Share This Article
Türkiye’nin son yıllardaki aşırı kutuplaşmış siyasal ikliminde mizah, artık gündelik hayatın içindeki sıradan bir “güldürü” mekanizması olma işlevini yitirerek doğrudan bir siyasal çatışma alanı ve güç savaşlarının cephe hattı haline geldi. Bu yeni gerçekliğin en çarpıcı sembolü, komedyen Deniz Göktaş’ın Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelediği “Ölü Deniz” gösterisinin ardından yaşanan süreç oldu.
Dijital mecrada yayınlanan “Ölü Deniz” adlı gösterisiyle kısa sürede 10 milyon kişiye ulaşan Deniz Göktaş; siyaset, popüler kültür ve gündelik hayat üzerinden bir kuşağın ortak hafızasını ve ruh halini sahneye taşıdı. Ancak stand-up gösterisinde dile getirdiği çarpıcı tespitler gerekçe gösterilerek, genç komedyen hakkında önce ‘dini değerleri aşağılama’, ardından da ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı. Yurt dışından döndükten sonra havaalanında ters kelepçeyle gözaltına alınan Göktaş, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Bu tablo, ülkenin içinde bulunduğu derin krizin en net fotoğrafı niteliğinde. Özellikle Göktaş’ın gösterisinden sonra kitlelerin zihninde şekillenen ilk duygunun cezalandırılma korkusu olması, mevcut rejimin niteliğini açıkça ortaya koyuyor. 1980’den bu yana sinizmin içine hapsolan ve özgürlükleri aşama aşama elinden alınan Türkiye toplumu, bugün belki de hiç olmadığı kadar köşeye sıkışmış durumda.
Mevcut idari düzlemde, yapısal aksaklıklara karşı yükselen hemen her itiraz; “devletin bekası”, “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” ya da “halkın dini değerleri” kılıfı öne sürülerek cezalandırma mekanizmalarıyla karşı karşıya bırakılıyor. Bu refleks, aslında sistemin ne kadar kırılgan olduğunun ve halkın kolektif sesinden ne denli çekindiğinin somut bir kanıtı. Öyle ki, bir kaç şakanın sistemi nasıl bu kadar sarstığını anlamak hiç de zor olmuyor.
Bu çerçeveden bakıldığında Deniz Göktaş vakası, sadece bir mizah programı üzerine dönen magazinel bir tartışma değil; gücün, eleştirinin ve toplumsal kahkahanın sınırlarının yeniden çizildiği tarihsel bir eşik. Dahası bu süreç; tek adam rejiminde bir komedyenin sadece güldüren bir figür olmadığını, aksine toplumun en hassas fay hatları üzerinde elinde meşaleyle yürüyen ve kolektif bir itirazın fitilini ateşleyebilecek stratejik bir aktöre dönüşebileceğini göstermesi açısından da önemli.
Bu noktada, mizahın kamusal hayattaki varlığını, dijital mecralardaki önlenemez yükselişini, hukuk sisteminin kahkahadan neden bu denli derin bir tedirginlik duyduğunu ve bu gerilimin Türkiye’nin yapısal çöküşüyle olan bağını ele almaya çalışalım.
İktidarın söylem tekeli parçalandı
Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisinin YouTube’da ücretsiz olarak yayınlanması, her şeyin metalaştığı ve parayla ölçüldüğü bir dönemde son derece radikal bir karar. Halkın alım gücünün büyük oranda azaldığı, kültürel faaliyetlerin ise seçkin bir azınlığın tekeline girdiği bir düzlemde bu tercih; mizahı “satın alınan” bir eğlence nesnesi olmaktan çıkardı ve geniş kitlelerin ortak sorunlarının tartışıldığı kamusal bir kürsüye dönüştürdü.
Dijital tekelleşmeye ve sermaye kontrolündeki ana akım platformların sansür mekanizmalarına teslim olmayı reddeden bu duruşun, otorite açısından kontrol edilemez bir risk yarattığı açık. Ücretli platformlarda “kapalı devre” tüketilen ve algoritmalarla dar bir kitleye hapsedilen mizah, YouTube gibi açık bir mecrada kontrol dışı bir hızla yayılmakta ve sokağın gerçek gündemiyle doğrudan birleşmekte.
Göktaş’ın gösterisinde değindiği konular, sıradan esprilerden öte, doğrudan sistem içi çatışmaların merkezine oturan somut gerçeklikler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İBB Başkanlığı’ndan bu yana uzanan 32 yıllık siyasi yürüyüşünü, Ekrem İmamoğlu’nun diploma tartışmalarını, Ahmet Burak Erdoğan‘ın karıştığı ve cezasız kalan Sevim Tanürek cinayetini, çeşitli güzellemelerle iktidarı besleyen medya ve akademi çevelerini, CHP’de yaşanan iç tartışmaları ve polis müdahalelerini mizahın süzgecinden geçirmesi, toplumun uzun zamandır duymaya hasret kaldığı yapısal eleştirilerdi.
Kısacası; Saraçhane eylemleri ve gözaltı süreçleri gibi ana akım medyanın görmezden geldiği veya manipüle ettiği meselelerin 10 milyon kişi tarafından kahkahalarla izlenmesi, iktidarın söylem tekelini parçaladı. Bu erişilebilirlik, mizahın sadece güldürmekle kalmayıp aynı zamanda güçlü bir toplumsal hafıza tazeleme aracı haline gelmesini de sağladı. 10 milyonluk izlenme oranı, aslında milyonlarca kişinin “Ben de aynı şeyi düşünüyorum,” göstergesiydi ve bu kolektif onay, her türlü resmi propagandadan çok daha güçlü bir dalga yarattı.
Bu açıdan en önemli detaylardan biri de Göktaş’ın gösterisinin, geleneksel ana akım medyanın tamamen işlevsizleştiğini tescillemesi oldu. Önceki kuşak komedyenlerin geniş kitlelere ulaşma yolu büyük ölçüde televizyon ekranlarından geçerken, Göktaş’ın kitlesi internet üzerinde varlık gösteren yeni kuşağı temsil ediyor. Dolayısıyla Göktaş’ın yükselişi, yalnızca bireysel bir başarı hikâyesi değil, aynı zamanda Türkiye’de mizahın üretim, dağıtım ve tüketim biçimlerinin nasıl kökten dönüştüğünün de somut bir göstergesi.1
‘Her şaka minik bir devrimdir’
Bir diğer önemli başlık ise “kral çıplak” metaforu. Tarihsel perspektiften bakıldığında, kralın sarayında gerçekleri söyleme imtiyazına sahip tek kişi “soytarı”dır (Jester). Elbette burada bahsettiğimiz, sarayın dalkavuk soytarıları değil; krala yeri geldiğinde en okkalı tokadı atan o “yalın kılıç” güldürücü.
Bununla birlikte “Soytarının Asası” (Jester’s Scepter) da sadece bir aksesuar değil, aynı zamanda güç karşısında kullanılan psikolojik bir kalkan. Mizahın en büyük gücü ise insanların en sıkı korunmuş psikolojik savunma mekanizmalarını bile aşabilmesi. Jonathan Swift’in 1729’da yayımlanan Mütevazı Bir Öneri (A Modest Proposal) adlı eseri, bu gücün en radikal örneği. Swift, İrlanda’daki açlığa karşı tepki olarak fakir çocukların zenginlere yiyecek olarak satılmasını önerirken şüphesiz yamyamlığı savunmuyordu; İngiltere’nin İrlanda politikasının dehşetini bir “retorik tuzak” kurarak halkın yüzüne çarpıyordu.
Shakespeare’in Kral Lear’ındaki soytarı da benzer şekilde krala şöyle sesleniyordu: “Bilgeleşmeden yaşlanmamalıydın!” Bunu derken, sarayın tüm dalkavuklarının sustuğu yerde gerçeği söyleyen tek kişi oydu. Otokratların bir rejim karşıtından çok bir komedyenden korkmasının temel nedeni de işte budur: Devrimci bir muhalif sistemi dışarıdan yıkmaya çalışırken; komedyen sistemin ciddiyet maskesini paramparça eder, güçsüzlüğünü suratına çarpar ve onu içeriden gülünç duruma düşürür.
George Orwell’ın dediği gibi, “Her şaka minik bir devrimdir.” Çünkü mizah, gücün üzerine inşa edildiği o sahte onur ve ciddiyet zırhını tek bir yumrukla darmadağın eder. Güçlü olanın en büyük korkusu, tebaasının ona saygı duymayı bırakması değil, ona gülmeye başlamasıdır. Bir kere gülündüğünde ise o heybetli koltukların aslında ne kadar sallantıda olduğu herkes tarafından görülür hale gelir. İşte Deniz Göktaş’ın yaptığı da budur: Diktatöre diktatör demiş ve kitlelerin ona gülmesini sağlamıştır.
Zıt kutupları aynı kahkahada buluşturmak
Türkiye’nin kutuplaşmış toplum yapısında, bir grubun mizahı genellikle diğer grup için bir “saldırı” olarak algılanır. Fakat bu noktada Deniz Göktaş, kalıpları kıran bir mizahi tarza sahip. Örneğin, dini değerleri aşağıladığı iddia edilen esprilerinden biri olan “denizdeki karanlık figürler” sahnesi, ezber bozan muazzam bir örnek. Salonu dolduran binlerce kişi haşemalılar veya dini figürler üzerine bir espri beklerken karşılarında dalgıçları buldu. Göktaş işte o noktada, bizzat o salonun seküler önyargılarıyla dalga geçmiş oldu. Bu “kendisiyle dalga geçme” yeteneği, mizahı tarafgirlikten çıkarıp evrensel bir dürüstlüğe taşıyordu.
Göktaş gösterisinde sadece iktidarı değil; CHP’yi, Ekrem İmamoğlu’nu, etnik kimlikleri ve hatta 15 Temmuz/FETÖ gibi en mayınlı alanları bile mizahi bir süzgeçten geçirip “silkeledi.” Dahası, Kürtlerin, Alevilerin ve “Beyaz Türklerin” aynı zekice kurgulanmış şakaya gülmesi, iktidarın yıllardır inşa ettiği “mahalleler arası duvarları” da birdenbire yıktı.
Toplum aynı şeye gülmeye başladığında, onları bu noktadan sonra birbirine karşı kışkırtmak imkânsız hale gelir. Bahsettiğimiz nokta tam da budur: “Bir aradalık” duygusu yerleştiğinde, bu durum otoriter bir düzende iktidar açısından son derece rahatsız edici bir hale bürünür. Çünkü kutuplaşma, iktidarın tabanını konsolide etmesi için adeta olmazsa olmazıdır. İnsanlar birbirine bakıp “Bak, o da benim güldüğüm şeye gülüyor,” dediğinde, “öteki” kavramı buharlaşmaya başlar.
Göktaş’ın başarısı, sadece bir politikacıyı yermekten değil, bu toplumsal kutuplaşmayı bir saatin içinde yerle bir etmesinden kaynaklanıyor.
Hoşgörü eşiğinin çöküşü
Şüphesiz bugün iktidar nezdinde rasyonalite tamamen tuz buz olmuş durumda. Öyle ki, Türkiye’de nereye bakarsanız orada bir mizah malzemesi bulmak mümkün; hatta bu durum, son günlerde çok daha absürt bir hâl aldı.
“Mutlak butlan” kararları, İBB davası, kayyımlar derken; Ankara’nın NATO toplantısı nedeniyle abluka altına alınması, taksi şoförlerine gri pantolon ve beyaz gömlek zorunluluğu getirilmesi, gecekonduların yabancı konuklardan paravanlarla saklanması gibi uygulamalar, adeta nasıl bir stand-up sahnesinin içinde yaşadığımızı gözler önüne seriyor. Ne var ki, içinde bulunduğumuz koşullar salt bir güldürüye indirgenemeyecek kadar da acı verici. Artan genç işsizlik, geleceksizlik ve güvencesizlik yakıcı boyutlara ulaştı.
TÜİK’in “Zaman Kullanım Araştırması”2 verilerine göre Türkiye toplumu, gününü ya uyuyarak ya da sosyal medyada pasif bir şekilde vakit geçirerek tüketiyor. Bu toplumsal uyuşmuşluk hali, aslında ülkenin gerçek acılarıyla yüzleşememesinin bir sonucu. Gençlerin en temel “hayal kurma hakkı” için mücadele ettiği, toplumun her kesiminden insanın gündelik yaşam pratikleri içinde her türlü hukuksuzluğa karşı direnmeye çalıştığı bir iklimde Göktaş’ın güldürüsü; bu topraklarda amiyane tabirle “göte göt deneceğini”, yani gerçeklerin eğilip bükülmeden olduğu gibi yüze çarpılabileceğini bize yeniden hatırlattı.
Yarının Türkiye’sinde kim gülecek?
Sonuç olarak, bir toplumda otoriter baskı arttıkça mizahın daha da sivrilmesi ve keskinleşmesi kaçınılmaz. Nitekim “Ölü Deniz” kutuplaştırılmış geniş halk kesimlerinin zekice kurgulanmış bir şakanın etrafında nasıl birleşebileceğini somut bir biçimde kanıtladı. Dahası Deniz Göktaş, bu sürecin sonunda Türkiye’nin stand-up sahnesinde “kendisinden önce” ve “kendisinden sonra” diye anılacak radikal bir milat oluşturdu.
Bütün yetkinliği ve becerisi, kadın bedenini merkeze alan patolojik bir mizah anlayışından ibaret olan figürlerin etkisi bir gecede silikleşmişti. Yeni denklemde “sözde demokratlara” da yer kalmadı. Bir dönemin hararetli yandaşı olup güç odakları tarafından tasfiyeye uğradıktan sonra aniden muhalifliğe soyunan “konuşan kafalar”, bu gösterinin içinde mizahın sillesini yemiş ve entelektüel anlamda ağır bir hezimete uğradı.
Tüm bu yapaylığın ortasında; geriye yalnızca cesareti, vicdanı ve uçsuz bucaksız hayal dünyasıyla Deniz Göktaş kaldı. Göktaş; koca yel değirmenlerine karşı tek başına savaşa tutuşan, romantik dönemin o idealist şövalyesi olarak karşımıza çıktı. O, sık sık yokluğundan yakındığımız ve büyük savaşlara korkusuzca atılan cesur bireyin haykırışını günümüze taşıyarak toplumsal hafızayı yeniden canlandırdı.
Yarının Türkiye’sinde kimin kahkaha atacağı; bugün “tehlikeli” addedilen bu şakalara ne ölçüde sahip çıkacağına ve gerçeği korkusuzca dile getirenleri ne kadar koruyabileceğine bağlı. Canavarlarla dolu karanlık bir odaya yalın kılıç girmeye cüret eden bir gencin cesaretinin de son derece bulaşıcı olduğu asla unutulmasın!

