Share This Article
Kyle Chayka | Çeviren: Tomris Güzelsoy
Kahvaltı fotoğrafları, narsisistik internet kültürünün kurucu unsurlarından biri olarak görülebilir. Başkalarının ilgisini çekmesi çoğu zaman zor olsa da, bu içerikleri paylaşan kişi, onları çevrimiçi ortamda herkese açık hâle getirme ihtiyacı ve hatta kimi zaman sorumluluğu hisseder. Yediğiniz sabah kahvaltısının fotoğrafını paylaşmak, Twitter ve Instagram’ın ilk yıllarında sıkça yaptığımız bir şeydi. O dönemde bu yeni ve heyecan vericiydi. Bir anda hayatınızın en sıradan anlarını, belki de onları görmekten gerçekten hoşlanabilecek yabancılardan oluşan bir kalabalıkla paylaşabiliyordunuz.
Bir bakıma kahvaltı fotoğrafı, sosyal medyanın ütopik hayalini temsil ediyordu. Milyarlarca sıradan insan, hayatlarında küçük kesitleri —yemeklerini, evcil hayvanlarını, duşta akıllarına gelen düşünceleri— neredeyse hiçbir aracı olmadan sanal dünyaya bırakabiliyordu. Bu parçalar yalnızca ilgi çekici değil, aynı zamanda hayati bir şeye dönüşebiliyordu: Tabandan gelen, dinamik bir gerçeklik kaydına. Paylaşım yapmak ve başkalarının paylaşımlarıyla etkileşime girmek; amatörlüğü, sıradanlığı ve içerik temelli bir tür liyakat anlayışını yücelten büyük bir projenin parçası olmak demekti. Doğru şekilde paylaşıldığında herkes ve her şey ilgi çekici olabilir, hatta viral hâle gelebilirdi.
Son zamanlarda ise kahvaltı fotoğrafını ve onun çevrimiçi karşılıklarını özlediğimi fark ediyorum. İnsanların hayatlarından rastgele anları gündelik bir doğallıkla paylaştıklarını artık pek görmüyoruz. Hatta bunu yapmak artık anlamlı da görünmüyor; bir zamanlar anlamlı gelmesinin nedenini düşünmek bile zor. Sosyal medyanın ortaya çıkışının üzerinden on beş yıla aşkın süre geçti. Peki bugün karşımızda nasıl bir manzara var? Farklı ölçülerde yüksek bütçeli bir estetik cilaya özenen influencer’lar ve içerik üreticilerle dolu bir akış; uluslararası savaşların son dehşetini duyuran manşetler; yapay zekâ tarafından üretilmiş görüntüler, videolar ve metinler; kullanıcıların derin korkularına seslenen ve platformlar tarafından az ya da çok teşvik edilen dizginsiz troller…
Bu tablo içinde gündelik olanın eski ağırlığı kalmadı. Bu nedenle birçok kişi artık eskisi kadar paylaşım yapmıyor. Kısa süre önce barmenlik yapan bir arkadaşımın hafta içi bir sabah Instagram hikâyelerinde birkaç neşeli selfie paylaştığını gördüm. Daha sonra bu paylaşımları sildiğini fark ettim. “Dünyada bu kadar şey olurken böyle içerikler paylaştığımda duyarsız görüneceğimden endişe ediyorum,” diye açıkladı ve ekledi:
Bu yüzden kendimi huzursuz hissediyorum.
‘Kimse görünür olmak istemiyor’
Bu değişimin kuşaklarla ilgili bir boyutu da var. Sosyal medyayla büyüyen milenyum çocukları artık orta yaşa yaklaşıyor; belki de hayatlarında daha fazla mahremiyet arıyorlar. Bir partnerle ve çocuklarla düzen kurulduğunda, kişiliği çevrimiçi ortamda sergilemeye yönelik açık teşvik de azalıyor. Otuzlu yaşlarında bir avukat olan Emma Hulse, “Bence insanlar genel olarak aşırı paylaşım konusunda artık daha temkinli. Bu da muhtemelen on yıl önce hepimizin ne kadar çok şey paylaştığını düşünürsek, faydalı ve sağlıklı bir düzeltme,” diyor. Ancak mevcut paylaşım alışkanlıkları hakkında pek çok Z kuşağı mensubu ve hatta daha genç kullanıcılar, hayatlarını sosyal medyada sergilemeye karşı isteksiz olduklarını dile getiriyor.
Onlar da gönderi yorgunluğundan şikâyetçi. Yirmi dört yaşındaki Kanika Mehra, “Sanırım benim kuşağımdaki herkes artık biraz röntgenci,” diyor; insanlar akışta kaydırmaya devam ediyor ama paylaşım yapmıyor. Mehra’ya göre “kimse görünür olmak istemiyor”; paylaşım yaptıklarında ise “bir tür kırılganlık sonrası mahmurluğu” yaşıyorlar. 17 yaşındaki Tarik Bećarević de kendisinin ve arkadaşlarının sosyal medyanın daha gündelik ve rahat dönemini hiç deneyimlemediğini söylüyor. Onlar için mesele, Instagram’daki gönderi dizilerini (carousel) hangi sırayla paylaşacaklarını uzun uzun tartışmak. “Açıkçası kahvaltımın fotoğrafını çekip paylaşmayı hayal bile edemem. Belki bir foto-dump’ın altıncı karesi olur,” diyor.
Bećarević’e göre ideal bir foto-dump kurgusu şu unsurlardan oluşmalı:
Tek başına bir fotoğraf; sosyal bir hayatın olduğunu göstermek için arkadaşlarla çekilmiş bir grup karesi; ardından estetik bir doğa manzarası ya da yemek fotoğrafı; tercihen sıra dışı bir hobiyi gösteren bir kare.
Hatta arkadaşlarının özel hesapları bile, onun ifadesiyle, “gerçekten özgür olmaktan çok özgür görünmek üzere tasarlanmış.”
Sosyal medya evrildikçe, paylaşım yapmaya ilişkin asgari beklentiler de sürekli yükseldi. Aceleyle yazılmış tweet’lerin yerini özenle kurgulanmış Instagram fotoğrafları aldı; onların yerini ise giderek televizyon prodüksiyonu kalitesine yaklaşan TikTok videoları doldurdu. Influencer’lar ve markalar, halka ışıklar ve profesyonel telefon ekipmanlarına yatırım yaparak bu standartlara uyum sağlayabiliyor. Geri kalanlar ise cep telefonlarının kamera uygulamalarıyla yetinmek zorunda kalıyor.
Müzisyen ve çevrimiçi sanatçı Man Bartlett, 2010’ların başında “lifecasting” adını verdiği yaklaşımın öncülerindendi. 2011 tarihli bir performansında Port Authority Otobüs Terminali’nde yirmi dört saat geçirerek karşılaştığı insanlar hakkında gerçek zamanlı tweet’ler atmış, çevrimiçi izleyicilerinden de seyahat hikâyeleri paylaşmalarını istemişti. Ancak zamanla ayrıntılı içerik üretme ve tek taraflı yakınlık ilişkileri (parasocial relationships) kurma baskısının “zehirli ve mide bulandırıcı” bir hâl aldığını söylüyor. “İçerik giderek videoya dönüştükçe, bunun kişisel olarak zaman ve enerji yatırmak isteyeceğim bir mecra olmadığını fark ettim,” diyor. Bugün ise üretimini, görece yeni bir platform olan Bluesky’da müzik projeleri hakkında yaptığı kısa ve öz paylaşımlarla sürdürüyor.
‘Algoritma hiçbir zaman bizim lehimize çalışmıyor’
Son birkaç yılda sosyal medya ekosistemi daha parçalı ve karmaşık bir yapıya büründü. Yeni platformlar hızla ortaya çıkıp kaybolurken, kullanıcı tarafında da belirgin bir yorgunluk oluştu. Bir kullanıcının ifadesiyle, “Discord’u ya da Bluesky’ı, her neyse onu, yeniden öğrenmeye sabrım yok.” Pek çok kişi, teknolojiyle sürekli mücadele etmek zorunda kaldığını söylüyor.
Sosyal medyanın tasarımı da gündelik paylaşımları teşvik etmekten uzaklaştı. Yeterince ilgi görmeyen içeriklerin kullanıcıda yetersizlik duygusu yaratmasına yol açan metrikler ve sürekli paylaşım yapan popüler hesapları öne çıkaran algoritmik akışlar, sıradan anları geri plana itiyor. Öne çıkanlar; gündelik hayat kesitleri değil, yorumculuk, kışkırtıcılık ve tanıtıci içeriklerden oluşuyor.
Bir öğrenci, “Artık kimse akışta arkadaşlarının gönderilerini görmüyor; bu yüzden bunlar hayat tadını dahi yansıtamıyor,” diyor. Bağımsız müzisyen Kele Fleming ise hayal kırıklığını şöyle özetliyor: “Algoritma hiçbir zaman bizim lehimize çalışmıyor.” Bir zamanlar akışlar, keşfedilmemiş içerikleri görünür kılabiliyordu; bugün ise zaten öne çıkmış hesaplar ödüllendiriliyor. Paylaştıklarımızın arkadaşlarımıza ulaşıp ulaşmayacağı bile belirsizken, bunu sürdürmek için motivasyonumuzu korumak ise gün geçtikçe zorlaşıyor. Üstelik paylaşım yaptığımızda algoritmayı “memnun etme” baskısını da hissediyoruz; aksi takdirde içeriklerimizin boşlukta kaybolacağını biliyoruz.
Paylaşım yapmak her zaman “cringe” görünme riskini barındırırdı. Bugün ise buna, sesin kalabalıkta kaybolması —ya da daha kötüsü, bağlamından koparak istenmeyen biçimde öne çıkması— ihtimali eklendi. 2020’deki Black Lives Matter protestoları sırasında birçok bireysel kullanıcı ve kurumsal hesap, güncel siyasal süreçlerle ilgisi olmayan içerikler paylaşma konusunda tereddüt etmişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş ve Trump’ın göçmenlere yönelik ICE operasyonlarını devreye sokması gibi gelişmelerin gölgesinde, benzer bir ruh hâli yeniden beliriyor.
Bir iletişim ajansının kurucusu Ali Moran,“Küresel krizle kişisel bir güncelleme arasındaki karşıtlık o kadar keskin ki insanda duygusal bir savrulma yaratıyor,” diyor ve ekliyor:
Sessizlik başlı başına bir beyana dönüştü; ama ilgisiz bir şey paylaşmak da öyle. Sanki doğru bir hamle yok.
Bu nedenle tamamen geri çekilmek, düşünce ve görüntüleri yalnızca özel grup sohbetlerinde ya da mesaj zincirlerinde paylaşmak daha güvenli bir seçenek gibi görünüyor. Bunun sonucunda internetin geniş kamusal alanı, onu canlı tutan sıradan içerikten biraz daha yoksun kalıyor.
Kullanıcıların sosyal medyada paylaşım yapmayı bıraktığı bir eşik
Google Zero kavramı, arama motorlarının yapay zekâ aracılığıyla kullanıcı sorgularına yanıtları doğrudan kendilerinin ürettiği ve bu nedenle başka internet sitelerine trafik yönlendirmediği varsayımsal bir geleceği tanımlamak için kullanılıyor. Benzer biçimde Posting Zero‘ya doğru ilerliyor olabiliriz: Profesyonelleşmemiş, metalaşmamış, cilalanmamış sıradan kullanıcıların; gürültüden, sürtüşmeden ve görünürlük baskısından yorularak sosyal medyada paylaşım yapmayı bıraktığı bir eşik.
Posting Zero, sosyal medyanın bir zamanlar tahayyül edilen hâlinin sonu anlamına geliyor. Yani herhangi bir şeyi deneyimleyen herhangi biri tarafından üretilen, dünyanın gerçek zamanlı kaydı olma iddiasının sona ermesi. Oysa sosyal medyayı izlemeye değer kılan, sıradan kullanıcıların varlığıydı. Onlar çekildiğinde geriye, bir zamanlar kalabalık bir sahilde insanların ardında kalan döküntüler gibi; kurumsal pazarlama içeriklerinin kuruluğu, yapay zekâ üretimi niteliksiz yığınlar ve küçülen bir röntgenci kitleden gelir elde etmeye çalışan fırsatçıların bayağılığı kalabilir.
Yine de şimdilik, paylaşmayı oyunun kendisi için sürdüren bazı isimler var. Doubleday’de tanıtım direktörü olarak çalışan Michael Goldsmith bunlardan biri… Twitter’da, yeni adıyla X’te, iki binden az takipçiye hitap eden gündelik ve sürekli paylaşımlarını uzun süredir ilgiyle izliyorum. Goldsmith’in yakın tarihli, tipik bir düşüncesi şöyle: “Eğer bir köpek sigara içebilseydi, sigarayı iki patisiyle mi tutardı, yoksa iki tırnağının arasında tek patisiyle mi?” Bu gönderi tek bir beğeni dahi almadı.
Kendisine neden paylaşmayı sürdürdüğünü sordum. “Zihnimden bir düşünceyi çıkarıp başka bir kaba aktarmanın ruhsal rahatlama bir işlevi var,” dedi. Ardından ekledi:
Otuz paylaşım yapıp yalnızca ikisinden iki beğeni alsam ya da hiç beğeni almasam da umurumda değil — her zaman bir sonraki gönderi olacak.
Bu yazı, New Yorker’da yayımlanan “Are You Experiencing Posting Ennui?” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.


