Share This Article
Brezilya’da gerçekleşen son başkanlık seçimleri, yalnızca Güney Amerika ile sınırlandırılmayacak boyutta. Açıkçası bu süreç küresel siyasal dengeler açısından ciddi bir stratejik kırılma anlamına geliyor.
Donald Trump yönetiminin Latin Amerika’daki sol hükümetleri kuşatmayı hedefleyen sert dış politika müdahaleleri, Big Tech şirketlerinin aşırı sağ lehine sergilediği örtülü algoritmik tarafgillik ve Kolombiya gibi bölge ülkelerinde birbiri ardına yükselen otoriter sağ figürlerin yarattığı karamsar atmosfer altında gerçekleşen bu seçim, küresel ölçekte demokrasinin geleceği adına kritik bir sınava dönüşmüştü.
Devrik başkan Jair Bolsonaro’nun 2022’deki yenilgisinin ardından giriştiği darbe teşebbüsü nedeniyle cezaevinde bulunması üzerine, aşırı sağın sancağını devralan oğlu Flávio Bolsonaro ile Luiz Inácio Lula da Silva arasındaki mücadele, otoriter popülist dalganın kırılıp kırılmayacağını belirleyen kritik bir eşik anlamına geliyordu.
Seçim sürecinin analitiğine bakıldığında, Lula da Silva’nın elde ettiği zafer Brezilya siyasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir geri dönüşü temsil ediyor. 4 Ekim’deki ilk turda rakibinin yaklaşık 2 milyon oy gerisinde kalan Lula, sadece üç hafta süren olağanüstü bir kitle çalışması sayesinde 25 Ekim’deki ikinci turda oy sayısını 10 milyondan fazla artırmayı başardı. Buna karşılık Flávio Bolsonaro, ilk tura kıyasla oyunu ancak 3,5 milyon civarında artırabildi. Brezilya tarihinde ilk turda geride olup ikinci turda seçimi kazanan ilk aday olan Lula’nın bu oy sıçraması, otoriter popülizme karşı verilen mücadelenin savunmada kalarak kazanılamayacağını somut olarak göstermiş oldu.
Seçim zaferinden iki gün sonra, 27 Ekim’de 81. yaşını kutlayan tecrübeli liderin 2019’da cezaevi hücresindeyken başlayan ve dördüncü kez devlet başkanlığı koltuğuna oturmasıyla taçlanan bu tarihi yürüyüşünün arkasında, geleneksel siyaset kalıplarını kıran yeni nesil bir dijital örgütlenme ve propaganda stratejisi yatmaktaydı. Ama hepsinden önemlisi, bu seçimde kitlelerin pasif birer seçmen değil, aktif ve mobil birer siyasi özne olarak sürece dâhil edildiğini gördük.
Algoritmaları yıkmak
Modern siyasette sosyal medya platformları kitle iletişiminin ana mecrası haline gelirken, aşırı sağ yapılar bu alanı uzun süre algoritmik avantajlar ve dezenformasyon mekanizmalarıyla domine ediyordu. Lula’nın üçüncü başkanlık döneminde sol yönetim, aşırı sağın dijital alandaki sürekli ajitasyonu ve medya gündemini belirleme gücünü elinden aldı. En önemlisi bu seçim, dijital mecralardaki bu hegemonik yapının doğru stratejik ve kuramsal müdahalelerle kırılabileceğini göstermesi bir yana, solun dijital alanda doğru planlamayla taarruza geçebileceğini kanıtladı.
Peki bu stratejinin arka planında nasıl bir hazırlık vardı; dahası mimarı kimdi?
Bu dijital devrimin merkezinde, yeniden milletvekili seçilen 42 yaşındaki iletişimci André Janones yer alıyor. Solun geleneksel entelektüel elitleri tarafından zaman zaman küçümsense de geniş halk kitleleriyle doğrudan bağ kurabilen Janones, kampanyanın iletişim stratejisinde radikal bir dönüşüm yarattı.
Janones’un kurduğu ve “Exército de Lula” (Lula’nın Ordusu) adı verilen WhatsApp ağı, sadece üç hafta içinde 10 milyondan fazla üyeye ulaştı. Bu durum, Brezilya’daki her 10 seçmenden birinin doğrudan ve disiplinli bir dijital propaganda ağına dâhil olması anlamına geliyordu. 24 saatlik kesintisiz canlı yayınlar ve ülkenin önde gelen sanatçılarının katıldığı milyonlarca izlenmeli dijital buluşmalar, seçim öncesinde kitlesel bir seferberlik dalgası başlatmıştı.
Bolsonaro döneminde milletvekili Nikolas Ferreira’nın paylaşımlarının küresel pop yıldızlarından fazla etkileşim aldığı eşitsiz bir ortamda, Janones ve ekibi algoritmik duvarları aşmak için aşırı sağın sembollerini tek tek hedef aldı. Yıllardır sağın tekelinde olan Brezilya Milli Futbol Takımı’nın sarı-yeşil forması ve milli semboller, solun kampanyasına yansıdı.
Bunun dışında, Bolsonaro ailesinin tabanını konsolide etmek için kullandığı askeri terminoloji ve milli beka söylemlerine karşı Lula taraftarları birer “demokrasi askeri” olarak tanımlanarak aşırı sağın dilsel hegemonyası kendi silahıyla çökertti. Dijital alanda elde edilen bu üstünlük, yalnızca teknik bir başarı değil, sahadaki insan unsurunun ve yeni nesil siyasi aktörlerin toplumsal tabanda yarattığı enerjinin doğrudan bir sonucuydu.
Z kuşağın gençliğin sosyalist siyasete damgası
Sol siyasetin geleneksel ve kimi zaman ortadoks siyaset algısı, aşırı sağın dinamik saldırıları karşısında hantal kalmasına yol açarken, Lula’nın kampanyası gençliği, kapsayıcı bir kültürü ve dijital okuryazarlığı merkeze alarak hareketi tazeledi. İlk turun hemen ardından öğrenci örgütlerinin öncülüğünde başlayan kitlesel eylemler, yeni nesil siyasetçilerin yönlendirmesiyle toplumsal bir dalgaya yol açtı.
Kampanya sürecini yönetirken 81 yaşına giren tecrübeli lider Lula da Silva, ilk turun hemen ardından Brasília’ya yeni seçilen genç kongre üyelerini davet ederek stratejik bir gençleşme hamlesi yaptı. Yasama organı seçimlerinde geleneksel sağ ve merkezin erimesine, aşırı sağın ise güçlenmesine rağmen; sol parti listelerinden Ulusal Kongre’ye girmeyi başaran bu genç figürler, kampanyanın omurgasını oluşturdu. Kısacasın, platform algoritmalarının sağ içeriği öne çıkarmasına rağmen z kuşağını temsil eden milyonlarca gence ulaşılmış oldu.
Bu genç liderlerin ortak özelliği, geleneksel siyasetin kalıplarına sıkışmadan dijital kültürün dilini kullanabilmeleri ve Z Kuşağı’nın kaygılarını doğrudan siyasal alana taşıyabilmeleriydi. Taban düzeyinde sağlanan bu kapsayıcı ve dinamik yerel mobilizasyon, Brezilya’nın iç siyasetteki demokratik mevzilerini güçlendirirken, dışarıdan gelebilecek emperyal müdahalelere ve egemenlik ihlallerine karşı da aşılması imkânsız bir toplumsal barikat inşa etmiş oldu.
Monroe Doktrini’nin yenilgisi
Brezilya seçimleri, bir anlamda Latin Amerika’nın ulusal egemenlik arayışını simgeleyen tarihsel bir hesaplaşma olarak da görülebilir. Donald Trump yönetimi, son 21 ay boyunca güncellediği Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) doğrultusunda Latin Amerika’daki sol hükümetleri geriletmeyi ve kendi çizgisiyle uyumlu sağ-otoriter rejimleri iktidara taşımayı öncelikli hedef haline getirmişti.
Söz konusu stratejik belge, ABD’nin bölgedeki tarihsel müdahaleciliğinin simgesi olan “Monroe Doktrini”ni yeniden canlandırma ve yürürlüğe koyma amacını açıkça ifade ediyordu. Trump yönetiminin bu doğrultuda bölgeye dönük adımları, özellikle Kolombiya gibi ülkelerde sağ-otoriter figürlerin seçilmesiyle sonuçlanmış ve Latin Amerika genelinde yenilmez bir “MAGA ” algısı yaratmıştı. Bu küresel ve bölgesel baskıya rağmen Lula da Silva’nın kazandığı zafer, Monroe Doktrini’nin ve MAGA hareketinin küresel ölçekteki ihracat modeline indirilmiş ağır darbe olarak okumak mümkündü.
Flávio Bolsonaro’nun arkasındaki dış desteğe ve teknoloji devlerinin taraflılığına rağmen sandıktan çıkan sonuç, halk hareketleriyle desteklenen toplumsal egemenliğin dış müdahalelere geçit vermeyeceğini göstermiş oldu. Lula’nın zafer konuşmasında vurguladığı gibi Brezilya halkı, Bağımsızlık Marşı’nı coşkuyla söyleyerek ülkenin “hiçbir gücün arka bahçesi olmayacağını” tüm dünyaya ilan etti.
Lula’nın zafer konuşması
Seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından São Paulo’da coşkulu bir kalabalığa hitap eden Luiz Inácio Lula da Silva, dördüncü başkanlık döneminin temel ilke ve hedeflerini duyurdu. Lula’nın konuşması, sadece bir zafer kutlaması değil, devleti yeniden yapılandırma ve teknolojik bağımsızlığı sağlama kararlılığını içeren stratejik bir manifesto niteliğindeydi.
Lula, konuşmasında dijital platformların kuralsızlığına sert eleştiriler getirerek, yeni dönemde dijital dünyada işlenen suçların gerçek dünyadaki suçlarla eşit tutulacağını ve ülkeye vergi ödemeyen dev teknoloji şirketlerinin denetleneceğini ilan etti. Teknolojik bağımsızlık vurgusu yapan Lula, ABD veya Çin yapay zekasına bağımlı kalmayacaklarını, Brezilya’nın kendi Yapay Zekasını geliştireceğini ve verilerin ülkede kalması için gerekli veri merkezlerini kuracaklarını ifade etti. Bu hedef doğrultusunda eğitim sisteminde köklü bir reform başlatarak matematik ve mühendislik eğitimine ağırlık verileceği, tam gün lise eğitiminin ve yoksul öğrencilerin okulu bırakmasını önleyen öğrenci tasarruf programının ülke geneline yayılacağı da duyuruldu.
Yönetim felsefesi açısından laik devlet vurgusunu yineleyen Lula, tüm inançların eşit şartlarda güvence altında olacağını ve dini özgürlüklerin korunacağını belirtti. Yeşil ekonomi, yenilenebilir enerji altyapısı ve ormansızlaşmanın son dört yıldır üst üste azaltılması gibi somut başarılarla Brezilya’yı gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş küresel bir aktöre dönüştürme sözü verdi.
Zafer konuşmasında Lula, soyut “ulusal birlik” söylemleri yerine “medeniyet ve Anayasa’ya saygı” ilkelerini öne çıkardı ve halkın karar mekanizmalarına katılımını artıran bir doğrudan demokrasi anlayışını savundu. 81 yaşındaki lider, halkın kararlılığını dünyanın en güçlü ordularına kıyasla muzaffer bir “demokrasi ordusu” olarak nitelendirdi.
İnsanlığın hâlâ bir umudu var!
Lula da Silva’nın dördüncü kez Brezilya Devlet Başkanı seçilmesi, otoriter popülizmin ve aşırı sağın küresel ölçekte yenilgiye uğratılabileceğini gösteren tarihi bir emsal teşkil ediyordu. İlk turdaki 2 milyonluk mağlubiyetten ikinci tura kadar geçen üç haftada 10 milyon yeni oy kazanarak elde edilen bu zafer, doğru dijital strateji, yeni nesil liderlerin mobilizasyonu ve halkın Anayasal düzen etrafında kenetlenmesiyle en zorlu şartlarda dahi demokrasinin kazanılabileceğinin kanıtıydı.
Bununla birlikte, Lula’yı bekleyen dördüncü dönem son derece karmaşık bir siyasal iktisat denklemi sunmakta. Küresel ölçekte gıda fiyatlarının tırmandığı, “ekmek ve tereyağı” olarak adlandırılan temel geçim politikalarının merkeze oturduğu bir kriz çağında Lula hükümeti, topraklarına çöreklenen ve vahşi sömürü mekanizmasını elinde bulunduran yerli ve uluslararası finans burjuvazisiyle de yüzleşmek zorunda kalacak.l
Bunlarla beraber, seçimi kazanan “Geniş Cephe” koalisyonunun kendi içindeki ideolojik heterojenlik ve Kongre’deki güçlü aşırı sağ varlığı, Hükümet’in radikal reform adımlarını sınırlayabilir. Lula’nın zaferi, karanlık bir dünyada demokrasinin geri dönüşünün imkânsız olmadığını, aksine halkın aktif mobilizasyonuyla her zaman mümkün olduğunu gösteren güçlü bir umut ışığı olarak görmemiz gerekiyor.
