Share This Article
Türkiye açısından 2025, siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda köklü kırılmaların yaşandığı bir yıl olarak kayda geçti. AKP, 23 yıllık iktidar sürecinde Türkiye sermayesi üzerindeki mutlak hâkimiyetini pekiştirdi; medyayı büyük ölçüde işlevsizleştirdi; sandıkta elde edemediği toplumsal desteği yargı mekanizmaları üzerinden tahkim etmeye yöneldi.
2024 yılında CHP’nin yükselişinin önünü kesmek için iktidarın gözü muhalefetin muhtemel Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na çevrildi. 2025’in en kritik kırılma anlarından biri, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kamuoyunda “mesnetsiz” olarak nitelendirilebilecek suçlamalarla tutuklanarak cezaevine gönderilmesi oldu.
Bu gelişmeyle birlikte muhalefete yönelik operasyonlar yıl boyunca birbirini kovaladı. Belediye başkanlarının tek tek tutuklandığı bir süreçte, iktidar kayyum atamalarıyla siyasal haritayı kendi lehine yeniden şekillendirmeye çalıştı. Aynı dönemde, “başkanlık sistemi” adı altında savunulan ve “yeni anayasa” ile güvence altına alınmak istenen düzenin pratikte nasıl işlediği de tüm açıklığıyla gözler önüne serildi.
Geride bıraktığımız yıl, suç istatistiklerinin istikrarlı biçimde yükseldiği; yoksulluğun derinleştiği; geleceksizlik hissinin toplumun geniş kesimlerinde belirgin biçimde arttığı bir dönem oldu. Gelir eşitsizliği tarihi düzeylere ulaşırken, ekonomik darboğaz giderek daha geniş bir toplumsal zemine yayıldı. Bu tabloya, seçilmiş bir belediye başkanının absürt delillerle gözaltına alınması ve tutuklanması eklendiğinde, toplum nezdinde birikmiş öfkenin taşma noktasına ulaştığı görüldü.
Jeopolitik dönüşüm, iç siyasette açılım
Halk, 2013’teki Gezi Direnişi’nden 12 yıl sonra bu kez yeniden meydanlardaydı. Direnişin merkez üssü bu defa Saraçhane oldu.
Başta da vurguladığımız gibi, yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da birçok şey değişti. Bu değişim, jeopolitik dengeler içerisinde AKP’nin kendisini yeniden konumlandırmasında belirleyici bir rol oynadı. Dünyada “demokrasi” kavramının tartışmaya açıldığı bir dönemde, AKP özellikle Batı bloğu açısından, zorunlulukların dayattığı bir siyasal iklimde, vazgeçilmesi güç bir müttefik olarak yeniden tanımlanmaya başladı. Özellikle, Münih Güvenlik Konferansı’nda yankılanan MAGA’cı hareketin jeopolitik çindeki “U” dönüşü ve NATO içindeki çatlaklar, Rusya tehdidine karşı Türkiye’nin kritik bir partner olarak görülmesine yol açtı. Öyle ki, dünya genelinde sağ popülist hareketlerin giderek güç kazandığı bir konjonktürde, anti-demokratik uygulamaların peşine düşmek Avrupalı siyasetçiler açısından da öncelikli bir mesele olmaktan çıktı.
Şubat ayında yaşanan bu jeopolitik kırılmanın ardından, ülke genelinde CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar hız kazanırken; Suriye’de Baas rejiminin siyasal İslamcı gruplar tarafından devrilmesi ve İsrail’in bölgesel nüfuzunun genişlemesinin hemen sonrasında Devlet Bahçeli’den gelen “İkinci Barış Süreci” çağrısı, Türkiye siyasetinde ciddi bir kırılma anlamına geliyordu. Bunu izleyen medya ve iş dünyasına yönelik müdahaleler ise ülkenin farklı bir siyasal ve ekonomik rotaya girdiğinin somut göstergeleri olarak kayda geçti.
Bu noktada, Türkiye siyasetinde yalnızca bir yıl içinde yaşananları yeniden hatırlamanın ve bu gelişmeler üzerine soğukkanlı biçimde düşünmenin vakti geldi.
İmamoğlu Operasyonu ve Türkiye’nin siyasi fay hatları
19 Mart 2025 sabahı Türkiye, sadece bir belediye başkanının gözaltına alınmasına değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik dengelerin kökten sarsıldığı yeni bir döneme uyandı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen operasyon, iki ana hat üzerinden kurgulanmıştı. İlkin, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, belediye iştirakleri üzerinden “çıkar amaçlı suç örgütü liderliği” ve yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya bırakıldı. ikinci olarak ise 2024 yerel seçimlerinde izlenen “Kent Uzlaşısı” stratejisi gerekçe gösterilerek “terör örgütüne yardım” iddiası gündeme getirildi. İlginç bir zamanlamayla, gözaltı kararından sadece bir gün önce İmamoğlu’nun üniversite diploması, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi tarafından geriye dönük bir idari kararla iptal edildi. Bu durum, hukuki sürecin siyasi bir takvimle ne denli iç içe geçtiğinin ilk işaretiydi.
İmamoğlu’nun evine düzenlenen şafak baskınıyla başlayan süreç, kamuoyunda geniş ölçüde, “yargısal bir kuşatma” ve “siyasi tasfiye operasyonu” olarak değerlendirildi. Operasyonun en dikkat çekici yönü, İmamoğlu’nun ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı aday adayı olarak ilan edilmesinin hemen ardından hayata geçirilmesiydi. Bu, anlık bir hamle değil, uzun süredir devam eden bir “yargısal kıskaç” stratejisinin zirve noktasıydı. Evet, iktidar cephesinin üç kez üst üste sandıkta mağlup olduğu ve bugüne kadarki en güçlü rakibi olarak gördüğü İmamoğlu’nu sert bir müdahaleyle hedef alarak toplumsal tepkinin sınırlarını test etmek istediği açıkça görüldü.
Birçok uluslararası kuruluş süreci “adalet sisteminin siyasal bir araç olarak kullanılması” ve demokratik işleyişi askıya alma girişimi olarak tanımlasa da, 23 yıllık iktidar pratiğine sahip AKP açısından temel hedef, eriyen seçmen tabanını konsolide etmek ve olası bir erken seçim süreci için kendi kitlesini yeniden mobilize etmekti. Böylece iç karışıklıklarla çevrelenen bir iktidar görüntüsünün yerine, yeniden “güçlü iktidar” algısının inşa edilmesi amaçlandı.
Ancak “evdeki hesap çarşıya uymadı” derin bir ekonomik darboğaz içinde yaşam mücadelesi veren toplum açısından İmamoğlu operasyonunun maliyeti son derece ağır oldu. Siyasi belirsizlikle birlikte piyasalarda adeta bir “tsunami” etkisi yaşandı; döviz kuru kısa sürede 42,72 TL seviyelerine fırlarken, Borsa İstanbul’da işlemler iki kez durduruldu.
AKP, giderek kaybettiği toplumsal desteğini geri kazanabilmek için en güçlü rakibini “şeytanlaştırarak” kamuoyunun karşısına çıkarmayı denese de bu strateji de karşılık bulmadı. İktidar cenahında yapılan analizlere göre, 19 Mart sonrasında CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar ve suçlamalar konusunda seçmenin kafası netleşmeye başladı. İlk üç ay ‘yolsuzluk iddialarına’ inanan ve şüpheyle izleyen seçmen tabanı artık bunun siyasi bir operasyon olduğuna kanaat getirdi.
23 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun resmen tutuklanması, seçilmiş iradeye yönelik en sert müdahalelerden biri olarak kayda geçti. Aynı gün İçişleri Bakanlığı, İmamoğlu ile birlikte Beylikdüzü ve Şişli belediye başkanlarını da görevden uzaklaştırarak yerlerine kayyum atanmasının önünü açtı.
Türkiye ayakta: Saraçhane’de neler oldu?
Seçilmiş bir belediye başkanının gözaltına alındığına ilişkin haberlerin duyulmasıyla birlikte, Türkiye genelinde —özellikle üniversitelerde ve kent meydanlarında— kitlesel protestolar patlak verdi. İstanbul Saraçhane, Ankara Güvenpark ve İzmir’de gerçekleşen eylemlerde on binlerce yurttaş, “hükümet istifa” sloganları eşliğinde demokrasi nöbetine başladı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Manisa dahil en az dört ilin valilikleri, protestoların kitlesel bir boyuta ulaşmasını dahi beklemeden, her türlü toplanma ve gösteri yürüyüşünü kapsayan genel yasak kararları aldı.
Oluşturulan “yasak barikatını” gençlik yerle bir etti. İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Ekrem İmamoğlu’nun yükseköğrenim diplomasının iptal edilmesini protesto etmek üzere bir araya geldiklerinde polis barikatları karşılarına dikildi.
Öğrenciler barikata yüklendi ve korku duvarını aştı. Ardından, İmamoğlu ile birlikte diploması iptal edilen 28 kişiden biri olan Prof. Dr. Aylin Ataay Saybaşılı‘nın öğretim üyeliği yaptığı Galatasaray Üniversitesi, akademik boykotun başladığı ilk üniversite olarak öne çıktı. 24 Mart’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi‘nin (ODTÜ) çağrısıyla akademik boykot dalgası diğer üniversitelere yayıldı. Üniversite gençliği, bu süreci “Hak, Hukuk, Adalet” sloganıyla sokaklara taşıdı.
Gelelim Saraçhane eylemlerine… İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçte Saraçhane, hem demokratik direnişin hem de sert kolluk müdahalelerinin merkez üssü hâline geldi.
İlk günlerde alanda, seçmen iradesine sahip çıkma talebi etrafında şekillenen bir “demokrasi nöbeti” atmosferi hâkimdi. Tutuklama kararının açıklanmasıyla birlikte ise on binlerce kişi Saraçhane’yi devasa bir kitlesel miting alanına dönüştürdü. Valiliğin il genelindeki yasak kararına rağmen, CHP’nin apar topar aldığı miting kararı sonrasında polis müdahalesi olmamış ancak miting sona erdikten sonra alanda kalan ve dağılmakta olan kalabalığa yönelik çok sert bir saldırı başlatılmıştı.
Peki iktidar, böylesine kırılgan bir siyasal momentte neden bu yolu tercih etti?
İlki, 2013 Gezi olaylarından çıkartılan dersler olduğu anlaşılıyor. Ancak ikinci ve daha kritik neden, Saraçhane’de ortaya çıkan kitlesel seferberlik potansiyeliydi. Başlatılan polis müdahalesi, anlık bir tepkiden çok daha fazlasıydı; çok katmanlı ve önleyici bir stratejinin parçasıydı.
Adım adım bakalım… İlk aşamada “toplanma yasakları” devreye sokuldu; İstanbul, Ankara, İzmir ve Manisa başta olmak üzere en az dört ilde valilikler, protestoların yayılmasını beklemeden genel yasak kararları aldı.
Bunu “fiziki abluka” izledi. İstanbul’a giriş ve çıkışlar kısıtlandı; kent içindeki toplu ulaşımda birçok durak ve istasyon, valilik talimatıyla kapatılarak protestocuların bir araya gelmesi fiziken engellenmeye çalışıldı.
Üçüncü aşamada ise “dijital abluka” uygulamaya konuldu. 19 Mart sabahı gözaltıların başlamasıyla birlikte, yetkililer bant daraltması yoluyla X, YouTube ve Instagram gibi sosyal medya platformlarına; Telegram ve WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarına erişimi yaklaşık 42 saat boyunca ciddi biçimde kısıtladı.
Bu veriler, devletin stratejisinin protestoları yönetmekten ziyade, iletişimi ve örgütlenmeyi en başından keserek sivil muhalefeti felç etme amacı taşıdığını gösteriyordu. Bu cezalandırıcı yaklaşım, sokaklarda uygulanan şiddetin niteliğinde de açıkça görülecekti.
Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) raporlarına göre; biber gazı, tazyikli su, plastik mermi ve ters kelepçe gibi uygulamalar sonucu çok sayıda kişi yaralandı. 19-26 Mart tarihleri arasında ülke genelinde 1879 kişi gözaltına alındı ve aralarında öğrencilerin de bulunduğu yüzlerce kişi tutuklandı.
Saraçhane protestolarının ardından geriye, Türkiye’de demokrasinin nasıl çok katmanlı bir kuşatma altında tutulduğunu gösteren çarpıcı bir tablo kaldı. Tüm bu yaşananlar, bizi kaçınılmaz bir soruyla baş başa bırakıyor: Adalet mekanizmaları yurttaşlara karşı bir silaha dönüştüğünde, demokratik bir gelecekten söz etmek ne ölçüde mümkün olabilir?
CHP hedef tahtasında
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açıldığı dilden dile konuşulur olmuştu. Ana muhalefet partisi CHP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması, siyasette bir “yumuşama” ve “normalleşme” beklentisi yaratmış, iktidarın ılımlı bir geçişi düşünebileceği dillendirilir olmuştu.
Diyalog kanallarının açılacağı düşünülen bu dönemde “yenilenen” ve güçlü bir başkan adayı bulunan bir CHP vardı. Öyle ki, ortaya çıkan tabloda AKP ile CHP sıklıkla karşı karşıya getiriliyor; CHP’nin kadro toplamı göz önüne getirilerek, bir değil birden fazla Cumhur başkanı çıkartabilecek bir parti olduğu vurgulanıyordu. AKP ise statükoyla, nepotizmle ve iç çekişmelerle uğraşan bir parti görüntüsü veriyordu.
Ancak 2025 yılına gelindiğinde, bu atmosfer yerini tamamen farklı bir tabloya bıraktı: muhalefet belediyelerine yönelik eş zamanlı ve sistematik hukuki ve siyasi operasyonlar baş gösterdi.
Birbiri ardına seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyum atanması, Türkiye’de demokrasiden geri adım atıldığı ve sandığın işlevsiz kılındığı gerçeğini gözler önüne seriyordu. Peki, bu çalkantılı dönem bize ne anlatıyor? İktidar ve muhalefet arasındaki gerilimin en uç noktaya ulaştığı 2025 yılından çıkarılacak dersler, Türkiye’de yerel demokrasinin ve siyasi güç dengelerinin geleceğine dair önemli ipuçları sunuyor.
Öncelikle şunu anlamak önemli: iktidarın Kürt hareketiyle mücadelede kullandığı “kayyum”un coğrafi ve siyasi sınırları ortadan kalktı. Türkiye siyasetinde “kayyum” uygulaması, uzun yıllardır neredeyse sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki belediyelerle özdeşleşen bir uygulama olarak görülürken, gelinen noktada bu ezber bozuldu ve kayyum rejimi, Batı’daki CHP’li belediyelere de uygulanmaya başlandı.
Bu stratejinin ilk adımları 2024 sonbaharında atıldı. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer‘in 30 Ekim 2024’te tutuklanmasının ardından 31 Ekim’de görevden alınarak yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy‘un kayyum olarak atanması, bu modelin CHP’li bir metropol ilçe belediyesine yönelik ilk “pilot uygulaması”ydı.
Asıl kırılma noktası ise 23 Mart 2025’te yaşandı. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan‘ın tutuklanmasının ardından İçişleri Bakanlığı, Belediye Kanunu’nun öngördüğü gibi meclis içinden bir başkanvekili seçilmesine izin vermedi. Bunun yerine, Şişli Kaymakamı Cevdet Ertürkmen doğrudan belediyeye kayyum olarak atandı. Bu gelişme, kayyum modelinin Batı’ya ihraç edildiğini ve seçilmiş meclis iradesinin baypas edilerek mülki idare amirlerinin yönetime getirildiği bir sistemin kalıcı hale getirilmeye çalışıldığını gözler önüne serdi.
Siyasi tarihte bir ilk: yargı, ana muhalefet partisinin kongresini iptal etti
Yargı erkinin siyasetin alanına müdahalesi, 2025’te ana muhalefet partisinin kurumsal yapısını hedef alan eşi benzeri görülmemiş bir boyuta ulaştı. Türk siyasi tarihinde bir “ilk” olarak nitelendirilen bu kararla, yargı doğrudan bir siyasi partinin iç işleyişine ve kongre süreçlerine müdahalede bulunuyordu.
2 Eylül 2025 tarihinde İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP’nin 8 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği 38. Olağan İstanbul İl Kongresi’ni usulsüzlük iddialarıyla iptal etti. Bu kararla birlikte, kongrede seçilen İl Başkanı Özgür Çelik ve tüm yönetim kurulu üyeleri görevden alındı.
Kısacası, mahkeme partinin iç dinamiklerini tamamen yok sayarak yönetime el koymuş, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nı yönetmek üzere 5 kişilik bir “Geçici Kurul” atamıştı. Yani bu tablo Türkiye tarihinde ilk kez, yargının bir siyasi partiye kayyum ataması anlamı taşıyordu. Fakat tuhaflıklar bununla da sınırlı kalmadı, kayyum heyetine daha önce CHP’den istifa etmiş olan Gürsel Tekin‘in de dahil edildi. Bu karar, sadece mevcut yönetimi tasfiye etmekle kalmadı, aynı zamanda CHP’nin 39. Olağan Büyük Kurultay’a giden süreçteki tüm ilçe ve il kongresi hazırlıklarını da durdurarak partinin İstanbul’daki örgütsel faaliyetlerini tamamen felç etti.
2025 yılındaki yaygın tutuklamalar ve kayyum atamaları, CHP Genel Başkanı Özgür Özel‘in 31 Mart 2024 seçimleri sonrası başlattığı “normalleşme” veya “yumuşama” siyasetini fiilen bitirdi. Siyasi iklim, diyalog arayışından keskin bir kutuplaşma ve cepheleşme ortamına geri döndü. Bu sırada, CHP’li belediyelere yönelik operasyonların arkası kesilmiyordu.
Tutuklama dalgası 2025 yaz aylarında diğer büyükşehirlere de yayıldı:
5 Temmuz’da önceki dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve beraberindeki 59 kişi tutuklandı. 6 Temmuz’da Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek tutuklandı. İki gün sonra, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar tutuklandı. Adana’daki operasyon, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar ve Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin‘in de tutuklanmasıyla daha da geniş bir kapsama ulaştı. Muhalefetin en güçlü kaleleri olan ve ülke ekonomisinin can damarını oluşturan bu şehirlerin eş zamanlı olarak hedef alınması, operasyonların yerel usulsüzlük iddialarından öte, muhalefetin iktidar alanlarını ve güç merkezlerini gelecek seçimler öncesinde felç etmeye yönelik stratejik bir hamle olduğunu ortaya koydu.
2025 yılı, Türkiye siyasetinde bir dönüm noktası olarak hafızalara kazındı. Kayyum sisteminin Batı’ya yayılması, yargının doğrudan ana muhalefet partisinin iç işlerine müdahalesi, metropollerin eş zamanlı olarak hedef alınması, bu dönemin en çarpıcı başlıklarını oluşturdu. Bu gelişmeler, yerel yönetimlerin özerkliği ile merkezi idarenin otoritesi arasındaki gerilimin ne denli tehlikeli bir seviyeye ulaştığını gözler önüne serdi.
Bahçeli’den çağrı: Dirayeti göster, umut hakkını al!
Türkiye’nin 2025 gündemindeki en şaşırtıcı gelişmelerden biri, yarım asırlık bir çatışmayı sona erdirme potansiyeli taşıyan karmaşık ve yüksek riskli bir sürecin tartışmaya açılmasıydı. Sürecin fitilini ateşleyen, kimsenin beklemediği bir yerden, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’a yönelik yaptığı çağrı oldu:
Terörist başı işin içinde olmazsa bir şey olmaz diyenlere de sesleniyorum. Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayeti gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılmasının önü de ardına kadar açılsın. Adres İmralı’dan DEM’e uzansın.
Bu hamle, milliyetçi siyasette olası bir paradigma değişiminin sinyali olarak yorumlandı ve yeni ciddi bir tartışma sürecini beraberinde getirdi. Sürece kimliğini kazandıran ve bir yol haritası sunan adım ise Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda geldi.
Bu çağrının ardından, hayata geçirilmesi önerilen adımlar Türkiye’nin gündemini yeniden şekillendirdi. Mart ayı başında Kürt tarafı, çağrıya yanıt olarak ateşkes ilan etti. 5-7 Mayıs’da toplanan 12. PKK Kongresi’nde, silahlı mücadele stratejisini sona erdirme ve örgütün feshedilmesi yönünde tarihi bir karar aldı.11 Temmuz’da ise Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) bağlı Süleymaniye kentinde düzenlenen sembolik törende, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat öncülüğünde, 30 kişilik bir PKK’lı grup Öcalan’ın görüntülü mesajı sonrası sembolik bir törenle silahlarını yakarak yeni dönemin başladı.
PKK’nin fesih kararına ilişkin yaptığı değerlendirmeler ise Kürt hareketinin süreci nasıl değerlendirdiğini gösteriyordu. PKK’nin Olağanüstü 12. Kongresi, örgütün Kürt halkı üzerindeki inkâr ve imha siyasetini parçaladığını, Kürt meselesini demokratik siyaset yoluyla çözme noktasına getirdiğini, bu yönüyle PKK’nin tarihi misyonunu tamamladığını değerlendirdi.
Bu temelde, PKK 12. Kongresi, pratikleşme süreci Abdullah Öcalan tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı. Bu gelişmeler, tamamlanmış bir barış sürecinden ziyade, 50 yıllık bir çatışma dönemini kapatma potansiyeli taşıyan, ancak uygulanması büyük siyasi manevralar ve toplumsal uzlaşı gerektiren tarihi bir yol ayrımını temsil ediyor.
MHP-AKP arasında adı konulmamış gerilim
2025 yılında yaşanan siyasi gelişmelerin neticesinde, Cumhur İttifakı’nın kamuoyuna yansıyan ve giderek belirginleşen bir gerilim hattı ortaya çıktı. Bu durumun en somut ve çarpıcı işareti, MHP lideri Devlet Bahçeli ve partisinin, Beştepe’deki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna katılmamasıyla ortaya çıktı. Siyasetin semboller üzerinden okunduğu Ankara’da, MHP’nin bu hamlesi ittifakın geleceğine dair bugüne kadarki en net ve en kamusal uyarı niteliğindeydi.
MHP’nin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna katılmaması, sıradan bir protokol meselesinin çok ötesinde, somut bir siyasi eylemdir. Gazeteci İsmail Saymaz‘ın aktardığı bilgilere göre, MHP gün içinde Anıtkabir’de düzenlenen resmi törenlere Meclis Başkanvekili Celal Adan ve Grup Başkanvekili Erkan Akçay’dan oluşan bir heyetle katılım sağladı. Ancak akşam Beştepe’de düzenlenen ve devletin zirvesini bir araya getiren resepsiyona partiden hiçbir temsilci gönderilmedi.
Resepsiyon krizi, tek bir olaya bağlı bir tepkiden ziyade, birikmiş bir dizi somut anlaşmazlığın sonucuydu. İttifak ortakları arasındaki gerilim hattı, farklı konularda derinleşen görüş ayrılıklarından besleniyordu.
İlkin gerilimin fitilini ateşleyen konulardan biri, KKTC’deki seçim sonuçları oldu. MHP lideri Bahçeli, sonuçların Kıbrıs halkının iradesini yansıtmadığını belirterek meclisin toplanıp “Türkiye’ye katılma” kararı alması gerektiğini savundu. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kıbrıs’ın iradesine saygılıyız” açıklaması geldi. AKP’li yetkililerin adeta birbiri ardına sıraya girerek Kıbrıs’ın iradesine saygı mesajı vermesi, MHP kanadında doğrudan Bahçeli’nin duruşunu hedef alan koordineli bir hamle olarak yorumlandı.
İkinci olarak, MHP, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreçte daha cesur ve hızlı adımlar atılmasını talep eden taraf. Bahçeli’nin, Meclis’teki komisyondan bir heyetin İmralı’ya gitmesi gerektiğini açıkça ifade etmesine rağmen, AKP’nin bu konuda “daha temkinli davrandığı” ve süreci “ağırdan aldığı” belirtiliyor. Bu durum, iki parti arasında yöntem ve hız konusunda bir anlaşmazlık olduğunu gösteriyor.
CHP’ye yönelik soruşturma da AKP-MHP arasındaki çatlağın bir tarafı. MHP, CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik soruşturmaları desteklese de, operasyonların ülke geneline yayılmasına ve “siyasi kutuplaşmanın derinleşmesine” yol açacak bir cadı avına dönüşmesine dönük itirazlarını dile getirdiği ileri sürüldü. Bu kapsamda Devlet Bahçeli‘nin, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in serbest bırakılmasını istediği, fakat iktidar kanadında bunun karşılık bulmadığı kulislerde yansıyan bir diğer başlıktı.
“Zurnanın zırt dediği yer” İçişleri Bakanlığına yönelik atamalar olduğu biliniyor. Kısa süre önce yayımlanan Emniyet Müdürlüğü kararnamesiyle MHP’ye yakın olduğu bilinen çok sayıda emniyet müdürünün pasif görevlere çekilmesi parti içinde büyük bir rahatsızlığa neden oldu. Bu atamalar arasında özellikle Özel Harekat Daire Başkanı Süleyman Karadeniz‘in görevden alınması sembolik bir önem taşıyordu. Bunun nedeni, Karadeniz’in geçmişte Bahçeli’nin Özel Harekat Dairesi’ni ziyareti sırasında elini öperken çekilen görüntü vermişti. Bu nedenle Karadeniz’e yönelik adım MHP’ye yönelik doğrudan bir tavır olarak algılandı.
Medya operasyonları
2025 yılının medya özgürlüğü açısından en endişe verici gelişmesi, TELE1’e uygulanan kayyum ve eylül ayında Can Holding’e yönelik düzenlenen operasyonlar oldu. Can Holding’e düzenlenen operasyon, önceki baskı yöntemlerinin çok ötesine geçerek, devletin doğrudan ana akım medya patronluğuna soyunduğu yapısal bir dönüşümü gözler önüne serdi.
Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, Can Holding bünyesindeki 121 şirkete Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyum olarak atandı. Bu kararla birlikte, Türkiye’nin en büyük medya kuruluşlarından Habertürk, Show TV ve Bloomberg HT‘ye devlet tarafından fiilen el konulmuş oldu. Bu operasyon, medya çoğulculuğuna yönelik şimdiye kadarki en doğrudan müdahale olarak tarihe geçti ve medya mülkiyetinin devlet kontrolüne nasıl entegre edildiğini açıkça gösterdi.
2025 yılında gazetecilik, adliye koridorlarında sistematik olarak kriminalize edildi. Rakamlar, durumun vahametini net bir şekilde ortaya koyuyor. Yılın sadece ilk altı ayında (Ocak-Haziran 2025) Türkiye’de tam 260 gazeteci hakim karşısına çıktı. Bu süreçte 71 gazeteci gözaltına alındı ve 35‘i tutuklanarak cezaevine gönderildi. Mahkumiyet kararı çıkan davalarda ise gazetecilere toplamda 69 yıl hapis cezası verildi.
2025, sadece yazılan haberlerin değil, haber yapma eyleminin kendisinin de suç sayıldığı bir yıl oldu. Özellikle toplumsal protestoları yerinde takip eden gazeteciler, kolluk kuvvetlerinin doğrudan hedefi haline geldi. Bu durumun en çarpıcı örneği Mart 2025’te İBB Başkanı İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından Saraçhane’de başlayan protestolarda yaşandı. Eylemleri takip eden yedi gazeteci, sadece işlerini yaptıkları için “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlamasıyla tutuklandı.
Medya üzerindeki baskı yalnızca adliyelerle sınırlı kalmadı. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) gibi idari kurumlar, mali cezalar ve dijital engellemelerle medyayı çok yönlü bir kuşatma altına aldı.
RTÜK, 2025 yılında eleştirel yayın yapan Halk TV, SZC TV, NOW TV ve TELE 1 gibi kanallara rekor seviyede cezalar yağdırdı. Yılın ilk 10 ayında kesilen toplam 55 cezanın 45’i, sadece üç kanala (Halk TV, Sözcü TV ve TELE1) verildi. Kurul ayrıca, Halk TV‘ye 10 günlük yayın yasağı uyguladı ve 30 yıllık yayın geçmişi olan Açık Radyo‘nun karasal yayın lisansını iptal ederek yayın hayatına son verdi.
Mevcut baskı mekanizmalarına ek olarak, 2025 yılında gazetecilerin geleceğine dair ciddi bir tehdit daha gündemdeki yerini korudu: “Etki Ajanlığı” yasa teklifi. Hükümetin Türk Ceza Kanunu’na eklemek istediği bu düzenleme, kamuoyundan gelen sert tepkiler üzerine iki kez geri çekilse de, yıl boyunca bir “Demokles’in kılıcı” gibi medya üzerinde sallanmaya devam etti.
Kılıç bir noktadan sonra düştü! Ekim ayında TELE1 kanalına İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kayyum atandı. Kanalın Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ise”casusluk” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklandı.
2025 yılı, Türkiye medya ortamının yapısal el koymalar, sistematik adli baskılar, mali yaptırımlar ve yeni baskıcı yasa tehditleriyle topyekûn bir kontrol altına alınma çabasına sahne oldu. Yaşananlar, medyanın geleceğine dair ciddi bir soruyu da beraberinde getiriyor: Hikâyeyi anlatanlar bir bir susturulurken, gerçeği kim, nasıl anlatacak?

