Share This Article
Flora Champy | Çeviren: Hediye Yaman
Okumak bizi daha iyi insanlar mı yapar? Bizi daha duyarlı bir hale mi getirir? Yargılama yetimizi geliştirir mi? Peki, eğer okumak ahlaki bir gelişim sağlamıyorsa, o halde tam olarak ne işe yarar? Bundan yaklaşık 120 yıl önce, varlıklı bir doktorun kararsız ve sanat tutkunu oğlu bu soruları öylesine önemli buldu ki, “hayır, kitaplar asla ahlaki iyileşmenin araçları değildir” fikrini savunmak için kalemine sarıldı. Argümanını bizzat kendi anılarına dayandırıyordu.
Her zaman tutkulu bir okur olmasına rağmen, kitapların kendisine hiçbir zaman faydalı ve saygın bir öğreti sunmadığını iddia ediyordu. Ancak bu, kitapların anlamsız olduğu anlamına gelmiyordu; aksine kitaplar, çevresine dair silinmez izlenimleri koruyarak onun hayatı algılayış biçimini şekillendirmişti. Çoktan hayata veda etmiş akrabalar, yıllardır görmediği yerler; okuduklarından kalan anılar aracılığıyla zihninde hâlâ varlıklarını sürdürüyordu. Kitaplar, geçmişteki hisleri canlı tutmaya yardımcı olmuştu. Edebiyat zamanı somutlaştırmış, onu yok etmeden kavranabilir bir hale getirmişti.
Geriye dönüp bakıldığında, Marcel Proust’un Okuma Üzerine (1905) adlı denemesinde, daha sonra çok ciltli başyapıtı Kayıp Zamanın İzindeye (1913-27) dönüşecek olan o ilk kıvılcımı görmek oldukça kolaydır. Ancak onun bu denemesi, yalnızca yalnız bir dehanın içgörüsünden ibaret değildi.
Metin, John Ruskin’in Aralık 1864’te Manchester’da verdiği iki konferansı bir araya getiren ve oldukça gizemli bir başlık taşıyan Susam ve Zambaklar (1865) adlı eserinin Fransızca çevirisine önsöz olarak yayımlanmıştı. Bu metin üzerinde çalışmak, Proust’un, aslında hayranlık duyduğu bir yazarla neden bu kadar derin bir görüş ayrılığına düştüğünü fark etmesini sağladı: Proust, Ruskin’in okumayı ahlakçı bir yaklaşımla savunmasına şiddetle içerliyordu.
Ruskin, konferanslarında, her amacın “her şeyin bir karşılığı olması gerektiği” fikriyle “zehirlendiği” Viktorya dönemi Britanyası’nın genel ruhani çöküşünden yakınıyordu. Ruskin’e göre bu zihniyetin asıl sorunu kitapları gereksiz kılmasıydı; çünkü gerçek okuryazarlık, çıkar gözetmemek ve seçilmiş ifadelerin taşıdığı anlam üzerine cömertçe kafa yormakla ilgili bir eğitimdi. Ruskin, eğitimin giderek yaygınlaştığı bir dönemde bile kendi kuşağını kışkırtıcı bir üslupla “cahil” olarak nitelendiriyordu. Çağdaşlarının birbirlerini veya herhangi önemli bir meseleyi anlama kapasitelerini tamamen kaybettiklerini düşünüyordu; zira insanlar yüzeysel bir şekilde ve tamamen yanlış nedenlerle, en çok da dar bir zümreden sosyal onay görmek amacıyla okuyorlardı. Bu nedenle, ona göre bu gidişatı tersine çevirmek, toplumsal bir varoluş ve kendini koruma meselesiydi:
Elinde silah tutan yıkıcı ordular yerine, toplumun ufkunu açacak bir düşünce ordusu kurmak; bu dimağları titizlikle eğitmek, onları hak ettikleri toplumsal güvenceye kavuşturmak ve bu muazzam entelektüel yürüyüşe liyakatli bir rehberlik etmek!…
Tüm bunlara rağmen Ruskin, dinleyicilerini ikna etmek için yine de muhaliflerinin o faydacı dilini konuşmaya çalışıyor ve argümanını bir “kazanç-kayıp” ekseninde şekillendiriyordu. Eğitimi, kazanç getiren nüfuzlu çevrelere sızma aracı olarak görmek yerine derinlemesine bir okuma pratiği olarak değerlendirmenin nihayetinde çok daha kârlı bir yatırım olduğunu savunuyordu. John Milton‘ın “Lycidas” (1637) adlı şiirinden bir bölümü örnek gösteren Ruskin, nüfuzlu aydınlarla yapılacak hiçbir görüşmede asla yakalanamayacak eşit şartların, zihin ve sözcükler arasında nasıl kurulabildiğini gözler önüne seriyordu.
Güçlü bir siyasetçi veya nüfuzlu bir gazeteci, kendileriyle görüşmenize izin verilen o birkaç dakika içinde dar görüşlü, küçümseyici ya da sadece kötü bir ruh hali içinde olabilirdi. Ancak Ruskin’e göre kütüphane rafları, bundan çok daha güvenli hazinelerle dolup taşıyordu. Orada, en güçlü ve en zeki beyinler tüm çağların ve ülkelerin bilgeliğini sizin kullanımınıza sunarak sizinle sohbet etme ayrıcalığı için adeta yarışıyordu. Kitaplar, okurlarını hem zenginleştiriyor hem de güçlendiriyordu.
Kelimelere yüklediğimiz anlam
Proust ise tam da bu fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Okumayı bilgelik dünyasına açılan değerli bir geçit olarak tavsiye etmeyi, hakikate bir tür “referans mektubu” aracılığıyla ulaşılabileceğini düşünmeye benzetiyor ve bunu son derece saçma buluyordu. Bu yüzden kendi okuma savunması, “maliyet-fayda” zihniyetine en ufak bir taviz vermediği gibi, hiçbir finansal veya sohbet odaklı benzetmeden de beslenmiyordu.
Proust’un gözünde, okumayı büyük zihinlerle bir karşılaşma olarak yüceltmek tamamen beyhudeydi. Konuşmanın daima toplumsal kısıtlamalara tabi olduğu sosyal hayattaki dinamiklerle, okuma eylemi sırasında gerçekleşenler birbirinden tamamen farklıydı. Aksine bir okur, en büyük yazarları bile sıkıcı bulma ya da onları, yazarın asıl niyetine tamamen ters düşebilecek kendi kişisel amaçları doğrultusunda takdir etme konusunda sonsuz bir özgürlüğe sahipti.
Kitaplar, daha üstün bir sohbet biçimi yaratmıyor; aksine, “yalnızlığın tam ortasında gerçekleşen, mucizevi ve verimli bir iletişime” olanak tanıyordu. Büyük yazarlar bize zihinlerinin o hayranlık uyandıran derinliklerini ifşa etmiyor; yalnızca sözcükleri ve nesneleri anlamlandırma becerimizi geliştirmemizde bize rehberlik ediyorlardı.
Bu bağlamda kitaplar, bizi kendi içimizdeki o en zengin parçayla buluşturur. Okurken kelimelere yüklediğimiz anlam, tamamen kendi benzersiz deneyimimizle bağlantılıdır ve asla kopyalanamaz. İşte okumak, Proust’un gözünde bu şekilde duygularımıza ulaşmanın en eksiksiz ve en somut aracı haline gelir. Ayrıca geçmişle temas kurmamızı sağlayarak deneyimlerimizi ölçülemeyecek boyutlarda genişletmemize imkân tanır. Yüzyıllık metinleri okuduğumuzda (Proust burada Racine ve Saint-Simon‘u örnek verir), dildeki ve geleneklerdeki evrimin ötesine geçip onları anlamlandırmayı başardığımızda, doğrudan ölümsüzlüğün kendisine erişmiş oluruz.
Proust da tıpkı Ruskin gibi yazılı sözün gücüne karşı derin bir saygı besliyordu. Ancak ikisinin okumaktan beklediği faydalar birbirinden son derece farklıydı. Aralarındaki bu görüş ayrılığı, okura ve yazara atfettikleri rollerde yatıyordu. Proust okumayı, ahlaki bir eğitimden ziyade bir tür etik terbiye olarak görüyordu. Onun bakış açısına göre okuma “mucizesi”, iyi bir yazıya maruz kalmaya bile bağlı değildi. Sıradan kitaplar ve zayıf yazarlar da pekâlâ aynı işlevi görebilirdi. Asıl önemli olan, Proust’un Sainte-Beuve’e Karşı (1895-1900) adlı denemesinde başvurduğu bir terim olan yazarın “eser veren benliğiyle” (üreten benliğiyle) temas kurduğunuzda, kendi en derin benliğinizin de kapılarını aralamanız; böylece daha önce hiç hayal dahi etmediğiniz veya kavrayamadığınız yepyeni deneyim alanlarını keşfetmenizdi.
Zihin için bir tür işlenmiş gıda
20. yüzyılın ikinci yarısında Proust’un görüşü, görünüşe göre Ruskin’in savlarına karşı büyük ölçüde galip gelmişti. O dönem eleştirel analizlere yön veren söylemler, edebiyatı daha çok içsel nitelikleri bağlamında irdeliyor, metnin doğrudan okurun deneyimine uyarlanmasından ziyade derinliği veya biçimsel karmaşıklığı ön planda tutuyordu. Roland Barthes gibi yapısalcıların yanı sıra Jacques Derrida veya Stanley Fish gibi yapıbozumcuları düşünün.
Yeni Eleştiri ve ardından gelen Yeni Tarihselcilik akımları da önemli noktalarda birbirinden ayrılsa da, edebi takdirin bir doğru ve yanlış algısı geliştirme meselesi olmadığı yönündeki temel varsayımda birleşiyordu. Okumanın herhangi bir ahlaki fayda sağlaması gerektiği fikri; saf ve iyi niyetli “solculuğun” kalıntısı olarak görülüyordu (Ruskin’in, diğer açılardan sadık bir muhafazakâr olmasına rağmen Britanya’da sosyalizm için büyük bir ilham kaynağı olduğunu unutmamak gerekir).
Oysa, Jonathan Rose‘un İngiliz İşçi Sınıflarının Entelektüel Yaşamı (2001) adlı kitabında gösterdiği gibi, mavi yakalılara yüksek kültüre erişim sağlayarak onları aydınlatma çabası, bir dönem oldukça başarılı olmuştu. Savaş sonrası dönemde hâkim olan akademik eğilim, edebiyat eleştirisinin okumaya belirgin bir şekilde faydacılık karşıtı bir yaklaşım benimsemesini dikte ediyordu. Buna rağmen, “büyük kitapların” ahlaki eğitime olumlu katkı sağladığı fikri, devlet eğitiminde itici bir güç olmaya devam ediyor ve alt-orta sınıf ailelerin çoğu için sosyal bir sınıf atlama vaadini yerine getiriyordu. Buna örnek olarak, sınavla girilen İngiliz devlet okulu (grammar school) sistemini veya ileride elitist bularak kınayacağı cumhuriyetçi liyakat sistemine o muazzam akademik kariyerini ve nüfuzunu borçlu olan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu‘yü gösterebiliriz.
Edebiyata toplum nezdinde biçilen rol ile onun yükseköğrenimde okunma ve öğretilme biçimi arasındaki bu çatışma; büyük kitaplarda bulunabilecek ahlaki eğitimi savunanların halk arasındaki başarısını açıklayabilir. İki Bloom da –Harold Bloom‘un Batı Kanonu (1994) ve Allan Bloom‘un son kitabı Aşk ve Dostluk (1993)– muazzam bir popüler etkiye sahipti; ancak aynı zamanda karşı konulmaz gibi görünen akademik ve entelektüel bir eğilimin istisnaları olarak boy gösterdiler.
O halde, 21. yüzyılda ahlakçılığın tüm gücüyle geri döndüğünü –ve Ruskin’e çok sayıda, kimi zaman beklenmedik mirasçılar sunduğunu– görmek o kadar da şaşırtıcı olmayabilir. Bu durum kısmen dijital devrimle açıklanabilir: Artık boş zamanımızı kitaplardan ziyade ekran başında geçirme ihtimalimiz çok daha yüksek ve çevrimiçi formatlar, yorumları edebi üsluptan çok ahlak üzerine odaklamayı kolaylaştırıyor.
Düşen okuryazarlık oranlarının yarattığı endişe, günümüzdeki pek çok fikir ayrılığında olduğu gibi, siyasi kutuplaşmalarla oldukça paralel ilerleyen, okumanın hararetli bir şekilde savunulmasına yol açmış durumda. Kısacası muhafazakârlar “büyük kitapları” iyi ahlak ve güzellik duygusu aşıladığı için yüceltirken; ilericiler kanonu kapsayıcılıktan yoksun olduğu gerekçesiyle eleştiriyor ve okumayı çoğunlukla yeterince temsil edilmeyen azınlıklara yönelik bir empati eğitimi olarak savunuyorlar.
İlk kampta yer alan Emily Finley, The Wall Street Journal‘daki yazısında, çocukların; mutluluğun dinin ve evliliğin getirdiği sorumlulukların dışında da bulunabileceğini hayal etmek gibi tehlikeli dürtülere karşı korunabilmeleri için 1940 öncesi “eski” kitapları okumalarını tavsiye ediyor. Diğer tarafta ise The Atlantic‘te yazan Patricia Matthew, kimi yazarları “büyük” yapan tanımlarımızı yeniden gözden geçirmemizi savunuyor; Jane Austen‘ı hem yazılarındaki geleneksellik hem de transatlantik köle ticaretiyle olan bağları nedeniyle hedef tahtasına oturtuyor.
Tüm bu yaklaşımlar nihayetinde kitapları zihin için bir tür işlenmiş gıda gibi görüyor ve okuduklarımızdan ne çıkarmamız gerektiğini bize önceden söylüyor. Oysa Yunan mitlerinde ev içi saadete dair hikâyeler bulmayı umuyorsanız, Medea ve Klytaimnestra’nın sizi hayal kırıklığına uğratması kuvvetle muhtemeldir. Peki ya Madame Bovary (1856-57) gerçekten de gerçeklerden kaçışa karşı bu kadar bariz bir uyarı mıdır? Gustave Flaubert‘in bu romanını, Elena Ferrante‘nin 2016’da The New Yorker‘da öne sürdüğü gibi, geleneksel evlilik ve anneliğe hapsedilmiş kadınların omuzlarına binen o imkânsız ve yabancılaştırıcı çifte açmazın bir tasviri olarak okuyamaz mıyız?
Kanonun temsil eksikliğine gelince; bu kesinlikle yeni bir mesele değil. Edebiyat tarihi, çok daha geniş bir karakter yelpazesini dâhil etmek amacıyla yapılan bitmek bilmeyen bir yeniden yazımlar dizisi olarak da pekâlâ anlatılabilir. Nitekim kusurlu yaratıma verilecek tepki, daha yaratıcı olmaktır. Yakın zamanda Kamel Daoud’un, Albert Camus‘nün Yabancı (1942) adlı eserini öldürülen ‘Arap’ın gözünden yeniden anlattığı Meursault Soruşturması (2013) romanının veya Mark Twain’in Huckleberry Finn’in Maceraları (1884) eserini kaçak köle Jim’in kelimeleriyle yeniden kurgulayan Percival Everett’in James (2024) adlı kitabının kanıtladığı gibi.
Yine de tüm bu iç çelişkiler, edebiyata yönelik ahlakçı bakış açısının o inatçı canlılığını zayıflatmaya yetmiyor. Görünüşe göre Ruskin hiç bu kadar popüler olmamıştı ve bu durum yalnızca sosyal medyanın edebi itibarlar inşa etmedeki rolüyle açıklanamaz. Bana kalırsa, edebiyata yönelik ahlakçı yaklaşımın bu denli güçlü olmasının asıl sebebi; edebiyatın gerçekte ne işe yaradığını anlamak istiyorsak mutlaka derin tarihsel kökleri mercek altına almalıyız.
Edebiyat artık siyasi hayatın ayrılmaz bir parçası
Edebiyat anlayışımız tarihsel bir boşluktan öylece doğuvermedi. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, Romantiklerin yazarların toplumsal görevleri olduğu yönündeki fikirlerine hâlâ çok şey borçluyuz. Eleştirmen ve edebiyat tarihçisi Paul Bénichou‘nun Yazarın Kutsanması (1996) adlı klasik çalışmasında gösterdiği gibi, Fransız Devrimi’nin yol açtığı gelenekle o acımasız kopuş; gerek karşı devrimcileri gerekse yeni Romantikleri, yazarların ruhani liderler olarak pekâlâ rahiplerin yerini alabileceği fikrini benimsemeye yöneltti.
Modern çağda şairler ve yazarlar, toplumsal görünüşlerin ötesini görebilen ve devleti bekleyen geleceği öngörebilen gerçek kâhinlerdi. Üstelik yazarın otorite iddiası, eski peygamberlerinkinden çok daha meşru görülüyordu; zira yazar kurumsal bir kiliseye değil, yalnızca halka karşı sorumluydu. Victor Hugo‘nun “Şairin İşlevi” (1840) adlı şiirinde ana hatlarıyla belirtildiği üzere, yazarın misyonu zorlu hakikatleri açıklamaktı.
Yazarın toplumun merkezine yerleştirildiği bu yeni moda rol, çoğunlukla bol miktarda eril böbürlenmeyle ifade ediliyordu. Bu durum, edebi sahneyi şık genç adamlar doldurmadan çok önce, bu yeni fikrin en ayrıntılı anlatımının edebiyat eleştirmeni ve siyaset kuramcısı Anne Louise Germaine de Staël tarafından kaleme alındığı gerçeğini uzun süre örtbas etmiştir. Çığır açan eseri Toplumsal Kurumlarla İlişkisi Bağlamında Edebiyat (1800) kitabında Madame de Staël, edebiyatın artık geri dönülmez bir şekilde siyasi hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu; din, gelenek ve yasalar tarafından şekillendirildiği kadar bunlar üzerinde de aynı oranda etkili olduğunu savunuyordu.
Staël’in anlatımı, tamamen kendi deyimiyle “insan türünün mükemmelleşebilirliği”ne olan inancından beslenmektedir. O, kurgunun doğrudan ortak temsiller üzerinden işlediği için kolektif gelişime aktif olarak katkıda bulunduğunu ve bu yolla ulusal birliğe de hizmet ettiğini söylüyordu. Siyasetin, her biri kendi içinde apayrı bir dünya barındıran dillerin özgüllüğüne bağlı olduğuna inanıyordu. Bu nedenle, gerçek yaşam durumları sağlıklı bir kavrayışa izin veremeyecek kadar yakın veya uzak kalırken, her ulusun kendi içinde edebi kurgu, o ulusun her bir üyesinin bağ kurabileceği ortak bir zemin sunar. Kendi sözleriyle: “Edebiyat eleştirisi çoğunlukla ahlak üzerine bir incelemedir.” Bu noktada Ruskin ile tam olarak aynı fikirdedir.
Ne var ki Staël, edebiyatı takdir etmenin siyasi sonuçlarını vurgulayarak meseleye yepyeni bir katman daha ekler. En önemlisi, giderek demokratikleşme yolundaki ülkeler için hayati bir özellik olan dil kullanımını keskinleştiren edebiyatın, vatandaşları hükümete potansiyel bir katılıma hazırladığına inanmasıydı:
Edebiyatın ilerlemesi, yani düşünme ve düşüncelerimizi ifade etme sanatının mükemmelleşmesi, özgürlüğün tesisi ve korunması için elzemdir.
İşin aslı Staël, edebiyatın hükümetin erişiminden uzak, öngörülemez bir dil kullanımı geliştirerek bizi özgürleştirdiğini savunuyordu.
Seçkinler hiçbir kitabı asla ciddiye almayacaktır
Onun bu iyimser argümanı, iki nesil önce Jean-Jacques Rousseau tarafından geliştirilen çok daha eleştirel bir yaklaşımın adeta fotoğrafik bir negatifi gibidir. Rousseau’nun Julie veya Yeni Heloise (1761) adlı romanı, kendi yüzyılının en çok satan kitaplarından biriydi. Mektuplardan oluşan bu uzun ve duygusal roman, ondan derinden etkilenen okurlardan adeta mektup yağmuru almıştı. Elbette bu eser de kendisinden önceki romanlardan, özellikle de Samuel Richardson’ın Pamela (1740) ve Clarissa (1748) adlı eserlerinden ilham almıştı. Ne var ki Rousseau aynı zamanda bir siyaset kuramcısı olduğu için, romanının kazandığı devasa halk başarısının ardında yatan asıl meseleyi de somutlaştırmıştı. Julie‘nin önsözü, ‘R’ ve ‘N’ (yazar ve yayıncısını temsil eder) baş harfleriyle anılan iki karakter arasında geçen bir diyalog şeklinde yazılmıştır ve burada N, R’ye yazdıklarının doğruluğu ve uygunluğu konusunda sürekli takılır. İşin özü şudur: Sert bir toplum eleştirmeni olarak ün kazanmış biri, nasıl olur da bir aşk hikâyesinin kapağına adını koyabilir?
R’nin yanıtı ise son derece nettir: Şehirli ve eğitimli olan olağan okur kitlesi için hiçbir okuma eylemi asla eğitici olamaz. Seçkinler hiçbir kitabı asla ciddiye almayacaklardır; onlara göre okumak, yalnızca yoksulların erişemediği çok daha sofistike eğlencelerin tadını çıkararak kendi üstünlüklerini kanıtlamanın bir yolundan ibarettir. Dolayısıyla, katılmadıkları kitapları sadece görmezden gelecek veya yanlış okuyacak; var olan köklü görüşlerini onaylayanları ise öveceklerdir. Bu noktada Rousseau’nun eleştirisi, tam bir asır sonra Ruskin’in sözlerinde de yankı bulmuştur. Ancak onun bu tepkisi ahlaki değil, tamamen siyasi terimlerle ifade edilir.
R’ye göre, misyonunun kitlesini eğitmek olduğunu düşünen bir yazar, kelimelerin tam anlamını kazanabileceği başka bir okur kitlesini hedeflemelidir: yani ellerinde bolca boş vakti olan taşralıları. Çok anlamlı bir ifadeyle Rousseau, yazarların “yalnızların dilini konuşmalarını” talep eder. Yani moda çevrelerinde üretilen o esprili ve sürekli kabuk değiştiren ifadelerden tamamen uzak durarak eser vermelerini ister. Böylece yazar, toplumda hem salt bir eğlendiriciden hem de bir rahipten çok daha farklı bir rol üstlenir. Yazarın öncelikle ve en başta görevini bir “vatandaş” olarak görmesi gerektiğini söyler; onun işi yalnızca iyi şeyleri vaaz etmek değil, aynı zamanda mutluluğu neyin oluşturduğuna dair aklı başında, sağduyulu bir inceleme sunmaktır. Üstelik bu görev, iyi insanlardan oluşan bir toplumda bile göründüğü kadar basit değildir; nitekim Julie, içinde tek bir kötü karakter bile barındırmamasına rağmen trajik bir şekilde sonlanmasıyla ününü hâlâ korumaktadır.
Romanın önsözü, Rousseau akademisyeni Christopher Kelly’nin “edebi vatandaşlık” olarak adlandırdığı kavramın oldukça ikna edici bir örneğini sunar. Kelly’nin savunduğu üzere, toplumsal değerlerin giderek daha fazla çıkar alışverişi ve kâr bağlamında tanımlanmaya başlamasıyla birlikte; hem hükümetin hem de ekonominin kontrolünden kaçabilecek “geçerli bir ortak değer (para birimi)” güvence altına almanın zorunlu hâle gelmesi modernitenin bir işaretidir. Ve bunu başarmanın yolu da edebiyattan geçiyordu. Edebi yazım; halkın bir kısmını yabancılaştırmaya yönelik manevraları maskeleyebilecek, görünüşte son derece bariz olan sosyal görev ve beklenti temsillerine karşı temkinli olmayı teşvik ederek, alternatif bir değer yaratılmasına katkıda bulunabilirdi. Başka bir deyişle, edebiyat vatandaşların özgürlüğüne hizmet eder.
O halde Staël’in nasıl Rousseau’nun fikirlerinden beslendiğini görmek hiç de zor değildir. Her ikisi de edebiyatı özgürlüğe giden en güvenli yol olarak görüyordu; zira edebiyat, hayal gücünü toplumsal geleneklerin prangalarından kurtarıyor ve dilin, önceden belirlenmiş bir dizi çıkar ifadesine dönüşerek aşınmasını önlüyordu. Ancak Rousseau, edebiyatın tam anlamıyla dizginleyemeyeceği güçlü egemen kuvvetlere karşı bir savaş tasvir ederken; Staël, ulusal uzlaşmanın hüküm sürdüğü çok daha görkemli bir gelecek hayal ediyordu.
Kişisel özgürlüğün anahtarı
Bu tarihi anımsamak neden bu kadar önemli? Rousseau ve Staël tarafından hayal edilen kolektif özgürlüğe giden yollar, bugün hâlâ büyük bir saygıyla andığımız devasa romanlar çağı olan 19. yüzyıl boyunca yan yana uzanmaya devam etti. Bu eserler, ulusal tahayyülleri yenileyip güçlendirirken, bir yandan da toplumsal –özellikle de sınıfsal– uçurumları gözler önüne serdi. Dönemin en ünlü eserlerinden bazıları bu gerilimi bünyesinde barındırır: Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı (1866), Victor Hugo’nun Sefiller’i (1865), Charles Dickens’ın Büyük Umutlar’ı (1861). Bu realist romanlar, adaletsizliğin devam etmesine izin verildiği takdirde her bir ulusu nelerin beklediğini öngören yazar misyonunun en somut örnekleridir. Yine de bu yazarlar, çok sayıda farklı karakteri bir araya getirerek, birbirinden apayrı okurların ortak bir hikâyedeki kendi paylarını fark etmelerini sağladılar.
Açıkçası, bir yazarın Rousseau veya Staël’in kendisinden beklediği rolü yerine getirebilmesi için önünde aşması gereken çok büyük eşikler vardır. Herhangi bir yazar tüm ulusa karşı gerçekten sadık kalabilir mi? Ulusun tamamını temsil ettiğini iddia eden çok kısıtlı bir çevreyi memnun etmeye çalışma riski yok mudur? Dilin bağımsızlığı ile sözde hedef kitlenize karşı olan sorumluluğunuzu nasıl uzlaştırabilirsiniz?
1860’lı yılların bu dönüm noktası niteliğindeki romanlarının yayımlanmasından kısa bir süre sonra, yeni gelişen iki disiplin –Émile Durkheim’ın sosyolojisi ve Sigmund Freud’un psikanalizi– edebiyatın toplumsal dinamikleri ve duyguları açıklama konusundaki tekelini elinden aldı. Edebi kurgu, daha yer altındaki psikolojik alemleri ve deneysel formatları keşfetmeye terk edildi. Bunun bir sonucu olarak kitaplar, kendi okur kitlelerini seçmek ya da şekillendirmek durumunda kaldı. Tüm ulus adına konuştuğunu iddia eden yazarlar, kalemlerini hazır ideolojilere teslim etme riskiyle daha fazla karşı karşıya geldiler.
İşte bu, tam da Proust’un sahneye çıktığı andı. Ruskin’in faydacı ahlakçılığına karşı Proust, edebiyatın nihayet yalnızca kendisine ait olan niteliklerle tanınma şansı yakaladığını gördü. Edebi kurgu, okurların zihnini iyi niyetli kesinliklerden oluşan değişmez bir cennete yönlendirmez. En iyi ihtimalle, bu bir “haz alma” eğitimidir; Swann’ların Tarafı’nın (1913) ilk sayfalarında belirttiği gibi:
Güzel şeyler bize, refah ve kibirden kaynaklanan doyumların ötesinde bir haz aramayı öğretir.
Bu ifade, edebiyatın bugün neler yapabileceğini özetler niteliktedir. Görsel eğlence, iletişim ve performansın büyük ölçüde egemen olduğu, haz için okuyanların sayısının giderek azaldığı bir toplumda, yazarın bir ruhani ışık kaynağı olduğu fikri artık büyük ölçüde demode görünebilir. Günümüzde insanlar hayatlarını anlamlandırmak için terapistlere, uzmanlara ya da influencerlığa daha çok yöneliyorlar. Yine de ben, tam da deneyimi yorumlamak için artık en yaygın veya en prestijli araç olmadığı için, edebiyatın kişisel özgürlüğün anahtarı olarak yeniden değerlendirilmesinin tam zamanı olduğunu savunuyorum.
Yazılı kelimelerin, zihnimiz üzerinde çok daha güçlü ve doğrudan bir etkiye sahip olan görsellere kıyasla çok daha özgürleştirici olduğunu düşünüyorum. Görseller, alıcıya tepki verme, anlama ve potansiyel olarak karşı çıkma ya da kopma (dissosiasyon) konusunda çok kısıtlı bir alan bırakırken; edebi dil, nüansları kavrama gücüne sahiptir. Bu sayede istismar edici yanlış varsayımların kurbanı olma ihtimalimiz azalır. Edebiyat ayrıca, kendi deneyimimizi anlama işini “dış kaynaklara” devretmememizi sağlar.
Asıl mesele şudur: Edebiyatın hem siyasi propagandadan hem de ahlakçı öğretiden farklı bir amacı vardır. Onun kendine has, muazzam faydası, ondan büyük cevaplar beklemeyi bıraktığımızda –ya da daha doğrusu, edebiyat bize ne büyük ne de kolay olan cevaplardan keyif almayı öğreterek deneyimimizi derinleştirdiğinde– çok daha net bir şekilde ortaya çıkar. Günümüz yazarları arasında Elena Ferrante, en iyi romanı olan Karanlık Kız’ın (2006) o karanlık ve delici güzellikteki finalinde de görüldüğü gibi, çağdaş kadınların yaşamlarında ortaya çıkan bu belirsizlikleri keşfetme konusunda eşsizdir.
Edebiyat, ortak bir anlayışı yeniden inşa edebilir
Edebiyat bugün en derin anlamıyla ancak bu şekilde siyasi olabilir. Karmaşıklığa sadık kaldığı sürece edebiyat, toplumsal marazlara aktivist söylemlerden çok daha güçlü ve acil bir ışık tutma kapasitesine sahiptir. Neige Sinno’nun, ensest konusundaki farkındalığı artırmak için çok şey yapan Sad Tiger (Hüzünlü Kaplan, 2023) adlı anı kitabını düşünün; bu kitap tam da günümüzün “travma kültürü”nde pazarlanan kalıplardan kaçındığı için bu denli başarılı olmuştur.
Sinno’nun kendi deneyiminde kurgunun teoriden daha yardımcı olduğunu vurgulaması oldukça manidardır; çünkü kurgu, “yalnızca gerçek olmayan hikâyelere dayanan dolaylı ve teğetsel tepkiler sunar.” Edebiyatın bu “dolaylılığı”, okura, günümüz kültürünün bize satmaya hevesli olduğu o yabancılaştırıcı hazır anlatıları kırarak bir hikâyenin anlamını yeniden inşa etme alanı bırakır. Sad Tiger, bir toplumsal marazı anlama biçimlerimize dikkatimizi çekerek, o sorunu tanıma ve önleme konusundaki kolektif sorumluluğumuzu artırır.
Hepimiz istismar mağduru değiliz. Ancak kişisel verilerin toplanmasına ve aralıksız reklamlara dayanan mevcut baskın ekonomik model, hepimizi birer sömürü hedefi haline getiriyor. Haberlerde ve sosyal medyada yaygın olan yabancılaştırıcı anlatı kalıpları, kurgu ile gerçek arasındaki ayrımı bulanıklaştırarak kolektif kararların yalnızca iktidarda olanın en sert arzularını tatmin etmek için alınması gerektiği inancını içimize işliyor. Bu koşullar altında edebiyat, en hayati görevlerden birini yerine getirebilir: Günümüz dünyasının karmaşıklığından haz alarak ortak bir anlayışı yeniden inşa etmek.
Hernan Diaz’ın üst-kurmaca eseri Güven (Trust, 2022), okurun merakını cezbeden dört farklı anlatısıyla, geniş bir karakter yelpazesi üzerinden finansal operasyonların etkisini mercek altına alarak bu hedefe oldukça yaklaşır. Everett’in James’i ise Mark Twain’in Huckleberry Finn anlatısını, “Jim”e gerçek adını ve kendi hikâyesini anlatma şansı vererek ustalıkla derinleştirir; okuru, karakterin gerçek bilgisi ile hayatta kalmak için canlandırmak zorunda kaldığı basmakalıp figür arasındaki uçurumda bir yolculuğa çıkarır.
Bu kitaplar (ve daha pek çoğu), nitelikli edebiyatın neler yapabileceğine dair dikkate değer örnekler sunuyor. Ucuz ahlakçılıktan arındırılmış edebiyat, hakikatin öldüğüne yaygın olarak inanılan bir çağda, bize hakikat arayışından keyif alma gücü verir. Proust yazar olduğunda şunu anlamıştı: Kitaplar bize, bizi “evren karşısında meraksız bırakan o çirkinlik ve ehemmiyetsizlik perdesini” kısmen aralamaktan başka bir şey öğretmez. Sonuna erdirilemeyen bu çaba, kelimenin tam anlamıyla bir dünya değerindedir.
Bu yazı, Aeon’da yayımlanan “Does reading do us any good?” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.


