Share This Article
Patrick Iber | Çeviren: Gürer Mut
1994 yılında yayımlandığında, İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın Aşırılıklar Çağı dünya çapında bir bestseller oldu ve birçok dile çevrildi. Özellikle Brezilya’da büyük bir sansasyon yarattı; Hobsbawm, orada hem köylülerin hem de geleceğin devlet başkanlarının dostu olarak biliniyordu (bu nedenle kitaplarının satışları neredeyse 1 milyona ulaşmıştı).
Okuyucular, Hobsbawm’ın kendi çağdaş tarihlerini anlamalarına yardımcı olma çabasına ilgi gösterdi; zira kitap, 1914’ten 1991’e kadar uzanan tarihsel kesiti ele alıyordu. Aşırılıklar Çağı, aynı zamanda Hobsbawm’ın 1970’lerde başlattığı dörtleme serisini tamamlıyordu.
Devrim Çağı (1789–1848), Sermaye Çağı (1848–1875) ve İmparatorluk Çağı (1875–1914), Hobsbawm’ın “uzun 19. yüzyıl” olarak tanımladığı dönemi kapsıyordu. Bu dönem, Fransız Devrimi ile başlamış ancak asıl olarak sanayi devrimi ardından yükselen kapitalizmle, ulus-devletin pekişmesiyle ve Avrupa’nın küresel hâkimiyetiyle tanımlanmıştı. Aşırılıklar Çağı ise ardından gelen dönemi, yani Hobsbawm’ın “kısa 20. yüzyıl” olarak adlandırdığı çağı ele alıyordu.
Gerileme çağı olarak 20. yüzyıl
“Kısa 20. yüzyıl” olarak tanımlanan bu 77 yıllık dönemde büyük değişimler yaşandı. Dünya nüfusu üç kat arttı. Küresel ekonomideki üretim ise daha da hızlı büyüdü; 1991 yılında, 1920’ye kıyasla neredeyse on katına ulaştı. İnsanlar ortalama olarak daha sağlıklı ve daha eğitimli hâle geldi.

İmparatorluklar çöktü ve dünyada “Avrupamerkezcilik” giderek güç kaybetti. Ekonomik açıdan bakıldığında, dünya her zamankinden daha fazla tek bir bütün hâline geldi; daha “küreselleşmiş” bir biçim kazandı. Geleneksel toplumsal ilişkiler kökünden sallandı ve yerlerini gerçeklikler aldı. Hobsbawm, Marx’tan esinlenerek kapitalizmin “bir devinim” haline geldiğini ileri sürdü. Ancak Hobsbawm, tarihinin sonuna gelindiğini iddia eden liberal düşünürlerden de değildi; Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ve kapitalizmin “zaferini” hiçbir koşulda alkışlamadı.
Hobsbawm’ın “kısa 20. yüzyıl” olarak tanımladığı yıllar, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin var olduğu dönemle çakışıyordu; Hobsbawm’ın yetişkin yaşamının büyük bir bölümünde inandığı bir reel bir projeydi bu. 1930’larda Büyük Britanya Komünist Partisi’ne katılmış ve 1991’de partinin sona ermesine rağmen üyeliğini istemeye istemeye bırakmak durumunda kalmıştı.
Otobiyografisinde şu satırları yazmıştı:
Ekim Devrimi’nin rüyası hâlâ içimde bir yerlerde duruyor. Onu terk ettim, hatta reddettim ama tamamen yok olmadı.
Ona göre uzun 19. yüzyıl, neredeyse “kesintisiz maddi, entelektüel ve ahlaki ilerleme” ile geçmiş, buna karşılık 20. yüzyıl bir gerileme çağı olmuştu.
Küçük ayrıntılardan güçlü gözlemlere
Peki, Aşırılıklar Çağı, 30 yıl sonra hâlâ geçerliliğini koruyor mu? Kitabın sahip olduğu birçok güçlü yön hâlâ kendini fark ettiriyor. Etkileyici bir yazar ve anlatıcı olan Hobsbawm, kitabında siyasetten ekonomiye, sanattan bilime geniş bir alanı kapsayan derinlemesine bir inceleme sunuyor.
Marksist bakış açısı, çalışmasını şekillendirdiği ölçüde kimi başlıklarda da sınırlar çizmesine neden oluyordu. Bazen bazı toplumsal değişimlere karşı mesafeli bir duruş sergiliyordu — o değişimleri başka bir tarihçi, ahlaki ilerlemenin göstergeleri olarak yorumlayabilirdi. Ancak, bir eseri “klasik” yapan şey hem kendi başına değerli olması hem de yazıldığı dönemi yansıtma gücüne sahip olmasıdır. İşte bu açıdan bakıldığında, Hobsbawm’ın kitabı kesinlikle “klasik”ler arasında gösterilmeyi hak eden bir çalışmadır.
*
Aşırılıklar Çağı, bir felaketle başlar: Küresel bir ekonomik bunalımla sarsılan ve iki büyük savaşla çevrelenmiş 1914-1945 yılları, insanlığın maddi ve bilimsel ilerlemesinin karanlık yüzünü gözler önüne serdi. Hobsbawm, olayları yalın bir şekilde anlatı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan bahsederken, “Milyonlarca erkek, hendeklerin kum torbalı siperleri boyunca karşı karşıya geldi ve orada fareler ve bitlerle birlikte yaşadı,” diye yazan Hobsbawm, siyasi gelişmeleri diğer alanlarla ilişkilendirme konusunda da son derece başarılıydı; küçük ayrıntıları güçlü gözlemlere dönüştürüyordu.
Bilimdeki gelişmeleri vurgularken, 1910 yılında Almanya ve İngiltere’de toplam kimyager sayısının 8 bin olduğunu belirtti. 1980’lere gelindiğinde ise bilimsel araştırmalarda çalışanların sayısı 5 milyonu aşmıştı bile.
Beklenmedik bir devrim
Caz eleştirmenliğini bir yan uğraş olarak sürdüren Hobsbawm, sanattaki dönüşümleri tarihsel süreçlerle bağlantılandırma konusunda da son derece yetkin bir isimdi. Bu noktada Marksist perspektifi en güçlü argümanlarını devreye sokuyordu; zira Marksist düşünce, ekonomiden siyasete, toplumsal yapıdan kültürel dinamiklere uzanan karmaşık etkileşimleri çözümleme konusunda benzersiz bir araç sunuyordu. Sanatta modernizmi – örneğin resimde kübizm, müzikte işlevsel armoniyi – incelerken dikkat çekici bir soruyla yola koyulmuştu:
Nasıl oluyor da moda tasarımcıları gibi analitik düşünceden uzak bir meslek grubu, kimi zaman profesyonel gelecek analistlerinden daha isabetli tahminler yapabiliyor? Bu durum, tarihin en ilgi çekici paradokslarından birini oluşturuyor ve kültür tarihçileri için hâlà çözülmemiş bir problem olarak önemini koruyor.
Hobsbawm’a göre avangart sanat, hem Avrupa medeniyetinin çöküşünü yansıtıyor hem de bu çöküşü zaman zaman öngörerek adeta haber veriyordu.
Hobsbawm’ın 20. yüzyıl analizinde en belirleyici olay, Birinci Dünya Savaşı’nın beklenmedik bir sonucu olan Rus Devrimi’ydi. Tarihçi, bu devrimi incelerken övgüye değer bazı unsurları öne çıkarttı. Bunlardan ilki, geri kalmış bir tarım toplumunu modern bir sanayi toplumuna dönüştürme modeli sunmasıydı (Bu durum, ilerleyen yıllarda “Üçüncü Dünya” ülkelerinin liderlerinin neden bu modeli cazip bulduğunu kısmen açıklar).
Lenin’in Sovyetler Birliği’ni “geri kalmış” olarak tanımlamaktan kaçınmadığına ve Hobsbawm’ın da bu ifadeye itiraz etmediğine dikkat çekilir; zira Hobsbawm, tarihin ilerleme dinamiğine inanan bir düşünürdü. Ancak Lenin’in kurduğu disiplinli ve merkeziyetçi parti modeli, zamanla dünya nüfusunun üçte birini yöneten bir sisteme evrildi. Bu sistem bazı noktalardan verimsizdi; buna rağmen kendi içinde işlevseldi. Hobsbawm, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı kazanılan zaferin mümkün olmasında bu modelin kritik bir rol oynadığını ileri sürüyordu.

Eric Hobsbawm, Londra, 2003
Görkemli otuz yıl
Aşırılıklar Çağı yayımlandığında, Kanadalı liberal düşünür Michael Ignatieff, Hobsbawm’a şu soruyu yöneltti: “1930’larda Sovyetler Birliği’nde ölen milyonlarca insanın sayısını önceden bilseydiniz, yine de Komünist olmayı sürdürür müydünüz?” Hobsbawm’ın cevabı kısaydı: “Bu, cevaplanması imkânsız bir akademik soru.” Ancak geriye dönük bir yanıt vermesi gerekirse, bunun bir tarihçinin değil, kendi kişisel görüşü olacağını belirterek ekledi: “Muhtemelen hayır.” Ignatieff, bu cevabı açmasını istedi.
Hobsbawm şöyle açıkladı: “Çünkü kitlesel katliamların ve acıların küresel ölçekte yaşandığı bir çağda, büyük bedeller pahasına da olsa yeni bir dünyanın doğuşuna tanıklık etme ihtimali, bu desteği haklı çıkarırdı.” Ignatieff sorusunu yeniden formüle etti: “Peki o parlak gelecek gerçekten inşa edilseydi, 15-20 milyon insanın kaybı kabul edilebilir miydi?” Hobsbawm tereddütsüz yanıtladı: “Evet!”
Bu cevap pek çok kesimi şoke etse de, Hobsbawm’ın dürüstlüğü dikkat çekiciydi; zira ne kendini aklama çabasına girmiş ne de duygusal bir savunmaya sığınmıştı. Aşırılıklar Çağı’nı tam olarak kavramak için, onun komünizme yönelik eleştirileri kabul ettiğini ancak diğer eski Komünistlerin düştüğü kin dolu (ve çoğunlukla gerici) tutuma bulaşmaktan kaçındığını kavramak gerekir.
Bu duruş, bazı gerçekleri başkaları gibi olağan karşılamasını engellerken, kimsenin fark etmediği ayrıntıları görmesini sağlıyordu. Kitabın ikinci kısmı, Fransızların “les trente glorieuses” (görkemli otuz yıl) olarak adlandırdığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemi mercek altına alır. Bu dönemde gelişmiş ülkelerde refah seviyesi önemli ölçüde artmış, bir zamanlar lüks sayılan ürünler geniş kitlelere ulaşmıştı. Sanat alanında ise ucuz yayıncılık ve seri üretim teknikleriyle bir demokratikleşme süreci yaşanmıştı.
Bazı analistler, bu gelişmeleri piyasa ekonomisinin yeniden canlanmasına ve savaş sonrası toplumsal dayanışmanın etkisine bağlar. Fakat Hobsbawm, kapitalizmin kendi tahminlerinin ötesinde bir performans sergilemesini açıklamakta güçlük çeker ve bunu anlamlandırmaya çabalar.
‘Totaliter’ bir denetim kurma çabası başarılı olamadı
İçinde bulunduğumuz kapitalist sistemin işleyiş dinamiklerini açıklamak isteyen bazı Marksistler, “Kondratiev dalgası” adı verilen döngüsel teoriye başvurur (Bu teori, kapitalist ekonomilerin 50-60 yıllık uzun büyüme dönemlerini, ardından gelen ekonomik çöküş evrelerinin takip ettiğini öne sürer). Hobsbawm, bu yaklaşımı ele alırken, kapitalizmin başarılarını Satürn’ün geriye dönük hareketine benzeterek tartışmalı bir analiz sunar.
Ekonomik liberalizm ile sosyal demokrasinin sentezini haklı olarak bir etken olarak görse de, Sovyetler Birliği’nin ekonomik planlama anlayışına atfettiği rolü abartma eğilimindeydi.
Hobsbawm’ın ideolojik perspektifi düşünüldüğünde, piyasa ekonomisinin esnekliğini küçümsemesi şaşırtıcı değildir. Hatta kitabın ilerleyen kısımlarında, Sovyet sistemindeki sorunlardan birinin piyasa mekanizmalarının yokluğu olduğunu kabul etmekteydi. Ancak argümanları ne kadar tartışmalı olursa olsun, vardığı sonuç isabetliydi: 20. yüzyılın en önemli ekonomik gelişmesi, karma ekonominin yaygınlaşması ve refah devleti ile sosyal güvencenin yaşam döngüsüne entegre edilmesiydi.
Sovyetler Birliği üzerine yaptığı analizler, bir bakıma kitabın en çarpıcı bölümleri arasındadır. Zira bu kısımda, kapitalizme yönelik geleneksel Marksist eleştirileri kullanmak yerine, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak açıklanması güç olguları yorumlar.
Sovyet rejiminin saldırganlığını görmezden gelmese de, örneğin “1953’te Stalin’in ölüm haberi geldiğinde, sosyalist blok dışındaki komünist militanların bile gözyaşı döktüğünü” hatırlatır. Stalin’in “totaliter” bir denetim kurma çabasının asla tam anlamıyla başarılı olamadığını sık sık vurgular (Bu durum, genel olarak totaliter olarak nitelenen tüm rejimler için geçerlidir). Ayrıca, rejimin propaganda söylemlerinin halk nezdinde genellikle samimiyetsiz bulunduğunu belirtmesi de dikkat çekicidir.
“Bu söylemleri yalnızca entelektüeller ciddiye almak zorunda kalmıştır.” Ancak rejimin entelektüellere ihtiyaç duyması ve onlara tanıdığı ayrıcalıklar, zamanla sistemi eleştiren ve dönüştürmeye çalışan bir kesimin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Avrupa merkezli bir bakış açısı
Hobsbawm, kitabının son bölümüne “Toprak Kayması” adını verir. 1970’lerden itibaren hem kapitalist hem de sosyalist sistemlerin işleyişi derinden sarsılmaya başlamıştı. Sosyalist blok, siyasi ve ekonomik yapısının katılığı ile kuşkuya dayalı politikaları nedeniyle çözülme sürecine girerken; Avrupa ve ABD’deki “refah kapitalizmi” de sürdürülebilirlik kriziyle karşı karşıya kalmıştı.
Kitapta güncel olaylara en yakın olan bu kısımlar, muhtemelen yazarın bugün farklı bir perspektifle ele alacağı bölümlerdir. “Üçüncü Dünya”ya ayrılan iki bölüme rağmen, Hobsbawm’ın analizi büyük ölçüde Avrupa merkezli bir bakış açısına dayanır. Örneğin, Çin hakkında kapsamlı bir değerlendirme yapması için 500 sayfanın geçmesi gerekir.
Üçüncü Dünya’daki devrimci hareketler, Hobsbawm’ın ilgisini göç dalgalarından veya ırk eşitliği mücadelelerinden daha fazla çeker. Kadınlar ise, esas olarak endüstriyel dönüşümün tetiklediği “kültürel devrimler” bağlamında ele alındı. Buradan hareketle, yazarın medeni haklardaki ahlaki gelişmeleri, ancak alternatif bir ekonomik sistemde köklü bir ilerleme olarak görebileceği sonucuna varmak mümkündü.
Sovyetler Birliği’nin varlığı ve çöküşü, Hobsbawm’ın entelektüel kimliğini şekillendiren temel olguydu. Kendisi, “Bu sosyalizm modelinin yeniden diriltilmesinin ne mümkün ne de arzu edilir olduğunu” açıkça belirtse de, Sovyet deneyimini 20. yüzyılın belirleyici dinamiklerinden biri olarak görüyordu. Ona göre kapitalizme karşı örgütlü bir alternatif ortaya çıkmış, ancak bu alternatif üstünlüğünü kanıtlayamamıştır. Hobsbawm, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün Marx’ın şu sözlerini doğruladığını iddia ederken muhtemelen alaycı bir dille konuşuyordu:
Üretici güçler, üretim ilişkileriyle çelişkiye düştüğünde devrim kaçınılmazdır.
‘Kutuplaşma üçüncü binyıl insanına anlamsız gelecektir’
Bu sürecin bir zaferden çok trajedi olarak algılanması, Aşırılıklar Çağı’nın genel ruh halini yansıtır ve muhtemelen kitabın 1990’ların ortasında neden bu denli popülerleştiğini açıklar. Eser, liberalizmin zafer naralarına karşı alternatif bir anlatı işlevi görmüştü.
Zira liberal kurumların sağladığı imkânlar dünyada eşit ölçüde paylaşılmadığından, Hobsbawm pek çok ülkede ve dilde geniş bir okuyucu kitlesi tarafından benimsenmişti. 20. yüzyıl boyunca onunla aynı fikirleri paylaşan milyonlarca insan vardı. Bu kesim, “liberalizmin zaferinin” nasıl bir sonuç doğuracağına dair derin bir kuşku besliyordu. Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı’nda önümüzdeki süreçlerde ideolojik tercilerle ilgili şu ifadeye yer veriyordu:
Kapitalizm ile sosyalizmi mutlak zıtlıklar olarak ele alan tartışmaların, gelecek kuşaklar tarafından 20. yüzyıl Soğuk Savaş ideolojisinin bir kalıntısı olarak görülmesi oldukça muhtemeldir… Tıpkı 16. ve 17. yüzyıllarda Katolikler ile Protestanlar arasındaki ‘gerçek Hristiyanlık’ mücadelesinin, 18. ve 19. yüzyıllar için anlamını yitirmesi gibi, bu kutuplaşma da üçüncü binyıl insanına anlamsız gelecektir.
Büyük olasılıkla öyle de olmuştur! Günümüz perspektifinden bakıldığında, Sovyetler Birliği’nin 20. yüzyılın en belirleyici unsuru olduğunu söylemek pek doğru olmayacaktır. Tarihçiler, geçmişte yaşamış birinin dünyayı nasıl algıladığını anlamak için o dönemin kayıtlarına ihtiyaç duyarlar, ne küçümseyerek ne de idealize ederek, yalnızca nesnel bir şekilde…
Bu yazı, Newrepublic’de yayımlanan “Eric Hobsbawm’s Lament for the Twentieth Century” başlıklı yazıdan derlenmiştir.
