Share This Article
Almanakları oldum olası sevmişimdir. Geride bıraktığımız koca bir yılda olan biteni yeniden hatırlamak; hem kişisel hem de toplumsal tarihimize neleri sığdırdığımızı düşünmek; biten yılın içsel muhasebesini yapmak; en az gelmekte olan yeni yılın peşine düşmek kadar huzur ve hoşnutluk yaratmıştır hep belleğimde, verilen hesap kötü olsa bile… Bu sebeple, bu naçizane edebiyat seçkisini hazırlamak içimde cıvıl cıvıl bir neşe ve sıcak bir heyecan uyandırdı.
Bu seçkide 2025’te yayımlanan, edebiyat çevrelerince tartışılan, önemli ödülleri kucaklayan ve özellikle yerli okur nezdinde kendine yer bulduğunu düşündüğüm 10 kitabı paylaşacağım. Kitaplar baskılarının yapıldığı aylara göre kronolojik bir akışta sıralanacak.
Bir girizgâh olarak Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un ülkemize geldiğinde sevgili Eylül Görmüş ile gerçekleştirdiği söyleşide söylediği bir sözden alıntı yapmak isterim:
İnsan hikâye anlattığı sürece ölümsüzlüğün alanında kalır. Ben diye anlattığın öyküde ölmezsin.
2026, daha nice hikâyeler anlatacağımız bir yıl olsun.
1) David Szalay – Flesh (Et)
Bu sene Booker ödülünün kazananı anne tarafından Kanadalı, baba tarafından Macar asıllı İngiliz yazar David Szalay’ın mart ayında ilk baskısını yapan altıncı romanı Flesh oldu. Jüri başkanı İrlandalı Yazar Roddy Doyle, Flesh’i “yaşamak ve yaşamanın tuhaflığı üzerine bir kitap” şeklinde tanımlayıp eserin jüri tarafından oy birliğiyle ödüle seçildiğini aktardı. Usta yazar Doyle, eser hakkında şunları söyledi:
‘Flesh’in benzersizliğini özellikle sevdik. Diğer kitaplara hiç benzemiyor. Karanlık bir kitap, ama okumak bizler için bir keyifti.

‘Flesh’, David Szalay, Jonathan Capei, 368 s., Mart 2025
Henüz Türkçeye kazandırılmamış olan Flesh; erkeklik, sınıf, göç, insan bedeni ve cinsellik, iktidar, travma gibi temaların etrafında dolanıyor ve deyim yerindeyse Szalay’ın köklerinden filizleniyor. Okur, Macaristan’da annesiyle yaşayan genç bir erkeğin askerlik sürecinden Batı Avrupa sermayesinin başkentlerinden Londra’daki zenginler dünyasına uzanan yolculuğuna eşlik ediyor. Szalay, kendi köklerinden hareketle eserini şöyle anlatıyor:
Kitabın kısmen Macar kısmen de Britanyalı olmasını ve hayatı fiziksel bir deneyim olarak anlatmasını istiyordum.
Kitap boyunca insan varoluşunun bedenselliği adeta bir ağ gibi incelikle örülüyor, Szalay da zaten yapmak istediğini “varoluşumuzun her şeyden önce bedensel bir deneyim olduğu, diğer tüm yönlerinin bu bedensellikten kaynaklandığı hissini bir şekilde ifade etmek istedim” şeklinde tanımlıyor.
Sanırım bu noktadan sonra benim payıma düşen de eserin bir an önce layığınca bir çeviri ve edebiyat işçiliğiyle yerli okurla buluşturulmasını dilemek oluyor.
2) Vigdis Hjorth – Annem Öldü Mü
“Annem ölseydi kız kardeşim beni arardı. Araması gerekirdi, değil mi?” cümlesiyle açılıyor Annem Öldü Mü. Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un Türkçeye kazandırılan üçüncü eseri olan bu kitap için —ufak bir abartıyla— hem ana yurdu Norveç’te hem de Türkiye’de, yazarın büyük sükse yaratan romanı Miras kadar sevildi ve sahiplendi demek sanırım mümkün.
Hjorth bu eserinde, bir kez daha, arşınlamayı çokça sevdiği izlekler üzerinde dolaşıyor: Aile, çocukluk, yara, travma, iyileşme, ve pek tabii iyileşememe, yüzleşme…
‘Annem Öldü Mü’, Vigdis Hjorth, Çev. Dilek Başak, Siren Yayınları, 328 s., Nisan 2025

Hayatta olup olmadığını dahi bilmeyecek kadar annesinden ayrı düşmüş Johanna’nın onun izini arayışını okuyoruz kitap boyunca. Johanna ile birlikte, otuz yıllık bir kopukluğun ardından, derin bir yarayla kesik atılmış hayatının tamamlanabilmesi için gereksinim duyduğu yüzleşmenin peşine düşüyoruz.
Hjorth, yine çok sevdiği ve son derece mahir olduğu travma anlatısını incelikle işliyor; okur, karakterin taşıdığı duygusal yükü adeta onunla birlikte sırtlanıyor. Yazar, travmanın ağrısını tarif etmede o denli usta ki —kişisel deneyimime göre— kitabı bir oturuşta okuyup tüketmek pek mümkün olmuyor. Aynı duygusal yük okurun da iliklerine kadar işliyor ve bu da İskandinav edebiyatının soğuk, mesafeli; kısa, kesik kesik cümleli, ‘kolay okunur’ yazınına karşın okuyuşu yavaşlatıyor. Tıpkı uzun soluklu bir psikanaliz seansı gibi, anlatıyı takip etmek, algılamak, sindirmek bir oturuşta mümkün olmuyor, zaman ve emek istiyor. Bu arada bir ‘nefes alma’ gereksinimi de, bana kalırsa Hjorth’un ustalığını belgeliyor. Yazarın diğer eserlerini de Siren Yayınları’nda Türkçeye kazandıran Dilek Başak’ın çevirisi bu kitapta da kusursuz.
3) Gülten Dayıoğlu – Bende Kalmasın
Türkiye’de dört kuşağı yetiştiren, birçoğumuzun büyüme yolculuğunun biricik eşlikçisi Fadiş’in, esasında sevgili Gülten Dayıoğlu’nun kendisi mi olduğu sorusu, sanıyorum yayımlandığı ilk zamanlardan bu yana yerli okurun zihninde uğuldar durur. Dayıoğlu da zaten pek çok söyleşi, panel ve imza gününde bu soruyla karşılaşmıştır. Genellikle “Peki ya Fadiş’e ne oldu?” merakıyla birbirini tamamlar bu soru.

‘Bende Kalmasın’, Gülten Dayıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, 160 s., Nisan 2025
Dayıoğlu’nun, serinin yayımlanması üzerinden geçen 54 yılın ardından çok cesur ve çıplakça okurun karşısına geçtiği bir eser Bende Kalmasın. Yapı Kredi Yayınları tarafından mayıs ayında yayımlanan Bende Kalmasın, okurla hem Fadiş’e ne olduğunu hem de Fadiş’ten Gülten Dayıoğlu’na giden çetrefilli, sebatkâr ve gözü pek yolculuğu paylaşıyor. Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım metninde geçtiği gibi: “Hâlen 156. baskısı dördüncü kuşaklar tarafından okunan Fadiş, kahramanına verilen yatılı okul vaadiyle son buluyordu. Yıllardır okullarda, söyleşilerde ve çeşitli iletişim ortamlarında “Fadiş siz misiniz? Fadiş sonra ne yaptı? Nasıl bir insan oldu?” gibi sorularla karşılaşan Dayıoğlu işte bu soruların yanıtlarını içeren bir kitap yazma vaadini Bende Kalmasın ile yerine getiriyor.
Bende Kalmasın çok katmanlı bir toplumun çatışmalı değerleriyle kuşatılmış halde, düşe kalka kendi yolunu çizen Fadiş’in öyküsü. Gülten Dayıoğlu, elinizdeki kitapta yalnızca Fadiş’in hayatını, kişisel ve entelektüel gelişimini anlatmakla kalmıyor, keskin gözlemleri ve duyarlı bakışıyla kırklı yıllardan başlayarak Türkiye’nin toplumsal ve kültürel bir panoramasını da çiziyor.
Bende Kalmasın, bence hiçbir okurun kaçırmaması gereken, yazarın okurla adeta sırdaş haline gelmesini mümkün kılan, efsunlu bir içe dönüş metni.
4) Édouard Louis – Değişmek
Genç Fransız yazar Édouard Louis, bana kalırsa 2025’te Türkiye’de kendinden en çok söz ettiren yazarlardan biri. Elbette bunda, gerek Çevirmen Ayberk Erkay’ın Can Yayınları’na yaptığı şahane çevirilerin gerekse Louis’in eserlerini dahiyane uyarlamalarla sahneye taşıyan Moda Sahnesi’nin (özellikle oyuncu Onur Ünsal ve yönetmen Kemal Aydoğan’ın) başarı ve emeği büyük.
‘Değişmek’, Édouard Louis, Çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 248 s., Mayıs 2028

Louis, yılın özellikle son aylarında, gerek Moda Sahnesi’nde Onur Ünsal’ın, beş sezondur oynadığı yine yazarın aynı adlı eserinden uyarlama Babamı Kim Öldürdü’nün yanı sıra sahneye taşıdığı Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri uyarlamasıyla, gerekse Şule Ç. Siltaş’ın K24’te yayınlanan yazısıyla çokça konuşuldu. Fikrimce Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, tıpkı Babamı Kim Öldürdü gibi, esaslı bir edebiyat uyarlaması. Siltaş’ın yazısında ise katılmadığım pek çok unsur var.
Yazarın Değişmek adlı eserini bu seçkiye eklememde etkili olansa bu kitabın Türkçedeki ilk baskısını bu yılın mayısında yapmış olması. Louis’in Türkçeleştirilen neredeyse her eseri gibi Değişmek de uzun süre boyunca çok satanlar raflarından inmedi, belki de hâlâ oradadır.
Yazar, bu kitapta da okurun karşısına bir özkurmacayla çıkıyor ve yine kendi sesiyle geçmişine bakıyor, geride kalanın sesi olmak istiyor. Sınıf, dönüşüm, homofobi, toplumsal normlar, şiddet, kır-kent çatışması ve daha nicesi…
Değişmek, Louis’in edebiyatıyla tanışmak isteyen okura güzel bir giriş sunabilir (2025’te Türkçeye kazandırılsa da eserin ilk yayım tarihi esasında 2021); Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri ise bana kalırsa kaçırmamanız gereken bir oyun.
5) R.F. Kuang – Sarı Yüz
Sarı Yüz için bu yıl dünyanın en çok satan kitaplarından biri demek herhalde abartı olmaz. Önümüzdeki günlerde böyle bir liste yayımlanırsa, ilk sırada olmasa bile ikinci ya da üçüncü sırada mutlaka yer alacağına eminim.

‘Sarı Yüz’, R.F. Kuang, Çev. Elif Ersavcı, İthaki Yayınları, 304 s., Mayıs 2025
İthaki Yayınları tarafından Elif Ersavcı çevirisiyle yayımlanan kitabın, bütünüyle pandemi sonrası dünyaya içkin olduğu oldukça açık. Anlatı, tam da 2020’lerin tartışmaları etrafında şekilleniyor:
Athena Liu edebiyat dünyasının sevgilisiydi, June Hayward ise kelimenin tam anlamıyla bir hiçti. June, delice kıskandığı arkadaşının başarısını Amerikalı-Çinli olmasına; kendi başarısızlığınıysa sıradan bir beyaz kız olmasına bağlıyordu.
Kuang, eseri boyunca kültürel emperyalizm, 21.yüzyılda sömürgecilik, teknoloji çağının ve sosyal medyanın insan yaşantısı üzerindeki etkisi gibi konuları irdeliyor. Yine de yakıştırıldığı üzere “bu yüzyılın en önemli kitaplarından biri” midir Sarı Yüz? Ben açıkçası aksini düşünüyorum. Gişe başarısının su götürmediği ise aşikâr.
6) Ágota Kristóf – Neredesin Mathias?
Meşhur üçlemesinin ülkemizde de yakaladığı keskin ve hak edilmiş başarının ardından, Macar yazar Ágota Kristóf, zannediyorum son yıllarda Türkiye’de en çok okunan yazarlardan biri hâline geldi. Yapı Kredi Yayınları’nın 2010 yılında Ayşe İnce Kurşunlu çevirisiyle tek ciltte yayımladığı Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan, 2023’te çok satanlar listelerine geri döndü ve bu yıl 17. baskısını yaptı.
‘Neredesin Mathias?’, Ágota Kristóf, Çev. Feyza Zaim, Can Yayınları, 56 s., Haziran 2025

Ancak bu kudretli üçleme, bu sene sarsıcı ve görkemli anlatısının yanı sıra ciddi bir sansür tartışmasıyla da gündeme geldi. Ketebe’nin İtalyan Marksist Düşünür Franco Bifo Berardi’nin İkinci Geliş (The Second Coming) adlı kitabının Türkçe baskısına yaptığı müdahalenin ardından aralanan sansür tartışması, Kristóf’un üçlemesinin İngilizce baskısında yer alan kimi ifadelerin Türkçe baskıda bulunmadığının tespitiyle ilerledi. Anlaşılan İkinci Dünya Savaşı sürerken ikiz erkek çocuklarının başına gelenler etrafında yükselen bu sert, hoyrat, dehşet dolu metindeki bazı istismar sekansları ‘yumuşatılmıştı.’
Her ne kadar sürdürülenin oldukça değerli bir tartışma olduğuna inansam da bu denli sevdiğim ve şaheser olarak nitelendirdiğim bir yapıtın bana ve okurlara adeta ‘sterilize edilerek’ ulaştırıldığını öğrenmek benim için kelimenin tam anlamıyla acı verici oldu.
Neredesin Mathias? ise Can Yayınları tarafından Feyza Zaim çevirisiyle bu sene Türkçeye kazandırılan bir Kristóf metni. Bu minik kitap, bir öykü bir de oyundan oluşuyor. Sanırım Neredesin Mathias’ıaçıklamak için Marie-Therese Lathion’un kitabın son sözünde yer alan ifadelerini alıntılamak yerinde olacak:
(Kitaptaki iki metin de), farklı yollardan olsa da, yazarın takıntılarını ortaya çıkarır: çocukluk ve onun sürüklenen bir dünyadaki ürkütücü zekâsı, ikiz idealine duyulan özlem, sözcüklerin aldatıcılığı, hayatın umutsuzluğu, zamanın seyrelmesi. Kristóf sürgünün hayatında yarattığı kopuşun ötesine geçerek, taviz vermez bakışıyla saptadığı, hayatını bütünüyle kaplayan hayal kırıklığı yığınından azade kalabilmiş görünen o tek alana, sert ve zorlu çocukluğuna özlem duymaya devam eder. Dışarıdaki dünyanın gidişatını pek umursamadan, onu harekete geçirebilecek bir meselenin, tek bir meselenin varlığından söz eder: ‘Çocuk ve çocukluk meselesi.
7) Georgi Gospodinov-Bahçıvan ve Ölüm
Babam bahçıvandı, şimdi bir bahçe.
2025’in son üç dört ayında hepimizin kalbini yoklayan, gözyaşlarının okuma serüvenimize eşlik etmemesinin imkânsız olduğu bir yas metni demek zannediyorum ki yerinde olacaktır Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü için. Eser Türkçeye Hasine Şen Karadeniz çevirisiyle Metis Yayınları tarafından kazandırıldı.

‘Bahçıvan ve Ölüm’, Georgi Gospodinov, Çev. Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları, 208 s., Ekim 2025
Yas, kayıp, acı, sevgi, bekleyiş, ölüm, ölüm ile yaşam, sevdiklerimizden miras kalanlar, sevdiklerimizden bize kalanlar, sevdiklerimizden geriye kalanlar… Yazarın hayatını kaybeden babasının ardından kaleme döktüğü, 2023’te Booker’ı alan Bahçıvan ve Ölüm, sanırım okuyan herkesin eksik kalan yanına, biraz dağlamak pahasına da olsa, şefkatli bir okşayış kondurdu.
Bahçıvan ve Ölüm bir tefekkür, bir içe dönüş, bir ağıt, ama fikrimce en çok da bir saygı duruşu: Gospodinov’un her daim minnetle hatırladığını ifade ettiği, belki de ilk öğretmeni demenin yanlış olmayacağı babasının ardından mürekkep akıttığı bir hürmet telkini. Bir de içli bir soru bana kalırsa:
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
8) Zülfü Livaneli – Bekle Beni
Ne yalan söyleyeyim, Zülfü Livaneli’nin yazarlığına değil müzisyenliğine inananlardanım. Hatta babam bir keresinde “Bizim kuşağımız Livaneli’yi müzisyen kimliğiyle tanıdı, sizin kuşağınız ise yazar kimliğiyle” demişti. Ben sanırım yaşıma rağmen müzisyenliğinde ve güzel bestelerinde ısrarcıyım.
‘Bekle Beni’, Zülfü Livaneli, Can Yayınları, 192 s., Eylül 2025

Açıkçası son romanı Bekle Beni’yi de okumadım, o yüzden ne demek icap eder onu da tam kestiremiyorum. Ancak Şükran Yiğit’in K24’te yayınlanan “Bekle Beni, bir roman taslağı: ‘Bir farsın içindeyiz…’” başlıklı eleştirisinin sıkı bir yazı olduğunu ve çok da gerekli bir tartışmaya kapı araladığını düşünüyorum.
Yine de Livaneli’nin yazdığı kitaplarla en az müzisyenliği kadar kendinden söz ettiren bir romancı kimliği inşa etmeyi başardığı da yerli okur tarafından çokça sevildiği de yadsınamaz bir gerçek. Sanırım Bekle Beni de bu yılın en çok satan kitabı olmuş yurtta. Bu seçkiye girmek de alnının akıdır şüphesiz ki.
9) Laszlo Krasznahorkai – Savaş ve Savaş
10 kitaptan oluşan bir seçkiye üç Macar yazarı eklemek, Macar Edebiyatı ve Budapeşte’ye olan düşkünlüğümü ele verecek diye bir hayli korkuyorum açıkçası. Herhalde mazur görürsünüz beni.

‘Savaş ve Savaş’, Laszlo Krasznahorkai, Can Yayınları, Çev. Gün Benderli, 320 s., Ekim 2025
2025 Nobel Edebiyat Ödülü, Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin oldu. İsveç Akademisi, ödülün Krasznahorkai’ye verilmesinin gerekçesini “kıyametvari terörün ortasında sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner eserleri” olarak açıkladı. 71 yaşındaki Krasznahorkai hakkında ABD’li yazar Susan Sontag da “kıyametin çağdaş ustası” yakıştırmasını yapmış, Gogol ile kıyaslanabileceğini dahi ifade etmişti.
Savaş ve Savaş ise, ‘taze’ Nobelli yazarın bu yıl Can Yayınları tarafından yerli okurla buluşturulan eseri. Gün Benderli’nin çevirmenliğini üstlendiği eser, Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin’in sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfetmesiyle savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini öğrenmesini konu ediniyor.
Krasznahorkai de Magda Szabo’dan Sándor Márai ve Ágota Kristóf’a dek diğer pek çok Macar yazar gibi, halkının yaşadığı en büyük travmalardan olan 2. Dünya Savaşı üzerinden savaş imgesi üzerinde gezinmeyi; savaş, vahşet, ölüm ve insanlığın kıran kırana verdiği hoyrat dövüşümü ele almayı seviyor. Bendeniz ise yolum bir Macar yazarla daha kesiştiği için çok mutluyum.
10) Ayfer Tunç – Annemin Uyurgezer Geceleri
Bahsettiğim gibi bu seçkideki sıra, bir almanak olmasından da mütevellit, listedeki kitapların kendi içindeki basım sıralamasına göre oluşturuldu. Annemin Uyurgezer Geceleri’nin bu sebepten en son sırada yer almasının iyi bir denk geliş olduğunu da düşünüyorum, zira fikrimce bu listeyi kapatmak için iyi bir eser kendisi.
‘Annemin Uyurgezer Geceleri’, Ayfer Tunç, Can Yayınları, 440 s., Ekim 2025

Ayfer Tunç’un kasım ayında yayımlanan son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri, Can Yayınları tarafından basıldı. Tunç’un 2022’de yayımlanan Diyaloglar adlı eserinden sonra üç yılın ardından yeni bir kitapla dönüşü, edebiyat dünyasında da büyük heyecan ve coşku yarattı.
Annemin Uyurgezer Geceleri de yerli okur tarafından çokça tartışıldı, hatta deyim yerindeyse okurlar ikiye ayrıldı: çok sevenler ve yazarın tekrara düştüğünü düşünen veyahut hayal kırıklığına uğrayanlar.
Açık olmak gerekirse ben, henüz kitabı okuma fırsatı bulamayanlardanım. Ancak merakım bir hayli yüksek. Tüm tartışmalar bir tarafa, çok satan yazarlarımızdan kadın hikayeleri dinlemeyi oldukça önemli buluyorum, üstelik bu kadın hikayesi üç kuşağa yayılıyor, yazarı ise eril edebiyat ortamı içinde kendine bir yer bulmakta ısrarcı olmuş ve o yeri tırnaklarıyla kazıyarak elde etmiş bir kadın!
Annemin Uyurgezer Geceleri “Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumunun” romanı.
*
Geride bıraktığımız yıla şöyle bir baktığımda benim hafızamda yer edinen, yeşeren, yaşayan kitaplar bunlar oldu. Bu da benim naçizane seçkim. Okuyan herkese, özellikle de 2yaka’nın edebiyat almanağını hazırlama görevini bana layık gören sevgili arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Şimdiden yeni yılınız kutlu olsun. 2026’da, yeni kitaplarla görüşmek üzere!

