’in kalıcı bir uzlaşmaya varmalarına yardımcı olabileceğime dair tüm inancımı hızla kaybettim.
Amy, bir terapist olarak tam bir hayal kırıklığı olduğumu açıkça dile getirdi ve ders kitaplarımdaki tekniklerin hiçbirinin işe yaramadığını acı bir şekilde fark ettim. Ya kendi yöntemimi geliştirecektim ya da çift terapisi yapmaktan tamamen vazgeçecektim.
‘Çift terapisinin tek kuralı, en üzücü duygulardan kaçınmak’
Böylece çiftlerimi videoya kaydetmeye başladım ve danışanlarımın mutsuzluklarındaki kalıpları belirleyene kadar kasetleri defalarca izledim. Bu kalıpları değiştirebilmenin yollarını bulmaya çalıştım. Zamanla şaşkınlık içinde fark ettim ki yalnızca ofisimdeki tartışmaları azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda çiftleri daha sevgi dolu ve güvenli konuşmalara yönlendirebiliyordum. Çift terapisinin temel kuralı, eşlerin en üzücü duygularından kaçınmalarıydı. Ancak sezgisel olarak, bu zorlu alanlara yöneldiğimde çiftleri yeni duygulara ve birbirleriyle iletişim kurmanın farklı yollarına yönlendirebildiğimi gördüm. Duygusal müzik değiştikçe, çiftler de onları bir araya getirecek yeni bir dans öğreniyordu.
Bu yöntemime “duygusal odaklı çift terapisi” (EFT) adını verdim ve danışmanlık psikolojisi alanındaki doktora tezimde bu yöntemi yazıya dökerek etkinliğini test etmeye çalıştım. O dönemde, yani 1980’lerin başında, çift terapisinin son derece zor olduğu ve elde edilen sonuçların küçük ve geçici olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle, yaptığım çalışma biraz iddialı ve hayalperest bir girişim olarak görülüyordu.
Ancak aylar boyunca meslektaşlarıma sıkıntılı çiftlerle EFT yöntemini öğretip veri topladıktan sonra, çiftlerin yalnızca birbirlerine dokunabilmeyi ve daha derin duygular hakkında konuşabilmeyi başarmadıklarını, aynı zamanda büyük çoğunluğunun acılarının iyileştiğini ve ilişkilerindeki çatlakların onarıldığını gözlemledim. Bu araştırma, Kanada’nın başkenti Ottawa’da bulunan Ottawa Üniversitesi’ni, bana klinik psikoloji alanında profesörlük teklif etmeye ikna etti. Romantik aşkın karmaşık yapısında bir yol bulmuş gibiydim, ancak hâlâ eksik bir şeyler vardı. EFT’nin neden bu kadar etkili olduğunu ve aşk ilişkileri yapbozuna nasıl uyduğunu tam olarak bilmiyordum.
‘Romantik aşk da bir bağlanma bağı’
Araştırmamı sunmak üzere Rocky Dağları’nın yükseklerinde bir konferansa katıldığımda, ünlü bir konuşmacının aşkı bir anlaşma, bir tür ekonomik sözleşme olarak tanımladığını duyduğumda her şey değişti. Konuşmacı, herhangi bir iş anlaşmasında olduğu gibi, müzakere becerilerini öğretmenin çiftlerin bağlarını güçlendirmeye yardımcı olabileceğini söyledi. Onu dinlerken, 1950’li ve 60’lı yıllarda anne ve çocuk arasındaki bağı inceleyen İngiliz psikolog John Bowlby’nin araştırmalarını hatırladım.
O anda her şey yerli yerine oturdu ve romantik aşkın da bir bağlanma biçimi olduğunu anladım. Aşk, sadece cinsellik ve duygusallıktan ibaret değildi; bu, insan doğasına kodlanmış, hayatta kalma ile doğrudan bağlantılı kadim bir mekanizmaydı. Önemli bir kişiyle güvenli bir duygusal bağ kurma arzusu, sinir sistemimize işlenmişti. Aşkın doğası, güvenebileceğimiz, çağırdığımızda yanımızda olacak biriyle kurduğumuz duygusal bağ üzerinden şekilleniyordu. Bu bağın kaybı ve duygusal izolasyona düşmek, insan için dayanılmaz ve korkutucu bir durumdu.
Bir anda, Duygusal Odaklı Terapi‘nin (EFT) neden bu kadar etkili olduğunu kavradım. EFT, çiftlere kırılganlıklarını paylaşabilecekleri ve bağlanma ihtiyaçlarına yanıt alabilecekleri belirli bağlanma konuşmalarını öğretir. Aşkın belirli bir mantığı vardı ve bilinçli olarak şekillendirilebilecek bir olguydu.
Günümüzde EFT, çift terapisi alanında altın standart olarak kabul edilmektedir ve bağlanma biliminin farklı alanlarda uygulanmasına dayanmaktadır. Çift terapisinin 12. seansında Blair, eşi Susan’a şu sözleri söyleyebilir:
Seni dışlıyorum ama bu, seni umursamadığım ya da benim için önemli olmadığın anlamına gelmiyor. Sana sırtımı dönüyorum çünkü seni nasıl hayal kırıklığına uğrattığımı görmek benim için dayanılmaz. Beni hayal kırıklığına uğrattığını duyduğumda içim parçalanıyor. Ama sana yakın olmak istiyorum – seni sevmeyi öğrenmek istiyorum. Sadece çok korkuyorum. Senin güvence vermene ihtiyacım var. Bana acılarını anlatmanı istiyorum, ne kadar kötü bir eş olduğumu değil. Ancak o zaman seninle nasıl birlikte olacağımı öğrenebilirim – çünkü seni seviyorum.
Susan gözyaşlarına boğulur ve onun bağ kurma talebine yanıt verebilir. “Beni Sıkıca Tut” konuşması dediğimiz diyalog başlamış olur ve devam eder. Bu noktada, çiftin yalnızca ilişkilerindeki çatlağı onarmadığını, aynı zamanda güvenli ve sevgi dolu bir bağ oluşturduğunu biliyorum. Böyle bir bağ, yalnızca ilişkileri iyileştirmekle kalmaz, aynı zamanda bireylerin kişisel olarak güçlenmesine ve iyileşmesine de katkıda bulunur.
EFT’nin etkinliği, 20’den fazla olumlu sonuç çalışmasıyla kanıtlanmıştır. Değişimin nasıl gerçekleştiğini gösteren dokuz çalışma ve 8 ila 20 seans süren terapinin etkilerinin üç yıl boyunca korunduğunu hatta arttığını gösteren dört takip çalışması mevcuttur. Ayrıca, bağlanma konuşmalarının bireylerin beyinlerinin tehdide nasıl tepki verdiğini etkilediğini gösteren bir beyin tarama çalışmamız bulunuyor. EFT’nin yalnızca ilişki sorunları, yakınlık, güven ve yaraların iyileşmesi üzerinde değil, bireylerin bağlanma stilleri üzerinde de etkili olduğu kanıtlanmıştır. Yani, çiftler arasındaki güven ve bağlılık duygularını olumlu yönde değiştirebilmektedir.
EFT, farklı özelliklere sahip çiftlerde kullanılmaktadır. Depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ile mücadele eden bireylerden oluşan çiftler, heteroseksüel ve LGBTQ çiftler bu terapi yönteminden faydalanmaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki binlerce terapist, EFT konusunda eğitim almaktadır. M.Ö. 8. yüzyılda bir Sümer kralı için taşa kazınan ilk aşk mektubundan bu yana, aşkın şifresini çözmek 4 bin yıldan fazla zaman aldı. Ancak günümüzde, bağlanma bilimi sayesinde, en değerli ilişkilerimizi onarmamıza, geliştirmemize ve sürdürmemize yardımcı olacak güçlü bir araç elimizde bulunuyor.

‘Aşk hikâyelemizi değiştirmeliyiz’
Ve bu bilim, aşk hikâyelerimizi değiştirmenin zamanının geldiğini gösteriyor. Hikâyeler çoğunlukla gerçek dışı ve yanıltıcıdır. Romeo ve Juliet bir aşk hikâyesi değildir; ergenler arasındaki altı günlük bir ilişki ve bir kabile savaşına yol açan bir kara sevdadır. Rüzgar Gibi Geçti de bir aşk hikâyesi değildir; aşk oyununda bir türlü karar veremeyen ve karar verdiğinde de sevgilisi sıkılıp uzaklaşan bir kadının hikâyesidir.
Gerçek aşk hikâyeleri, aşkın, güvenebileceğimiz birkaç değerli kişiyi yakınımızda tutmak için tasarlanmış eski bir hayatta kalma kodu olduğunu belirten bağlanma biliminin bilgeliğini yansıtır. Milyonlarca yıllık evrim sürecimiz, bu tür bir bağ kurmaya bizi yönlendirmiştir ve bu bağ bizim için hayati öneme sahiptir. Sevdiğimiz ve güven duyduğumuz biriyle kurduğumuz duygusal bağ, sinir sistemimizi rahatlatır ve beynimize ‘güvenlik’ mesajı gönderir.
Öte yandan, izolasyon hissi, başkaları için önemli olmama duygusu ve reddedilme, bağ kurmaya eğilimli bir memeli için gerçek ve tehdit edici bir durumdur. Yavrularımız uzun süre savunmasız kalır ve beyinleri gelişirken eğer seslenip kimseyi bulamazlarsa hayatta kalmaları zorlaşır. Bu nedenle, reddedilmenin beynin fiziksel acıyı algılayan bölgesinde işlenmesi ve acı hissi yaratması mantıklıdır. Bir çiviye basmak ve ansızın reddedilmiş hissetmek, her ikisi de tehlike sinyalleridir.
Birlikte daha iyi olduğumuz, sorumlulukları paylaştığımız fikri duygusal bir ifade değil, fizyolojik bir gerçektir.
Bağlanma bilimi bize ne söylüyor? Anne-bebek bağları üzerine yapılan binlerce çalışma, Batı dünyasında ebeveynlik anlayışında bir devrim yaratarak çocuk yetiştirme konusunda yeni bir normal oluşturdu. Bir zamanlar Amerikalı davranış bilimci John Watson gibi psikologlar, anne sevgisini zararlı olarak nitelendiriyor ve çocukların bağımsız yetişmesi için onlarla mümkün olduğunca az fiziksel temas kurulmasını savunuyordu. Günümüzde ise yetişkin bağlanma teorisi, bağımlılığın patolojik bir durum gibi görülmesine, ‘eş bağımlılık’ ve ‘iç içe geçme’ gibi kavramların aşırı kullanılmasına neden olmuştur.
Bugün, yetişkin bağlanma üzerine yapılan araştırmalar ancak bu yüzyılda gerçekten ilerleme kaydetmiştir. Bağlanma, şimdiye kadar geliştirilen en kapsamlı, biyolojik temelli gelişimsel kişilik teorisidir ve bireylerin iç dünyasını ilişkisel deneyimlerle birleştiren tek kuramdır. Aynı zamanda bize sevginin ne olduğunu, nasıl bozulduğunu ve nasıl onarılabileceğini anlatan bir rehber sunar. Bu perspektif, bizi insan yapan temel bağlanma faktörlerini ortaya koyar. Kısacası, bizler her şeyden önce sosyal bağ kuran memelileriz ve doğumdan ölüme kadar başkalarıyla bağlantı kurma ihtiyacımız sinirsel yapımızı, strese verdiğimiz tepkileri ve günlük duygusal yaşamlarımızı belirleyen temel unsurdur.rı ve ikilemleri şekillendirir.
‘Bağ kurmak insanoğlu için hayatidir’
Bağlanma biliminin bilgeliği birkaç temel fikirle özetlenebilir. Bunlardan en temeli, başkalarıyla yakın bağlantılar kurmaya doğal olarak hazır olduğumuz ve bu bağlantının hayatta kalmamız için hayati önem taşıdığıdır. Bu bağ, insan için nihai bir kaynaktır. Beyin, yüksekliği görsel olarak algılama gibi temel algılama süreçlerinde bile başkalarına yakınlığı göz önünde bulundurur. Eğer yalnızsak, bir tepeyi gerçekte olduğundan daha yüksek algılarız. Yanımızda biri olduğunda ise tepeyi daha alçak olarak görürüz.
Birlikte daha iyi olduğumuz, yükü ve stresi paylaştığımız fikri yalnızca duygusal bir ifade değil, aynı zamanda fizyolojik bir gerçektir. Tehdit, risk, acı veya belirsizlik, özellikle bağlantı kurma ihtiyacımızı artırır. Yalnızlık duygusu, psikologlar tarafından tanımlanan birçok zihinsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olarak görülmektedir. Bağlantı kurma arzusu, insan ihtiyaçları ve hedefleri açısından birincil öneme sahiptir. Bağlanma figürlerinin kaybı veya izolasyonu, insanlar için doğası gereği travmatik bir durumdur.
Yakın bir kişiyle kurulan öngörülebilir fiziksel veya duygusal bağ, sinir sistemimizi sakinleştirir ve rahatlık ile güven duygusunun kolayca elde edilebildiği bir güvenli alan oluşturur. Bu güvenli alan, duygusal dengenin yeniden kurulmasına ve gelişmesine yardımcı olur. Denge sağlandığında, hareket etme konusunda özgür hissederiz; ancak denge olmadan gelişigüzel savruluruz. Bu denge, kişinin kendisini bütünlüklü bir birey olarak hissetmesini destekler ve deneyimlerini tutarlı bir biçimde anlamlandırmasını sağlar. Benlik, her zaman başkalarıyla birlikte inşa edilen bir süreçtir; tek başına var olan bir benlik düşünülemez.
Sevdiğimiz birine bağımlı olmak, aynı zamanda bize güvenli bir temel sunar. Bu temel, risk almamızı ve dünyayı keşfetmemizi sağlar. Etkili bağımlılık, dayanıklılık kaynağıdır; buna karşın bağlanma ihtiyaçlarını reddetmek ve sahte bir kendine yeterlilik inancı taşımak ise sorunlara yol açabilir. Annesinin kendisini izlediğini ve gerektiğinde yanında olacağını bilen bir çocuk, dik bir kaydıraktan korkmadan kayabilir. Aynı şekilde, baskı altındaki bir yetişkin de stresle başa çıkabilmek için güvenilir bir partnerin destekleyici sözlerini hatırlayabilir. Güvenli bağlanan bireyler, travmalardan daha hızlı kurtulurlar ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) geliştirme olasılıkları daha düşüktür. Genel olarak, kendimizi ne kadar bağlı hissedersek, o kadar özgüvenli ve bağımsız olabiliriz. Güvenli bağlanma bizi güçlendirir ve büyütür.
Herhangi bir bağın kalitesini belirleyen temel faktörler, bağlanma figürünün erişilebilirliği, duyarlılığı ve duygusal bağlılığıdır. Bu durum, şu soruyla özetlenebilir:
Benim için orada mısın?
Genellikle ebeveynlik veya ev içi sorumluluklarla ilgili yüzeysel güç mücadeleleri tarafından gizlenen bu soru, tüm ilişki sıkıntılarının merkezinde yer alır. Eğer bu soruya verilen yanıt “belki” veya “hayır” ise doğal bir ayrılık kaygısı süreci başlar. Kişi, bağlantıyı kaybetme korkusuyla öfke dolu tepkiler ve talepler gösterir. Bu süreç, yetişkin ilişkilerinde genellikle yanlış yorumlanır. Bağ kurma çabaları başarısız olduğunda ise kişi depresyona girer ve çaresizlik hissine kapılır.
Başkalarıyla yaşadığımız önemli deneyimler, gelecekteki algılarımızı ve davranışlarımızı şekillendiren zihinsel modeller haline gelir. En iyi ihtimalle bu modeller esnektir ve yeni durumlara göre gözden geçirilebilir. Ancak bazen, geçmiş deneyimleri sürdüren ve kendini gerçekleştiren inanç kalıplarına dönüşebilirler.
James terapide bana şöyle dedi:
İnsanların beni hayal kırıklığına uğratmasını bekliyorum. Bu yüzden herhangi bir hakarete karşı çok tetikteyim ve sözde ‘sevgi dolu’ davranışlara bile güvenmiyorum. İnsanlar özünde bencildir.
Ne yazık ki, James’in insanlarla kurduğu ilişkiler, bu inancını sürekli olarak doğrulayan bir döngü yaratıyordu.
Duygusal ihtiyaçlarımızla başa çıkma yöntemlerimiz – yani başkalarıyla kurduğumuz etkileşim biçimleri – sınırsız değildir. Bilim, yalnızca dört temel bağlanma tarzı belirlemiştir.
Bu bağlanma stillerini, duygularımızı yönetme ve başkalarıyla ilişki kurma konusunda alışkanlık haline getirdiğimiz senaryolar olarak düşünebiliriz. Eğer başkalarını duyarlı ve ulaşılabilir olarak deneyimliyorsak, savunmasız hissettiğimizde ya da rahatlamaya ihtiyaç duyduğumuzda güvenli bir bağlanma stili geliştiririz. Güvenli bağlanma, gelişimimize, yeni deneyimlerden öğrenmemize ve hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olan en sağlıklı bağlanma tarzıdır.
‘Kaçınmak, endişe ve korku…’
Ayrıca üç tür daha güvensiz bağlanma stili vardır.
İlk güvensiz bağlanma türü kaçınmacıdır. Eğer başkalarını çoğunlukla uzak, reddedici ve hatta tehlikeli olarak deneyimliyorsak, duygularımızı bastırır ve kendimize mesafe koyarız. Bu nedenle, savunmasız hissettiğimizde sevdiklerimizden kopar ve onları dışlarız.
İkinci tür güvensiz bağlanma ise kaygılı ve takıntılıdır. Bu durumda, başkalarının tutarlı bir şekilde duyarlı olmadığını öğrenmişizdir ve reddedilmeyeceğimize ya da terk edilmeyeceğimize dair güvence ararız. Bunun sonucunda, çoğunlukla olumsuz duygularımızı yoğun bir şekilde ifade eder, sevgiyi talep eder ve zorlamaya çalışırız. Ancak, istemeden de olsa sevdiklerimizi uzaklaştırma eğiliminde oluruz.
Son olarak, eğer istismara uğramış ya da travmatize olmuşsak, yoğun özlemler ve korkular içinde çalkalanırız ve kaygılı ile kaçınmacı stiller arasında gidip gelme eğiliminde oluruz. Korkulu-kaçınmacı bağlanma stiline sahip kişiler, bir yandan yoğun bir bağlanma ve yakınlık arzusuna kapılırken, diğer yandan aniden uzaklaşarak reddedici olabilirler. Bu noktada, başkaları hem korkunun kaynağı hem de çözümü hâline gelir ve kişi kendisini çıkmazda hisseder.
‘Seks bir bağlanma faaliyetidir’
Bağlanma, yetişkinlerde çocuklardan farklıdır. Yetişkinlikte bağlar daha karşılıklıdır ve insanlar, fiziksel olarak yanlarında olmasalar bile sevdikleriyle sembolik bir yakınlık kurabilirler. Küçük yaşta Kuzey Amerika’ya tek başıma göç ettiğimde, bu bana adeta dünyanın bir ucundan diğer ucuna atılmış bir adım gibi gelmişti. En büyük güç kaynağım, babamın kafamın içinde bana ne kadar güçlü olduğumu ve her şey ters giderse beni eve getirmenin bir yolunu bulacağını söyleyen sesiydi.
Yetişkin bağlanması aynı zamanda cinsellikle de bağlantılıdır ve seks bir bağ kurma faaliyetidir. Cinsel anlarda bir bağlanma hormonu olan oksitosin salgılanması tesadüf değildir. Bağlanma süreci, modern seks araştırmalarının da gösterdiği gibi, cinsel dürtünün yalnızca boşalma ile ilgili olmadığını; aynı zamanda arzulanma ve yakınlık ihtiyacıyla da bağlantılı olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Erişilebilir, duyarlı ve ilgili olmak, tatmin edici bir cinsel yaşamın temel taşlarındandır. Ancak, güvensiz bağlanma stratejileri devreye girdiğinde bu süreç zorlaşır. Kaçınmacı bağlanma stiline sahip kişiler, partnerlerine uyum sağlamak ve duygusal bağ kurmak yerine daha çok fiziksel hislere ve performansa odaklanma eğilimindedir. Bu da onların cinsel deneyimlerini daha az tatmin edici bulmalarına neden olabilir.
Kendi bağlanma stilimizi ve bağlantının dansını anlamak, EFT terapisinin ayırt edici özelliğidir ve ilişki onarımı ile büyümesi için bir yol haritası sunar. Çiftlere belirli iletişim becerilerini öğretmek yerine, içinde bulundukları döngüsel dansa uyum sağlamalarına ve bunun ne anlama geldiğini kavramalarına yardımcı oluruz. Andy ne kadar baskı yapar ve eleştirirse, Sarah o kadar reddedildiğini hisseder ve daha da geri çekilir.
Sarah geri çekildikçe, Andy’nin en büyük korkuları doğrulanır. Bu durum, Andy’yi daha çaresiz ve talepkâr hale getirir. Sonunda her ikisi de yalnız ve bunalmış hisseder. Andy’nin şu sözleri durumu özetler:
Buraya nasıl geldiğimizi bile bilmiyorum. Onu seviyorum. Neden bu karmaşanın içinde olduğumuzu anlayamıyorum.
EFT’nin ilk aşamasında, yani gerilimi azaltma sürecinde, Andy ve Sarah danslarının yoğunluğunu düşürerek birbirlerini nasıl etkilediklerini anlamaya başlarlar. Suçlama ve geri çekilmenin, aslında terk edilme ve reddedilme duygularıyla başa çıkma çabası olduğunu fark ederler. Sarah, Andy’ye şu sözleri söyleyebilir:
Kendimi kapatıyorum. Görünüşe göre seni asla memnun edemiyorum. Senin istediğin gibi bir eş olamıyorum ve bu beni korkutuyor. Bu yüzden pes ediyorum, saklanıyorum. Başka ne yapacağımı bilmiyorum.
Altı seansın ardından, iletişimleri saldırı ve savunmadan uzaklaşarak Andy’nin şu sözlerine evrilir:
Bu döngüye gerçekten sıkışıp kalıyoruz. Biz buna ‘spiral’ diyoruz. Senin bana ihtiyacın olmadığına dair herhangi bir işaret arıyorum, sonra baskı yapıyorum ve sen sadece suçlandığını hissediyorsun. Dün gece ona dedim ki: ‘Heh, spiralin içindeyiz, yani ikimiz de yalnız hissediyoruz. Duralım.’ O da bana sarıldı ve bir şekilde yönümüzü değiştirdik.
Bu çift, ilişkilerindeki olumsuz tepkilerin altında yatan acıyı ve özlemi görmeye başlar. Kopukluk dansına karşı birlikte hareket etmeyi öğrendiklerinde, EFT’nin ikinci aşamasına, yani bağlanmanın yeniden yapılandırılmasına geçebiliriz. Bu aşamada, çiftin olumlu erişilebilirlik ve yanıt verebilirlik döngüleri oluşturmasına yardımcı oluruz. Terapist, Andy ve Sarah gibi bir çiftin, yavaş yavaş daha sağlam bir bağlanma konuşmasına yönelmesini sağlar. EFT seanslarının sonunda ve takip süreçlerinde, ilişkinin onarılması ve tatmin duygusunun artması beklenir. Bunun sonucunda, çift daha güvenli bir bağlanma stiline geçebilir ve belki de hayatlarında ilk kez, bir başkasıyla güvenli bir sığınak duygusuna sahip olabilir.
EFT’nin üçüncü ve son aşaması olan konsolidasyon süreci kısa sürer. Bu aşamada, çiftin bağlarını nasıl iyileştirdiğine ve özlemini duydukları bağlantıyı nasıl bulduklarına dair yeni, olumlu bir aşk hikâyesi oluşturmalarına yardımcı oluruz.
Bir bağlanma müdahalesi olarak EFT, bize yavaşlamayı ve ilişkilerimizde tekrar eden çatışmalara dikkat etmeyi öğretir. Aynı zamanda, duygularımıza uyum sağlamayı ve onlardan gelen bilgileri güvenle değerlendirmeyi de öğretir. EFT sürecinde, çiftlerin tetikleyicileri, beden duyumlarını ve anlam oluşturma süreçlerini keşfetmelerine yardımcı oluruz. Araştırmalar, duygusal dengesi en yüksek olan bireylerin, hissettiklerini daha spesifik ve somut bir şekilde tanımlayabildiğini göstermektedir. Bu da duyguların daha yönetilebilir hale gelmesini sağlar.
Örneğin, Andy duygularını Sarah’ya şöyle anlatabildiğinde daha sakin ve kontrollü hisseder:
Yüzünün hareketsizleştiğini görüyorum ve sonra midem bulanıyor. Beynim şöyle diyor: ‘Seni istemiyor, yeterince iyi değilsin.’ Bunun üzerine panikliyorum ve baskı yapıyorum. Seni kontrol etmeye, tepki vermeni sağlamaya çalışıyorum. Bu korku ve çaresizlik hissini yaşamamak için her şeyi yaparım. Sanırım işin özü şu ki, seninle birlikteyken her zaman korkuyorum, çünkü sen benim için çok önemlisin.
Bağlanma, hissetmeye istekli olmamız ve partnerimize en savunmasız yanlarımızı, korkularımızı ve ihtiyaçlarımızı açıkça ifade etme cesareti göstermemiz gerektiğini öğretir. Aynı zamanda, bu tür paylaşımların kendimiz ve partnerimiz tarafından nasıl algılandığını konuşmaya da istekli olmamız gerektiğini hatırlatır.
Bağlanma perspektifi bize kim olduğumuzu ve gelişmek için neye ihtiyacımız olduğunu söyler.
Bir çift, olumsuz etkileşimlerini yavaşlattıkça tüm danslarını bir meta-perspektiften görebilir. Böylece kırılganlıklarına ulaşabilir, onları sahiplenebilir ve içlerindeki ihtiyaçları ifade ederek birbirlerine şefkatle karşılık verebilirler. Bu gerçekleştiğinde, ilişki ve benlik duyguları açılır ve gelişir.
Peki, tüm bunlar bilim ve toplum için ne anlama geliyor?
Yakın ilişkileri şekillendirmemizi sağlayan bir bilim dalına sahip olabileceğimiz anlamına geliyor. Bu, sadece daha uyumlu ilişkiler kurmamız için değil, aynı zamanda daha istikrarlı aileler ve duygusal olarak daha dirençli çocuklar yetiştirebilmemiz için de kritik bir öneme sahiptir. Daha geniş bir çerçevede ele alındığında, bağlanma perspektifi bize kim olduğumuzu ve gelişmek için nelere ihtiyacımız olduğunu gösterir.
Günümüzde giderek daha bireyci ve izole hale gelen kültüre bir denge unsuru sunar. Kendi kendine yeterliliğin ve bireyciliğin simgesi olan yenilmez süper kahramanlarımız bile artık takımlar halinde hareket ediyor ve destek için birbirlerine başvuruyor. Daha spesifik bir açıdan baktığımızda ise bilim, konferanslarda yanıma gelip kafalarının karıştığını ve çaresiz hissettiklerini söyleyen gençlere bir yanıt sunuyor. Onlar, tek eşliliğin doğal olmadığını ve imkânsız olduğunu, güvenli bağların yalnızca cinsel yoksunluğa yol açtığını ve romantik, kalıcı aşk idealinin sadece hayalperestler için olduğunu duyuyorlar.
Biz, meraklı bir türüz ve her zaman denemeye ve keşfetmeye ihtiyacımız var. Ancak özellikle aşkın şifresini çözdüğümüz şu dönemde yolumuzu kaybetmemeliyiz. Son 30 yılda çiftler ve ailelerle yapılan bilimsel çalışmalar ve uygulamalar, aşkın mantıklı ve anlaşılabilir olduğunu açıkça ortaya koyuyor. İnsanlık tarihinde ilk kez aşkı kavrayabiliyor ve onu bilinçli bir şekilde şekillendirebiliyoruz. Öyle ki, eğer gerçekten istersek, bir ömür boyu aynı kişiye tekrar tekrar âşık olabiliriz.
İlerleme kaydediyoruz.
Aileme eşimi nasıl seçeceğimi sorduğumda, pragmatik akrabalarım bana şöyle demişti: “Sadece takım elbisesi olduğundan emin ol.” Kızım ve ben, Sid adında efsanevi bir adam hakkında şakalaşıyoruz. Ona, “İnternette flört etmenin ne kadar zor olduğu konusunda endişelenme, Sid bir gün ortaya çıkacaktır” diyorum. O da bana, “Geç kaldı. Hem ben onu nasıl tanıyacağım ki?” diye soruyor. Ona bakıp tek kaşımı kaldırıyorum. “Tamam, tamam,” diyor ve araştırmayı hatırlatıyor: Duygusal duyarlılık, bir ilişkide yıllar sonra bile mutluluğu belirleyen en önemli faktördür. Yani esas mesele şu: “Duygusal olarak varlık gösteriyor mu? Açık ve erişilebilir mi, duyarlı ve ilgili mi? Onun yanında kendimi güvende ve bütün hissediyor muyum?” Biliyorum, biliyorum… Ve o da biliyor.
Bu yazı, Aeon dergisinde yayınmlanan “Real Love Stories” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

