İmamoğlu kararıyla Türkiye’nin girdiği keskin viraj

Share This Article
Türkiye’de siyaset, tutuklandıktan sonra görevden alınan Ekrem İmamoğlu’na yaşatılanlarla son yılların en keskin virajına girmiş oldu. Freni boşalmış son sürat ilerleyen Türkiye’nin bu virajdan kazasız belasız çıkabilmesinin tek yolu ise “Hak, hukuk, adalet” ancak bu da pek mümkün görünmüyor.
Bu yaşananların da iki büyük sebebi var; yeniden dizayn edilen Ortadoğu’da Trump’ın pragmatik oyunu ve Erdoğan’ın kaybetme korkusu. İki otoriter liderin elinde tuttuğu madalyonun da iki yüzü var. Erdoğan’ın elinde tuttuğu yüzünde madalyon, gerçekleşememiş BOP liderliği hayallerinin “artık zamanının” geldiğini müjdeliyor Cumhurbaşkanına. Madalyonun Trump’a bakan kısmında ise ekonomik olarak bağımlı, demokrasiden iyice kopmuş bir Türkiye’nin birleşme yoluna giren Avrupa Birliği’ne karşı ileri bir karakol olarak kullanılması ve “Ortadoğu’da lider” olacak vaatleriyle Washington’un yolundan ilerlemesinin mümkün olması yer alıyor. Ama bahsettiğimiz madalyonun ABD’de üretilmiş olduğunu unutmamak gerek. Yani, madalyonun Erdoğan’ın baktığı yüzü her an kararabilir.
Anti emperyalist bir tutumla kendi seçmeninin “gönlünü okşayan” Erdoğan’ın Gazze davasını terk etmesi an meselesi gibi. Bunu Özgür Özel de yaptığı konuşmada gördü ve “Gazze davasını satma” dedi. Ancak Washington isterse bunu gerçekleştirecek olduğu gerçeği de hemen herkesin malumu. Unutmamak gerekir ki, CHP’nin birinci parti olduğu son yerel seçimlerde Yeniden Refah Partisi’ni üçüncü sıraya yükselten “büyük turp” tam olarak AKP’nin İsrail ile yürütmeye devam ettiği ticaretiydi.
‘Kim bu gençler?’
Seçimlerden önce güç sarhoşluğu içinde olan AKP, İsrail ile olan ticaretini basit söylemlerle bertaraf edebileceğini sandı. Ancak 31 Mart’tan sonra daha net bir tavır izlemek zorunda kaldığı gerçeğiyle yüzleşti. Yani, Washington’un Gazze politikalarıyla ilerlemeye devam ederse Yeniden Refah’a kaptırdığı anti Amerikan muhafazakâr seçmenin sayısı artabilir.
Öte yandan Türkiye’de sokaklara dökülen kitle Gezi Parkı eylemleri zamanında gördüğümüz kitleden çok daha farklı. Birçok yazar, gazeteci de bunu analiz etmeye çabalıyor. “Kim bu gençler?” sorusunun cevabını arayan gazetecilerden birinin tanımlaması çok hoşuma gitti. Meslektaşım Ersin Eroğlu, bu kitleyi tanımlarken (bir kesimi için) “Neo ittihatçı” dedi. Bana sorarsanız oldukça yerinde bir tanım bu. Milliyetçi yanı ağır basan, daha merkez bir görüş içerisinde yer alan ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan gençler…
Çünkü kaybedecek hiçbir şeye hiçbir zaman sahip de olamadı bu kuşak. Haliyle, Gezi Parkı eylemleri döneminde sokaklara dökülen kitlenin aksine iktidarın alışık olmadığı bir tarzları var. Bazı polislerin müdahale anında arada kalışlarının nedeni de bu profil olsa gerek. “Polis aklıyor” gibi düşünüp hemen kızmayın. Fatih Altaylı da yayınında bahsetti. Kimi polisler gençlere direkt düşman gibi saldırırken kimileri ise “daha sert olmadıkları” için azar dahi yiyorlarmış. Bunun sebebi de polisin karşısında hakkını arayanlara karşı milliyetçi duygularının ağır basıyor olması.
Sokaklarda polisle karşı karşıya gelmeye alışkın olan solcu gençler de beraber yürümek “zorunda kaldıkları” bu kitleyi anlamaya çabalıyor. Sol, sokaktaki gençleri yeteri kadar “solcu” bulmuyor. Sağcılar ise sokaktaki kitleyi yeterince “sağcı” ya da “muhafazakâr” görmüyor. Merkezden yükselen bu ses solun bir kısmıyla beraber yürümeye devam edecektir. Ancak uzun yıllardır sol ideolojiden beslenen Kürt hareketini de aynı oranda hareketin dışında tutacaktır. Zaten gidişat da Kürt hareketinin “yeni süreç” dolayısıyla çıkarlarına ters düşmesin diye pek de sokaklardaki kitleyle anılmak istemediğini ortaya koyuyor.
Boykotların yarattığı korku
Selahattin Demirtaş’ın sessizliği, Sırrı Süreya Önder’in CHP’li vekillerin mikrofonunu kapatması, DEM Parti’nin “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Destekleriz ama bu iş için sokağa çıkmayız” demesi de bunu gösteriyor. Kim bilir belki de bu hareket, sol içindeki Kürt milliyetçilerinin artık “solcu” olmadıkları gerçeğiyle yüzleşmesine olanak tanır.
Gerçekten sosyalist ahlakla hayatını yaşayanlar ise çıkarlara göre değil, halkın taleplerine göre nerede duracaklarına karar verir. Ancak bildiğimiz bir şey var ki Türkiye’nin sokaklarında yükselen sesin sağ ya da sol ile ilgisi yok. Türkiye’nin sokaklarında yükselen ses sağın ve solun ortak bir biçimde haykırdığı adalet ve gelecek korkusuyla ilgili. Zaten iktidarın bu denli korkuyor olmasının sebebi de tam olarak bu.
İktidarın bir korkusu da CHP liderinin başlattığı boykot hareketi. Bunun ne denli korku yarattığını da Ekşi Sözlük’teki troll başlıklarından, boş D&R poşetleriyle EspressoLab’e koşanlardan anlamamız mümkün. Troller başlık açıyor; “Boykotların bir işe yaramaması” diye ama öbür yandan “Atatürkçü değilim” diye konuşan Ülker’in sahibi “özür” açıklaması yapmak zorunda hissediyor. Bu hal ve durum da bana ister istemez Mahatma Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü’nü anımsatıyor.
İngiliz sömürge yönetimine karşı yapılan bu protesto, ekonomik boykotun nasıl güçlü bir siyasi direniş aracı olabileceğini tüm dünyaya göstermişti. Gandhi, 12 Mart-6 Nisan 1930 tarihleri arasında yaklaşık 400 kilometre yürüyerek Hint Okyanusu sahilindeki Dandi köyüne gelerek İngiliz sömürge askerlerinin engellemelerine karşın avuçlarıyla aldığı çamurlu kumu deniz suyuyla kaynatıp elde ettiği tuzu halka dağıtarak ‘Tuz Yasası’nı tanımadığını ilan etmişti. Gandhi, “Bununla, Britanya İmparatorluğu’nu temellerinden sarsıyorum” diyerek ürettiği tuz ile İngilizlerin dikte yönetimini de tarihe gömecek o hareketin fitilini ateşlemişti.
Türkiye’ye dair son bir iki kelam etmemiz gerekecekse o da, dengelerin ciddi bir şekilde değiştiği gerçeği. Bu değişim umarım Beyaz Saray’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff‘un ima ettiği gibi olmaz. Witkoff, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump’ın 16 Mart’ta yaptığı telefon görüşmesini “muhteşem” ve “dönüşümsel” olarak nitelendirmişti. Bu telefon görüşmesinden yalnızca iki gün sonra da İmamoğlu’nun diploması iptal edilmişti.
